Kemeśeli-şşeytâni iż kâle lil-insâni-kfur felemmâ kefera kâle innî berî-un minke innî eḣâfu(A)llâhe rabbe-l'âlemîn(e)
Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, "İnkar et" der; insan inkar edince de, "Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" der.
(Yahudileri kandıran münafıkların durumu da) tıpkı şeytanın durumuna benzer ki insana "İnkâr et." dedi, (insan) inkar edince de: "Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabb'i Allah'tan korkarım!" dedi.
Bu ayet, şeytanın insanı inkara teşvik edip sonra ondan yüz çevirmesini tasvir ederek, ikiyüzlülerin ahiretteki durumunu metaforik bir dille anlatmaktadır. Anahtar kavramlar, şeytanın aldatıcı doğasını, inkarın mahiyetini ve Allah'tan korkmanın önemini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şeytan kelimesi, 'şatane' kökünden gelir ve 'haktan uzaklaşmak, isyan etmek' anlamına gelir. Kur'an'da genellikle insanları saptıran, vesvese veren ve kötülüğe çağıran cin veya insan türünden varlıklar için kullanılır. Bu ayette, insanı inkara sürükleyen ve sonra onu yalnız bırakan aldatıcı gücü temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şeytan' kavramını Kur'an'daki 'Allah' kavramının zıddı olarak ele alır. Şeytan, Allah'ın iradesine karşı gelen, insanı doğru yoldan saptıran ve onu 'küfür'e (inkara) yönlendiren kozmik bir güçtür. Ayetteki kullanımı, şeytanın insanı günaha teşvik edip sonra sorumluluktan kaçan ikiyüzlü karakterini yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kefere fiili, 'örtmek' anlamına gelir. Bu bağlamda, Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, gizlemek ve dolayısıyla inkar etmek demektir. Ayette şeytanın insana 'inkar et' demesi, onu hakikatten yüz çevirmeye ve Allah'a karşı nankörlüğe sevk etmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfür, 'bir şeyi örtmek' anlamından türemiştir. Dini terminolojide ise, Allah'ın birliğini, peygamberliğini veya ahiret gününü inkar etmek, hakikati örtbas etmek demektir. Ayette şeytanın emri, insanı Allah'a karşı gelmeye ve O'nun varlığını reddetmeye yönlendirmektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'küfür', Kur'an'da Allah'a karşı nankörlük, O'nun nimetlerini görmezden gelme ve O'nun mesajını reddetme anlamlarını taşır. Şeytanın 'inkar et' emri, insanı Allah ile olan ahdini bozmaya ve O'nun otoritesini tanımamaya teşvik etmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kefere fiili, burada şeytanın emrine uyarak Allah'ı inkar etme eylemini ifade eder. İnsan, şeytanın vesvesesine kapılarak hakikati örtmüş ve Allah'a karşı gelmiştir. Bu, şeytanın amacına ulaştığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfür' kelimesinin Kur'an'daki farklı bağlamlarda 'nankörlük', 'inkar' ve 'hakikati örtme' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'kefere' fiili, şeytanın aldatması sonucu insanın Allah'a karşı nankörlük edip O'nun varlığını veya emirlerini reddetme eylemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Berî kelimesi, 'berâe' kökünden gelir ve 'bir şeyden ayrılmak, uzaklaşmak, sorumluluktan kurtulmak' anlamına gelir. Ayette şeytanın 'ben senden uzağım' demesi, insanı inkara teşvik ettikten sonra onunla olan tüm bağını kopardığını ve sorumluluğu reddettiğini ifade eder. Bu, şeytanın aldatıcılığının ve vefasızlığının bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Berâet, bir şeyden ayrılma, kurtulma ve uzaklaşma halidir. Şeytanın bu ifadesi, insanı kendi başına bırakma, onun inkarının sonuçlarından kendini soyutlama ve sorumluluktan kaçma anlamını taşır. Bu, şeytanın aldatıcı ve güvenilmez karakterini ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Havf, bir şeyin olumsuz sonuçlarından veya bir gücün azabından duyulan endişe ve korkudur. Şeytanın 'Allah'tan korkarım' demesi, aslında samimi bir korku değil, kendi menfaatini koruma ve Allah'ın azabından kaçınma çabasıdır. Bu ifade, şeytanın ikiyüzlülüğünü ve Allah'a karşı gerçek bir saygı duymadığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Havf, gelecekteki bir zarardan veya tehlikeden dolayı duyulan endişe halidir. Şeytanın bu sözü, insanı aldatmak için kullandığı bir maskedir. O, gerçekte Allah'tan korktuğu için değil, kendi akıbetinden endişe ettiği için bu ifadeyi kullanır ve böylece insanı daha da yanıltır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âlem kelimesi, 'bilmek' kökünden gelir ve 'kendisiyle bir şeyin bilindiği şey' anlamına gelir. Çoğulu olan 'âlemîn' ise, Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren tüm varlıkları, yani insanları, cinleri, melekleri ve diğer tüm yaratılmışları kapsar. 'Rabbu'l-âlemîn' ifadesi, Allah'ın tüm varlıkların yaratıcısı, yöneticisi ve sahibi olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Âlem, Allah'ın varlığına delalet eden her şeydir. 'Âlemîn' ise, akıl sahibi varlıklar olan insanlar, cinler ve melekler için kullanılır. Bu ayette 'Rabbu'l-âlemîn' ifadesi, Allah'ın mutlak egemenliğini ve tüm varlıklar üzerindeki hükümranlığını belirtir. Şeytanın bu ifadeyi kullanması, Allah'ın gücünü bildiğini ancak yine de O'na isyan ettiğini gösteren bir çelişkidir.
Haşr Sûresi
Âdem (a.s.) da meydana gelen Âdemi hakikatlerde melekler olduğu gibi şeytanlar da meydana geliyor, o da bir güç, bizim bir gücümüz çünkü bizde de Aziz, Cebbar, Mütekebbir isimleri olduğundan ve onların zuhur mahalli iblis ismi verilen eksi güçler olduğundan, o bizim içimizdeki iblis bize secde etmedi, iblis ateş kaynaklı, diğerleri nûr kaynaklı güçlerdir.
Âdeme secde etmedi ve etmezde, başka yönüyle edemezde zâten, fakat bu mazur görmek değil bu da işin başka bir yönü, iblis kendini nasıl müdafa ediyor fizik oluşumuna bakarak “ben ateşten hâlkedildim o topraktan” diyor. Dikkat edelim ateş yandığı zaman yukarıya doğru çıkar ve aşağıya gitmez yani iblis secde edemezdi zâten.
(s.a.v.) Efendimiz nasıl buyurdu “Ben şeytanımı müslüman ettim” diye, bizim de eğitim neticesinde bize o anda secde etmeyen o iblisi düşünceleri, güçleri, duyguları zaman içerisinde eğiterek bize itaat eder hâle getirmemiz gerekmektedir. Çünkü hilâfet makamı gerçekten bir hilâfet makamı ise oraya bütün teba’nın uyması gerekli uymaz ise eğer o mülkün dışına çıkması gerekli fakat iblis dediğimiz o varlık bizim mülkümüz de mevcut olduğundan onu dışlamamız dışarıya çıkarmamız mümkün olmadığından, onu eğitmemiz gereklidir. İblis dediğimiz nefsimizi, benliğimizi idrak etmemiz gerekiyor ki Cenâb-ı Hakk’ın o yoldan vermiş olduğu ne kadar büyük lütfu var bizlerin üzerinde, “Men arafe nefsehu fekad arafe rabbehu”, “onu tanıdığın zaman Rabbinı tanırsın” diyor, işte nefs dediğimiz o oluşumun bir gücü bu iblis’te mevcut. Şurayı da iyi anlamamız lazım;
İblisin nefsimizdeki mevcudiyeti emmâre, levvâme, mülhime’nin bir kısmında, emmâre’de iblisin üzerimizde şiddetli tasarrufuve hakimiyeti vardır, levvâme’de bu biraz azalıyor, mülhime’de yarıya düşüyor, mutmainliğe geldiğimiz zaman orada artık iblisin hükmü ve iblislik hükmü kalmamış oluyor yani iblisliğin kendine ait hükmü kalmamış oluyor ama bizde iblislik var ve biz onu arif yapmış oluyoruz. Evvelce de meleklerin hocası idi iblis yani aklı çalışıyor ve ilmi var idi, işte biz ona vahdet ilmini öğrettiğimiz zaman o iblis bizim ayağımıza kanca takmıyor, kendi enerjisiyle bizi destekliyor, ateşiyle muhabbetiyle bizi destekliyor.
Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyye’den Aziz, Cebbar, Mütekebbir isimleri bizde de mevcut, Aziz azizlenmek, Cebbar cebren iş yaptırmak, Mütekebbir kibirlenmek gurulanmak, işte bu Esmâ-i İlâhiyye’nin insândaki mevcudiyeti iblislik yönünü ortaya çıkartıyor. Eğer bu olmazsa insân eksik olur, iblis dışarıda da var, içerdeki iblisle dışardaki iblis buluştuğu zaman iş kötü Allah etmesin, yani dışarıdan o gücü aldığı sürece bizi dinlemez. Mevlânâ Hz.lerinin buyurduğu gibi “altı cihetin kapısını kapatın” diyor. İşte dışarıdaki iblislerle içerdekinin irtibâtını kesmektir bu kapatma, beslenmesini kesmektir, dışarıdan güç almayınca içerideki gücü nasıl olsa tükenecektir, dolayısıyla içeride o boğulur veya isyan etmez hâle getirilir terbiye edilir, o zaman bize o iblis dediğimiz güçler çok faydalı olur, ateştir muhabbete dönüştürülür. O kadar çok özellikleri var insân üzerinde o kadar çok tasarrufları vardır. İblis ismi verilen o varlık daha önce azâzîl ismi ile meleklerin hocasıydı. İblis telbis’ten geliyor bilindiği gibi o da ikilime düşmek demektir. Bakın Âdem (a.s.) ın ağzından hiçbir şey duymuyoruz değilmi çünkü o Zât mertebesinde bir sembol olarak, kendine ait bir varlığı yok ki zâten kendinden bir şey çıksın ortaya, bir oluşum çıksın. Cenâb-ı Hakk’ın Zâti zuhuru olarak yani hilâfet mertebesinin kullanıcısı olarak, Zât mertebesinin zuhuru olarak ortaya çıksın, diğerleri yani melâikeyi kirâm olsun, iblis dediğimiz varlık olsun hepsi esmâ mertebelerinin zuhurlarıdır.
İşte iblis’te daha evvelce gizli olan “ene”si “benliği” Cenâb-ı Hakk azıcık iğneyi dokundurunca ortaya çıkıveriyor. Orada tesir ediyor, tecelli ediyor, daha evvelce mertebe’de hep meleklerin üstünde bir görüntüde olduğundan, hep melekleri eğitici, meleklere öğretmen olduğundan kendisinin üstünde bir varlık yok zannediyor. Onu zora sokacak, ona ters gelecek bir varlık olmadığın dan, sinirlendirecek nefsâniyyetini faaliyyet’e geçirecek bir fiil olmadığından, o nefsaniyet yani Cebbar, Mütekebbir, Azizlik esmâsı gizliydi. Onda bâtındaydı yani sadece Alîm vasfı var ve Hakkîm vasfı yok onda, eğer Hakkîn vasfı olsa bu işleri idrak ederdi zâten, hikmetli işleri idrak ederdi. Ne zaman ki Cenâb-ı Hakk ona, îdem’e secde et emrini verdi işte ondaki Aziz, Cebbar, Mütekebbir esmâsı faaliyyet’e geçti ve “hayır secde etmem” dedi, işte bu Âdem (a.s.) ın ona Rahmet’idir, Cenâb-ı Hakk’ında Rahmetidir.
İnsân ne kadar allâme olsa, ne kadar ilim ehli olsa, ne kadar çok bilse sonuçta kendini tanımadığı sürece mutlaka yanlış yapar, yani ilmini Hakkîm ile hikmetle desteklemesi ve o ilmi irfaniyet ile de faaliyete geçirmesi gerekiyor. Onun için nefsine “arif” olan diyor kendisini bilen demiyor “men arefe nefsehu” yani nefsine arifse ve kendi varlığını oluşumunu bu koşullar içinde tanıyorsa, melekûtunu yani kendindeki melekliğini şeytanlığını, halifeliğini, beşeriyetini, toprağını, ruhunu, bunun nurunu, kim kendi varlığını tanıyorsa Rabbinı ancak o tanır başka yolu yoktur. İstediğimiz kadar Rabbim şöyle Rabbim böyle diyelim bunlar kelâmi yani sözde olan şeylerdir ama demin de dediğimiz gibi Allah kulunun zannına göredir ve onu da kabul eder, iyi niyetinden hepsini kabul eder ayrı ama Cenâb-ı Hakk bunları böyle kabul ediyor diye biz kendimizin yolunu vuramayız. Yolumuzu açmamız gerekiyor çünkü bizde Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu yine bir hakk var ve hilâfet hakkı var çünkü “yeryüzünde halife hâlkedeceğim” diye çok büyük lütufta bulunuyor ve dola-yısıyla değer vermiş oluyor.[75] “ İz- -T-B- ” Âdemi hakikatler beden arzında faaliyete geçtiği zaman, meleklerin hocası olan azazil bunun kabul etmiyor ve şeytan vasfını alıyor. Ve bulunduğu mahalde hakikati ilahiyye ört gizle diye iğva veriyor. Ve hakikati ilahiyye örtüldüğü zamanda Hakk’ı bilip tanıdığından ben Âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım diyor. (M.D.) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Şeytan şer için Âdem tarafına gitti; şeytandan beter olan senin tarafına gelmez.
Şeytan âdemoğluna şer için ve onu doğru yoldan çıkarıp zarâra sokmak için yaklaşır. Mâdemki sen dalkavukların övmeleriyle azdın ve nefsin kibir ve gurûr ve benliğe mübtelâ oldu ve ben herkesten daha hayırlıyım der oldun ve halkı bu benliğinin ve nefsinin hazzı yüzünden incitmeye başladın; artık şeytanın seninle bir işi kalmadı. Bundan dolayı senin yanına gelmez; çünkü sen şeytandan beter oldun. Çünkü şeytan görünür bir mahlûk olmadığından, onun zarârları doğrudan doğruya maddî değildir ve sen ise tamâmıyle şeytanın sıfâtını taşıyıcı olup, görünür bir mahlûk olduğundan, senin zarârın halka doğrudan doğruya maddî olur.
Sen âdemî oldukça, şeytan senin arkandan koşuyordu; ve o bâdesini tattırıyor idi.
Ne zamanki sen şeytanlık huyunu sağlamlaştırırsın, senden yana işsiz kalan şeytan kaçar.
Bu iki beyt-i şerîfte Haşr sûresinde olan “Ke meseliş şeytâni iz kâle lil insânikfur, fe lemmâ kefere kâle innî berîun minke innî ehâfullâhe rabbel âlemîn” (Haşr, 59/16) ya’nî "(Münâfıkların, yahûdîlere müslümanlar aleyhine isyân ve savaşta sizinle berâberiz diye gerçekleşen ayartmaları) şeytanın örneği gibidir ki, insanı küfret diye ayartır; kâfîr olduğu zaman de, ben senden berîyim; ben Rabbü'l-âlemin olan Allah Teala'dan korkarım der" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
Ya’nî şeytan seni yoldan çıkarıncaya kadar arkandan koşar; ne zamanki onun istediği kadar berbât bir hâle gelirsin, artık seninle işi kalmaz ve seni kendi fenâlıklarına vekîl edip seni kendi hâline bırakır.[76]
"İblîse kabahatsiz lanet edersin; niçin telbîsi kendinden görmezsin?"
“Vazîfe-i İblîs sâdece iğvâdır. Asıl bu iğvâyı kabûl ve icrâ eden senin nefsindir. Eğer nefsin kabûl etmese bu iğvânın ne te’sîri olur? Binâenaleyh senin ef âlinin fesâdı nefsindendir. Sen ise telbîsi nefsinden görmeyip, İblîs’e nâhak yere la’net edersin.” Nitekim hadîs-i şerîfte, “Hamd olsun Allâh Teâlâ’ya, şeytanın emrini vesveseye reddetti" buyurulur.
“Ey azgın, İblîs'ten değildir, şendendir; tilki gibi kuyruk tarafına koşarsın!” Ya’ni, “Tilki kurnaz bir hayvan olduğundan, avlayacağı hayvanın yüz tarafından değil, ansızın kuyruk tarafından hücûm ettiği gibi, sen dahi merâtib-i vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın kuyruğu mesâbesinde olan esfel-i sâfilîn mertebesinin huzûzât ve lezzâtına koşar ve hücûm edersin. Binâenaleyh ey azgın, senin azgınlığın İblîs’ten değil, senin nefsindendir.” Vaktaki yeşillik içinde kuyruğu göresin, tuzak olur; sen bunu niçin bilmezsin.
Tilkinin bu tarz-ı hücûmunu bilenler, tilkiyi tutmak için tuzak kurup, hayvan kuyruğu tertıb ederler. “Vaktâki tilki yeşillik içinde bu kuyruğu görüp hücûm eder; o tuzağa tutulur. Senin nefsin de tilkiye benzer. Sûret-i zâhiresi yeşillikler gibi müzeyyen ve latif görünen bu dünyânın kuyruk mesâbesinde olan hazlannı ve lezzetlerini görüp hücûm eder ve netîcede tuzağa tutulur. Sen bu hakikati niçin bilmezsin de, Îblîs’e kabâhat isnâd edersin?”
"Ondan dolayı bilmezsin ki, seni ilimden uzak etti, ötuyruğun meyli senin aklının gözünü kör etti!"
“Senin bu hakîkata adem-i vukufun, kuyruk mesâbesinde olan lezâiz-i dünyeviyyeye meyil sebebiyle ilim ve irfândan uzaklaşman ve aklının gözü körleşmesindendir. ”
"Senin eşyaya muhabbetin seni kör ve sağır eder. Senin kara nefsin fesâda say etti, husûmet etme!"
“Senin bu âlem-i süflî sûretlerine meyil ve mu-habbetin, senin aklının gözünü kör ve kulağını sağır etmiş ve ilim ve irfân-dan uzaklaş-tırmıştır. Nitekim Ebû Dâvûd ve Ebû’d-Derdâ hazretlerinden rivâyet olunan hadîs-i şerîfte, “Senin eşyâya muhabbetin, seni kör ve sağır eder” buyurulur. Binâenaleyh senin kara nefsin fesâda sa’y etti; ona karşı husûmet et! Nitekim hadîs-i şerîfte, “Senin en şiddetli olan düşmanın, iki omuzlarının arasındaki nefsindir” buyurulur. Böyle olunca, bana karşı husûmetten vazgeç!"
"Sen kabâhati benim üzerime koyma! Eğri büğrü görme, ben kötülükten ve hırstan ve kînden bîzârım!"
"Ben kötülük ettim, şimdi peşîmânım; gecenin gündüze gelmesine muntazırım!"
“Ben Hâlik’ıma karşı yaptığım muhâlefet ve kötülükten dolayı şimdiki halde peşîmânım. Ve ümîd ederim ki, bu nedâmetim sebebiyle, hakkımda tecellî eden kahır lütfa mübeddel olsun ve zulmet-i Celâl’i nûr-i Cemâl ta’kîb et-sin!"
"Ben halk içinde kabâhatli oldum; her erkek ve kadın kendi fiilini benim üzerime koyar!
Ya’ni, “Ben iğvâ ederim; kimsenin fiiline iştirâk etmem. Böyle olduğu halde, erkekler ve kadınlar icrâ ettikleri ef âl-i fâsidelerini benim üzerime yükletirler ve “İblîs yaptı!” derler." Ma’lûm olsun ki, İblîs'in işi iğvâdan ibârettir. Ve onun vesvesesi ve keydi zaîftir. Nitekim âyet-i kerîmede, (Nisa, 4/76) ya’ni, “Şeytanın keydi za'îftir” buyurulur. îğvâât ve vesâvis-i şeytâniyyeyi âlem-i ef âlde izhâr etmek, iğvâ olunan kimsenin fiilidir. Ve herkes kendi fiilinden mes’ûldür. Ve sûre-i Haşr’deki âyet-i kerîmede de bu hakîkata işâret buyurulur: (Haşr, 59/16) ya’ni, “Vaktâki şeytan insana ‘Küfret!’ der; o da küfrettiği vakit şeytan der ki: ‘Ben senden müteberrîyim. Muhakkak ben Rabbü’l-Âlemîn’den korkarım.’” İmdi, şeytan “Küfret!” dediği vakit bir kimse küfretmezse, onun iğvâsı beyhûde olur; ve küfrederse, küfür küfredenin fiilidir. Şeytanın iğvâsından dolayı onun mes’ûliyyeti bahs-i dîgerdir. Bu husûsta Hz. Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü’l-llâhiyye Fî Islâhı Memleketi’l-lnsâniyye nâmındaki kitabında “Tevkî’-i şeytânî” bahsinde dakik tafsilât i’tâ buyurmuşlardır. Burada tafsili uzar.[77]