İçeriğe atla
Hadîd 27Cüz 27 · Sayfa 541

Hadîd Sûresi 27. Âyet

الحديد

Sohbete sor

Śumme kaffeynâ ‘alâ âśârihim birusulinâ ve kaffeynâ bi-'îsâ-bni meryeme ve âteynâhu-l-incîle ve ce'alnâ fî kulûbi-lleżîne-ttebe'ûhu ra/feten ve rahmeten ve rahbâniyyeten(i)btede'ûhâ mâ ketebnâhâ ‘aleyhim illâ-btiġâe ridvâni(A)llâhi femâ ra'avhâ hakka ri'âyetihâ(s) feâteynâ-lleżîne âmenû minhum ecrahum(s) ve keśîrun minhum fâsikûn(e)

Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa'yı gönderdik, ona İncil'i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah'ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükafatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.

Hadîd Sûresi

(57/27) Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.


Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Allah Teâlâ وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا (Hadîd, 57/27) buyurdu. Ve o, öyle nevâmîs-i hikemiyyedir ki, âmmede ma'lûm olan resul, örfde ma'lûm olan tarîka-i hâssa ile onları Allah indinden getirmedi. Vaktaki onlarda olan hikmet ve maslahat-ı zahire, vaz'-ı meşru' ile maksûdda hükm-i ilâhîye muvafakat eyledi, "Allah Teâlâ onları, onların üzerine farzetmediği hâlde", kendi tarafından şer' ettiği şeye i'tibâr buyurduğu gibi, i'tibâr etti. Vaktaki Allah Teâlâ kendi ile onların kalpleri arasında, inayet ve rahmet kapısını açtı; şuurları olmadığı haysiyyetten, onların kalplerinde şer’ ettikleri şeyin ta'zîmini îkâ' eyledi ki, onlar onunla, ta'rîf-i ilâhî ile ma'rûf olan tarîk-ı nebevinin gayri tarîk üzre, Allah'ın rızâsını taleb ederler. İmdi onları kendilerine şer' eden ve kendileri için şer’ olunan kimseler, "ancak Allah'ın rızâsını talebden nâşî, onun hakk-ı riâyeti ile onlara riâyet ettiler." Ve bunun için i'tikâd eylediler. "Binâenaleyh onlardan, onlara îmân edenlere ecirlerini verdik; ve onlardan bir çoğu fâsikündur." (Hadîd, 57/27) Ya'nî onlara inkıyâddan ve onların hakkıyla kıyamından hâricdirler. Ve kim ki onlara inkıyâd etmese, onun müşerri'i, onu irzâ edecek şeyle ona münkâd olmaz (5).


Malum olsun ki Cenab-ı Şeyh (r.a.) Hz.leri ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلۤى اَثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاَتَيْنَاهُ الاِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِى قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَاْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلاابْتِغَاۤءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاَتَيْنَا الَّذِينَ اَمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ 57/27 ayetinde iktibas buyurmuştur. Muhittin-i Arabi Hz.leri bu hükmü nereden çıkarmış diye sorulursa, bu ayetten çıkardı diyor. Ayet-i kerimenin manası budur, biz Meryem oğlu İsa’yı kendinden evvel geçmiş enbiyaya halef kıldık, O’na İncil’i verdik, ona tabi olanların kalplerine re’fet ve rahmeti ve onların üzerine farz etmediğimiz halde, ancak rıza-ı ilahiyeyi talepten ötürü tabi oldukları rubbaniyeti halk ettik. Çünkü fetret devri yeni bir peygamber gelmediği için eksiklikler oluyordu, yani ne yapacaklarını bilmiyorlardı. İmdi onlar Hakkı riayet ile riayet etmediler, böyle olunca onlardan iman edenlere ecirlerini verdik onlardan çoğu fasikundur. Rabbaniyeti halk ettik, imdi onlar hakkı riayet ile riayet etmediler. Yani bu grubun içinden bazıları bu ilhamata riayet etmediler. Böyle olunca onlardan iman edenlere ecirlerini verdik.

Cenab-ı Şeyh-i Ekber ayet-i kerimeyi mana itibarıyla tefsire şüru edip buyururlar ki وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا 57/27 ulu yüksek kavil ile hükema ve ukalanın yani hakimlerin ve akıllıların başlattıkları ve bir şeyler arayarak meydana getirdikleri beyan buyurulan “ruhbaniyet” ve iseviyetteki nefis teskiyesi hikmetli kanunlardır. Hükemadan çıktığı için yani hikmet ehlinden çıktığı için hikmetli kanunlardır ki bunları Allahüteala canibinden getirmediler, belki İsa dinine mensup olan ulemanın din-i Muhammediye tabi olan salihlerin veya bir peygamberin ahkam-ı diniyesi cari olmayan kanun arasında bu fetret zamanında yaşayan ukala ve hükemanın kalplerine Allah’ın indinden vaki olan ilham ve ilka ile o hikmetli kanunlar ile karar eylediler.

İmdi şer-i ilahiden maksud olan yani ilahi şeriattan maksad olan hükmü ilahi noksan nefislerin ikmali olduğu ve peygamberin dinine tabi olan ulema ve suleha ile zaman-ı fetretteki ukala ve hükemanın vaaz ettikleri usul ve kavâninde zahir olan hikmet ve maslahat dahi kezalik nüfus-u nakısanın ikmali olduğu cihetle yani onların getirdiği kanunlar da noksan nefisleri tamamlamak yolundan bu zevat-ı kiramın maksatları şer ilahinin maksadı olan hükmü ilahiye uygun geldi. Bunun için Allahüteala bu hikmetli kanunları o zevat üzerine farz etmediği halde kendi tarafından inzal buyurduğu şer’e kanunlara itibar eylediği gibi onları da muteber addetti. İşte Allah’ın rahmeti, peygamber göndermedi ama hükema ve ukalaların kalplerine ilka ederek bazı fikir ve düşünceleri onları da din gibi kabul etti.

Vakta ki Allahüteala kendisiyle bu zevatın kalpleri arasında inayet ve rahmet kapılarını açtı onların vukufları olmadığı halde kalplerine bu vaaz ettikleri kanunlara tazim ve riayet hissini ilka etti. Ve bu zevat-ı kiram ile onlara tabi olanlar yani bu ikram edilen yüksek zat ile onlara tabi olanlar bu kanunların tazim ve ahkamını icraya riayet neticesinde taraf-ı ilahide maruf ve tariki nebevinin gayri tarik üzere Allah’ın rızasını taleb ederler. Zira tarik-i nübüvvet ile gelen şeriattan bu şeriat ile amel edenlere ne gibi mükafat verileceği Canib-i Haktan sarahaten vaad buyurulmuştur. Halbuki bu zevatın vaaz ettikleri kanunların tazimi ve ahkamına riayet neticesinde ne gibi bir mükafat verileceği meçhuldür. Yani indel Hakk kabul ama karşılığının ne olduğu belli değil.

Ancak ehl-i din olan ukala düşündüler ki insan hayvanın bir nevidir fakat onda bir hassa var ki hayvanat-ı sairede yoktur. Yani diğer hayvanlarda insanlardaki olan o hususi hal diğer hayvanlarda yoktur. Cenab-ı Hakk’tan nazil olan şeriat insanın hayvanlık halini ortadan kaldırma batını olan nefs-i natıkasını tasfiye içindir. Böylece bu maksada süratle vasıl olmak için az yemek ve az uyumak ve riyazat ve zikri tutmak gibi tarik-i nebevi ve ahkam-ı şeriye üzerine fazladan olarak bir takım usul vaaz ettiler, bu usul ilahi kanunlardan maksat olan hükm-ü ilahiye muvafık geldiği için güzel bir sünnettir, günah bir bidat din dışı değildir.

Fetret zamanındaki hükemaya gelince bunlar da keza aklen düşündüler ki kainatın heyet-i mecmuasını yerli yerinde icat ve tedbir eden bir sani hakim vardır. Şimdi de feylezofların fikirlerini söylüyor, Sokrat gibi. Eşyadan her bir şey kemale müteveccihtir. Yani hep değişmekte kemale doğru gitmektedir ve bu eşya içinde en mükemmel mahluk da insandır. Zira müdrik ve mütefekkirdir. Mahaza o da hayvanatın bir nevidir, halbuki onun kemali idrak ve tefekküründe olduğu için bu cihetini ihmal etmesi ve cihet-i hayvaniyesine teveccühle onun icabat ve iktizatında müsteğrak olması noksanına mucib olur. Yani hayvanlık tarafından lezzet alması o haliyle gark olması onun noksan olmasına sebep olur.

Bu hal ise var ediliş gayesine de terstir, böylece bu mahluku kendi kemaline tevcih için hayvaniyetine bir yular takmak lazımdır. İşte bu gayeye vasıl olmak için zikredilen hakimler dahi bir takım usul ve kanunlar vaaz ettiler ve ikinci vahdet ve insanın batınının aydınlanmasına dair birtakım eserler yazıp neşrettiler, bu usul ve kavaid onlara ilham tarikiyle varid oldu. Hükema-i yunaniyyeden bazılarına vaki olan ilhamat gibi. Fakat Çin’de tenasuh fikrini neşreden Konfiçyus, Hindistanda putperesliği vaaz eden Buda, Mecusiliği ihdas eden Zerdüşt ve emsali bu zümreden değildirler. Onlara vaki olan ilka yani akıllarına gelen bu fikirler ilka-ı şeytanidir, zira âlemin heyet-i mecmuası Kur’an-ı fiilidir. Kur’an-ı lafzi nasıl ayette يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 2/26 Vasfına haiz ise Kur’an-ı fiili dahi öylece bu vasfa haizdir. Çünkü Esma-ı İlahiye mütekabildir, âlem ise mezahir-i Esma-ı İlahiyedir, daima Hak mukabilinde batıl ve batıl mukabilinde de Hak tezahür eder. İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) arasında geçen fetret devrinde Yunanlı hakimlerin yani Sokrat gibi, Eflatun gibi hükemanın, ukalanın ortaya getirdikleri bazı düşünceler Haktan gelen ilka yanı onlara ulaştırılan fikirlerle meydana geldiğinden ve iseviyet mertebesinin şeriatı içerisinde olduğundan bunlar farz değil ise de nefis terbiyesine faydalı olduğundan kabul görmedir.

Fakat Çin’de tenasüh fikrini yayan Konfiçyus, Hindistanda putperestliği vaaz eden Buda ve Mecusiliği yayan ateşperestliği yayan Zerdüşt ve emsali bu zümreden değildirler, bunların yaptıkları şeyler muteber değildirler. Onlara vaki olan ilka ilham değil ilka-i şeytanidir. Yani vehimdir. Zira âlemin heyet-i mecmuası yani âlemin bütün varlığı Kur’an-ı fiilidir yani bu âlem fiilen bir Kur’an’dır. Kitap üç tane; bir tanesi bu kitap dediği elimizdeki musaf-ı şerif, yani Arap alfabesi ile manası Rapça lisanı yani zahiri Arapça olan yazıda tesbit edilmiş olan yazı ile Arap harfleri ile tesbit edilmiş olan musaf-ı şerif birinci kitap. İkinci kitap; buna lafzi Kur’an denir, ikinci kitap âlemler kitabıdır. Lafzi kitap bütün âlemi tanıtıyor Allah’ın isimlerini tanıtıyor, bu lisanen tanıtım da fiili âlemde bu lisanen tanıtımın tatbikatı gözümüzün önünde her an olmaktadır.

Bunu izah eden bir kitap da insan-ı kamildir. Zahir ve batın Kur’an-ı Kerimi kendi varlığında toplayan ve izah eden üçüncü kitap da insan-ı kamildir.

Son fetret devri İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) arasındaki zamandır. Orada bazı insanlar yukarıda da bahsedildiği gibi ilham yoluyla bazı şeyler yazdılar ve tatbik ettiler, ruhbanlık gibi o da bu arada meydana geldi, bunlar kabul edilebilir normal şeylerdir. Bir de şimdi bazı Yunan hükemalarına vaki olan ilhamat gibi.

Yani Yunan hakimlerinden hekimlerinden bazılarına ilham olarak işte Aristo, Eflatun gibi iyi düşünenlerin yapmış olduğu bazı şeyler insanlık âlemine faydalı oldu. Fakat buna karşılık Çin’de tenasüh fikirlerini neşreden Konfiçyus, yani tekrar tekrar dünyaya gelme fikirlerini ortaya koyan Konfiçyus, Hindistan’da putperestliği tavsiye eden Buda, Mecusiliği meydana getiren Zerduşt ve emsali bu zümreden değildirler. Yani bunların fikirlerine itibar edilmezler. Onlara vaki olan ilka; ilka-ı şeytanidir. Yani şeytanın beyinlerine ilka etmesiyle yani vermesiyle meydana gelen fikirler şeytanidir, zira bütün âlem Kur’an-ı fiilidir. Yani bütün bu âlemin varlığı fiili Kur’an’dır. Hani “Biz semavat ve arz da ayetlerimizi açık olarak göstermekteyiz” buyuruyor ya.

Bakın burada tevhid vahdet alimleriyle zahir alimleri arasında ne kadar büyük fark vardır. Bu âlemler hakkında mahluktur. İşte canlı varlıklar, cansız varlıklar diye değerlendirme yapılır. Tabi bu akıl düzeyinde bu da doğru ama gerçekte bu âlemin fiili bir Kur’an olduğunu bize açık olarak bildirmekteler, tefekkür ehli Hak’tan ilhamlarını alan bazı kimseler. Kur’an iki türlü, biri Kur’an-ı lafzi, biri de Kur’an-ı fiili. Kur’an-ı lafzi elimizdeki olan musaf-ı şerif, Kur’an-ı lafzi nasıl ki “yudullibihi kesiran“ bununla çok kişiler delalette kaldı “ve yehdibi kesiran” çok kişiler de hidayete erdi. يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 2/26 Bu vasfa haiz ise Kur’an-ı fiili dahi öylece bu vasfa haizdir. Yani zahirine bakıldığı zaman da bu âlemin çok kişiler tam hakikatini idrak edemeyip dalalette kalır ve buradan yola çıkan çok kişiler de hidayete varırlar buyuruyor.

Hani ayette diyor ya “kaldır başını tekrar tekrar bak bir eksiklik bulabilecek misin Tebareke Suresinde. Bir çatlak ve bir nahoş bir şey görebilecek misin خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ 67/3 Esma-ı ilahiye mütekabildir. Yani Allah’ın isimleri karşılıklıdır, âlem ise mezahir-i esma-i ilahiyyedir. Yani esma-i ilahiyyenin zuhur yerleridir bu âlemler. Bu âlemlerde ne varsa bütün bunlar kendiliklerinden olma değil bir ismin zuhuruyladır. Cenab-ı Hakkın 99 ve sonsuz isimleri de karşılıklı isimlerdir zıt isimlerdir. Nasıl ki “Nur” ile “Zulmet” gibi. Şimdi gece, yarın sabah olacak ömrümüz varsa aydınlık olacaktır. Bunlar birbirinin zıttıdır. İşte bütün bunlar bir esmanın zuhuru ile meydana gelmektedirler. Bitki cinsi olsun, hayvan cinsi olsun, cemadat cinsi olsun, insan cinsi olsun. Daima Hakk mukabilinde batıl, batıl mukabilinde de Hakk tezahür eder.

Yani bir Hakk bir batıl böyle olmazsa zaten bu âlemlerin devamlılığı olmaz. Yani bu âlemler zıt isimlerle meydandadır. Hani “Hakk geldi batıl gitti “diyor ya. Şimdi bu kavanini kendi nefslerine şer eden ulema ve hükema ve tebaları yukarıda bahsedilen hukuklara hakkıyla riayet ettiler ve bu usul ve kavaidin hakikatine ve rıza-ı ilahi için itikad eylediler. Yani yukarıdakiler her ne kadar beşeri manada bunları çıkarmış iseler de ama samimi olan insanlar Allah’a yönelmek için bunları böyle yaptılar kavaidin hakikatini yani bu usul ve kaidelerin hakikatine bu rıza-ı ilahi için itikad eylediler.

فَاَتَيْنَا الَّذِينَ اَمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ 57/27 ayetinde “onlara iman edenlere biz ecirlerini verdik” kendileri için ulema ve hükema tarafına vaaz olunan bir çok kimseler fasıktırlar. Yani bu kavanine inkıyaddan hariçtirler. Bu ibadete boyun eğmeyen kimselere bil asale onun kurucusu olan Hak o kimselere razı edecek şeyle mükad olmaz.

Zikredilen ahkamlar bir peygamber tarafından tebliğ edilmediğinden bunlar ile amel vacib değil ise de onlar mahza rıza-ı ilahiyi tahsil için bu ahkam ile ameli kendi nefslerine vacib kıldıklarından hakkıyla bunlara riayet edenlerden Allah razı olacağını itikad eylediklerinden Cenab-ı Hakk dahi bunlara envar-ı kudsiyye yani kudsi nurlarla ve kemalat-ı nefsiyye Cennet ve hayır ve sevap gibi kendilerini razı edecek şeyleri ecir olarak ita buyurdu.

Her ne kadar yukarıdaki belirtilen şeyler beşeri ise de ama bunları tatbik eden kimseler bu tatbikatı yapmak suretiyle kendilerinin Allah’a ulaşacağını temiz bir gönülle düşündüklerinden böyle itikad ettiklerinden Cenab-ı Hakk da onlara bu iyi niyetleri neticesinde bunların karşılığı ne ise onları verecek ve razı edecek şeyleri ecir olarak ita buyurdu. Yani o insanlar neyi taleb etmişse işte cenneti taleb etmişse cenneti, hurileri taleb etmişse hurileri onların talebine karşı razı olacak şeyleri kendilerine ita etmiştir. Bu kanunların ulema ve hükemaya Allah tarafından ilham tarikiyle vaaz olduğundan onun müşerri’i bilasale Hakk olmuş olur. Bunlara boyun eğmek bağlanmak Allah’a inkıyad etmektir, Allah’a inkıyad edenlere Allah dahi bir şey vermek suretiyle karşılığını vermiş olur. Bu ahkama riayet etmeyen fasıklar ise günahkar olur Hakka inkıyad etmemiş olduklarından Hakk dahi onlara bir şey vermemek suretiyle muamele eder.[107]


Rabb-i hâss bizim bâtınımız olduğu için biz açıktan olmayarak O'nunla beraberiz. Ve biz O'nun zahiri olduğumuz için, O açık olarak bizimle beraberdir. Ve bu, açıktan olmayarak bizim O'nunla ve açık olarak O'nun bizimle beraber olduğumuzun delili, Hak Teâlâ hazretlerinin (Hadîd, 57/4) ya'nî "Siz nerede olsanız o sizinle beraberdir" kavl-i şerifidir. Bakın açık olarak “O sizinle beraberdir” diyor, “siz neredesiniz” yani niye bunu anlamadınız gibi zımni bir beraberliği belirtmektedir. Zîrâ nerede olur isek olalım, O'nun bizimle beraber olması, O bizim bâtınımız, biz O'nun zahiri olmamıza dayanmaktadır, yani bunu gerektirmektedir, O’nun bizimle beraber olması O bizim batınımız biz O’nun zahiri olmamıza mütevakkıftır.

Binâenaleyh Hak, esması eliyle bizim nasiyemizi alnımızı tuttuğu için biz Hak ile beraberiz. O’nun tutup çekmesi aynı zamanda içeriden itişidir. Burada tutup çekmede ikilik düşünmemelidir. Dışarıdaki her varlık zaten kendi varlığı olduğu için dışarıdan çekiyormuş gibi ama içeriden iterek çekmiş oluyor. O duygu ve hissiyatı veriyor oraya doğru gidiyorsun. Nereye doğru gidiyorsan da Rabb-ı hasının merkezi oradadır, nereye yöneliyorsan yani muhabbetin var da nereye gidiyorsan işte o senin Rabb-ı hasındır o çekiyor seni bir bakıma. Dışarıdan O çekiyor, içeriden de muharrik seni harekete geçiriyor, çünkü içeriden hareket olmasa dışarıda olmaz.

Ama dışarıda da çekecek bir şey olmasa içeride de ki hareket kendi kendine de boşta kalır bir yere gidemez. O sizinledir siz neredesiniz? Ve bizim zahir olan vücudumuz, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın bu esması hasebiyle zahiri ve kayıtlı bulunduğundan ibaret olup, O'nun vücûdunun gayri olmadığından, her bir ismin doğru yolunda bizimle beraber yürüyen Hak'tır.[108] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)