Lâ tudrikuhu-l-ebsâru vehuve yudriku-l-ebsâr(a)(s) vehuve-llatîfu-lḣabîr(u)
Gözler O'nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder. O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.
Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir.
En'âm 103. ayeti, Allah'ın idrak edilemezliğini ve her şeyi kuşatan ilmini vurgularken, O'nun 'Latif' ve 'Habir' sıfatlarıyla yüceliğini ortaya koymaktadır. Ayet, görme ve idrak etme fiillerini Allah ve yaratılanlar arasında karşılaştırarak, Allah'ın benzersizliğini dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'idrak' kelimesinin bir şeyi sonuna kadar ulaşmak, ona yetişmek ve onu kuşatmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ tudrikuhu' ifadesi, gözlerin Allah'ı tam olarak kuşatıp ihata edemeyeceği, O'nun zatının beşer idrakinin ötesinde olduğu manasını verir. (s. 176)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'idrak' kelimesinin burada 'görmek' ve 'ulaşmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. 'Lâ tudrikuhu' ifadesi, gözlerin Allah'ı ihata edemeyeceği, O'na ulaşamayacağı ve O'nu tam olarak kavrayamayacağı mecazını taşır. (c. 1, s. 204)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'idrak' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda zihinsel kavrayışı ve bir şeyin hakikatine nüfuz etmeyi de içerdiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın zatının insan idrakinin ve duyularının ötesinde olduğu vurgulanır. (s. 215)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-ebsâr' kelimesinin 'basar'ın çoğulu olduğunu ve 'gözler' anlamına geldiğini belirtir. Ayette, yaratılmışların görme organlarının Allah'ı kuşatamayacağı, ancak Allah'ın her şeyi kuşatan bir görme ve ilme sahip olduğu ifade edilir. (s. 165)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'basar' kelimesinin hem gözü hem de idrak gücünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-ebsâr', somut olarak gözleri ifade etmekle birlikte, aynı zamanda insan idrakinin sınırlılığına da işaret eder. (s. 104)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'basar' kökünün Kur'an'da hem fiziksel görme hem de basiret, yani kalp gözüyle idrak etme anlamlarında kullanıldığını açıklar. Bu ayette ise daha çok fiziksel görme organı olan gözler kastedilmektedir. (s. 187)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Latif' isminin, Allah'ın ilminin en gizli şeylere dahi nüfuz ettiğini, O'nun her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini ve kullarına karşı lütuf ve ihsan sahibi olduğunu gösterdiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, gözlerin O'nu idrak edememesine rağmen O'nun her şeyi idrak etmesi, bu sıfatın bir tecellisidir. (c. 4, s. 405)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Latif' isminin iki temel anlamı olduğunu ifade eder: Birincisi, Allah'ın ilminin en gizli ve ince şeylere dahi ulaşması; ikincisi ise kullarına karşı nazik, lütufkâr ve merhametli olmasıdır. Ayette, Allah'ın gözlerin idrak edemediği bir varlık olmasına rağmen, her şeyi en ince detayına kadar bilmesi bu sıfatla açıklanır. (s. 810)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Latif' isminin Allah'ın erişilmezliğini ve aynı zamanda her şeye nüfuz eden, her şeyi kuşatan ilmini ve kudretini ifade ettiğini belirtir. Bu sıfat, Allah'ın yaratılmışların idrakinden münezzeh oluşunu ve aynı zamanda her şeyin en ince detayına kadar farkında oluşunu vurgular. (s. 168)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'Habir' kelimesinin 'haber' kökünden geldiğini ve bir şeyin iç yüzünü, gizli yönlerini, geçmişini ve geleceğini tam olarak bilen anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Latif' ismiyle birlikte kullanılması, Allah'ın ilminin derinliğini ve kuşatıcılığını pekiştirir. (s. 238)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Habir' isminin, Allah'ın her şeyden haberdar olduğunu, hiçbir şeyin O'nun ilminden gizli kalmadığını ifade ettiğini belirtir. Gözlerin O'nu idrak edememesine rağmen, O'nun tüm gözleri ve onların gördüklerini bilmesi, bu sıfatın bir göstergesidir. (c. 2, s. 102)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Habir' isminin, Allah'ın her şeyin iç yüzünü, gizli ve açık tüm durumlarını, geçmişini ve geleceğini en ince ayrıntısına kadar bildiğini ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, Allah'ın idrak edilemez oluşuyla birlikte, her şeyi kuşatan ilmi vurgulanır. (s. 256)
En'âm Sûresi
“Lâ tudrikuhu-l-ebsâru vehuve yudriku-l-ebsâr(a) vehuve-llatîfu-lhabîr(u)” Gözler O’nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder.” O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır. (6/103)
Ehlûllah rû’yet-i beş şekilde ifâde etmişler
1. “Mâ reeytü şey’en illâ rüyetullahu ba’dehu!”
- “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”
2. “Mâ reeytü şe’yen illâ rüyetullahi fiyhi!”
- “Bir şey görmem ki onda Allah-ı görmüş olmayayım”
3. “Mâ reeytü şe’yen illâ kablehu”
- “Her şeyden evvel onu görürüm”
4. “İllâ Allah”
- “Ancak Allah”
5. “Lâ yerallahu illâ Allah”
- “Allah-ı ancak Allah görür” İfadesiyle tarif etmişlerdir.
Bu tariflerin daha ilerileri de vardır, yeri olmadığından bu kadarla iktifa ediyoruz.
Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahâdesi mümkün müdür?
(En’am 6/31)
بوا بلقاء اللهعنَذِينَ كَذَّعقَدْ خَسِرَ ال
(kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillâhi)
“Allah’a mülâki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”
(En’am 6/52)
هوهمعلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّعوَلَا تَطْرُدِ ال
بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ
(ve lâ tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vechehü)
“Sabah ve akşam Rablarının vechini (yüzünü) görmek için dua edenleri huzurundan kovma”
(Bakara 2/115)
وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ
فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ
(ve lillâhil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi)
“Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.” Mûsâ (a.s.) a Mûseviyet Mertebesinde, “len terâni” “asla göremezsin” derken Muhammed (a.s.) a Muhammediyyet Mertebesinde, “feeynema tüvellu fesemme vechullah” “nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır,” buyuruluyor.
(Rad 13/2)
كُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَعيُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّ
(yüfassılül âyâti le’alleküm bilikai rabbiküm tükınune)
“Allah âyetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak mülaki olacağınızı bilesiniz.”
(Hadid 57/3)
ظَاهِرٌ وَالْبَاطِنُعلُ وَالْآخِرُ وَالظََّهُوَ الْأَوَّلُ ﴿٣﴾
وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
(hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel bâtınü ve hüve bikülli şey’in aliymün)
“Evvel, ahır, zahir, bâtın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.”
(lâ mevcude illâ Allah)
“Mevcud yoktur ancak Allah vardır.”
(Enfal 8/17)
- اللَّهُ رَمَىأوَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ
(ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallahe remâ)
“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”
(Kaf 50/16)
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
(ve nahnü akrebü ileyhi min hablil veriydi)
“Biz ona şah damarından daha yakınız”.
(Ahzab33/56)
بِّيعونَ عَلَى الذّواللَّهُ وَمَلَائِكَتُهُ يُصَلُّونَعاَنۡ ﴿٥٦﴾
ذِينَ ءَامَنُواْعلَهَا اَلْويَا آيَ
وَعَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًاوصَلُّ
(innallahe ve melâiketehü yusallune alennebiyyi ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliymen)
“Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine salât eder-ler, Ey imân edenler! Siz de ona salât edin ve gönülden teslim olun”
(Enbiya 21/107)
رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينََوَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا
(ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemiyne)
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”
(Hadis-i Küdsi)
(levlâke levlâk lemâ halaktul eflâk)
“Eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halk etmez-dim.
(Hadis-i Şerif)
(men arefe nefsehu fekad arafe Rabbehu)
“kendi nefsine ârif olan/bilen, kendisinin Rabbına ârif olur (bilir)”
(Hadis-i Şerif)
“muti kable en temutu”
“mevt olmadan (ölmeden) evvel mevt (ölü) olunuz”
(Zümer 39/9)
ذِينَ يَعْلَمُونَعقُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ
لِلَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَعوَآلْ
إِنَّ مَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ
(kul hel yesteviylleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemune innema yetezekkerü ulul elbabi)
“De ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Kâmil akıl sahipleri anlar”
(En’am 6/50)
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ
(kul hel yestevil a’mâ vel bæsıyrü)
“De ki: görenle görmeyen bir olur mu”
(İsra 17/72)
وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى
فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى
(ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiy’l ahıreti a’mâ)
“Kim burada a’mâ olup Rabbini göremezse ahirette de a’mâ-dır!” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?
Yukarıda belirtilen ve benzeri birçok âyet ve hadis bize bunun mümkün olduğunu göstermektedir, zâten gaye de budur.
Âdem ile başlayan Allah’ı bilme seyri
- yavaş yavaş yükselerek Mûsâ (as) “Tenzih” merlebesinde görülmek istendi ise de “len terani”
“sen beni bu mertebede göremezsin” hitabı geldi.
Îsâ (as) “Teşbih” mertebesinde “rafe allahu ileyhi”
“Allah onu kendi katına yükseltti” buyurdu, o’da orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce bahs edildi.
Ve işte iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “Sübhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti.
Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Abdiyyet mcrtebesinden kemalini buldu, bütün mertebeleri kendinde topladığından “Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine hediye etti.
Ve ümmetinin belirli gayretleri sonunuda Allah’ı müşahede edebileceklerim ifade etti.
İslam, İnsanlığın kemali.
Mi’rac da insanın kemalidir.
Bunun da kemali “kadr” kadrini kıymetini bilmektir.
Görüş ve Müşhade;
Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır.
Allah-ı, Zât-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır.
Zât-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek mümkündür.
Ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’âl”, “esmâ”, “sıfât” ve “zât” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişiklik arz etmektedir.
Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleridir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir.
Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir.
Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir. Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık ötelerdedir, görülmez; bilinir.
Onun için Mûsâ (as) “len terani” hitabına maruz kaldı.
Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hakta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir.
Bu mertebede kulun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konusu değildir.
Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez.
Ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve müşahede meydana gelebilmektedir.
Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür.
Burada kuldan gören Hakk, ve görülen de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.
Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşle bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı.
Yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.
İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler.
Bu hal (Ali İmran 3/18)
هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ
“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” allah şahit/tanık ennehü/kesin o “la ilahe illa hüve”
“Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifadesiyle Allah’ın kelamında zuhur eder.
(Araf 7/129)
وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ
“ve eşhedehüm ala enfüsihim” ve onların/kendilerinin enfüs, nefisleri üzerine/karşı onları/kendilerini şahit/tanık tuttu “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir.
Gerçek yaşamın her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır.
Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleridir.
Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet mertebesinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.
(En’am 6/103)
لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ
طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ
“la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdrikül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu.
ebsar/basar, gözler tüdrikühü/idrak etmez/algılamaz onu/kendisini ve “hüve” idrak eder/algılar ebsar/basar, gözleri ve “hüve” latif/göze görünmez habir/haberli/haberdardır “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.
İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki
- “ihsan” *[77] ifadesiyle perdesi aralandı,
- “ve nefahtü” “ben ona nurumdan üfledim” iradesiyle başladı,
- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi.
İslam dininin, son din;
Hz. Muhammedin, son peygamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu sebeptendir.
Ümmetinin veli ve arifleri de bu sırrın zuhur yerleridir.
“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu halkı halk ettim.” Hadisi Küdsisinde belirtilen, gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi, müşahede edildi gaye tamamlandı.
Her geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır.
Hadis-i Küdsîde “insanın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır” buyruldu.
Muhyiddini Arabi manasında İdris (as)dan kıyametin alametlerinden sorduğunda “Âdemin halk edilesi kıyamet alametidir.” Demiştir ve Mi’rac hadisesi ile de insanın dünya üstündeki yaşamı kemale ermiştir.
Bu oluşumların kıymetini bilmek de Kadir gecesi ile ifade edilen kadir ve kıymet bilmek ile mümkündür.
Bu bölümün sonuna geldiğimde de yaşadığım bir şeyi belirtmcden geçemiyeceğim.
Mi’rac mevzûnu oluşturmaya çalışırken Tevrat’tan Mûsâ (as)ın, İncil’den Îsâ (as)ın mevzu ile ilgili hallerini almayı da düşünmüştüm fakat öyle bir hal oldu ki onları yazma imkanı bulamadım.
Şöyleki: Mevzuu baştan beri yazdığım uçlu kurşun kâlem, güzel güzel yazmaya devam etti, fakat mevzu ile ilgili Tevrat ve İncildeki kısa, kısa bilgileri yazmaya haşladığım ilk anda kâlemin ucu (çıt) diye kırıldı, tesadüftür dedim tekrar yazmaya haşladım iki üç harf yazmadan yine kırıldı, tekrar denedim, yine, yine kırıldı.
Daha fazla yazmaya ısrar etmedim ve anladım ki Mevlam bu kitabın içine başka yerden aktarma ve tartışmaya açık bilgileri koymamı istemiyordu.[78]