Unzur keyfe keżebû ‘alâ enfusihim(c) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilahları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?
Bak, vicdanlarına karşı nasıl yalan söylediler! O uydurdukları putlar da kendilerinden kaybolup gitti.
En'âm Suresi 24. ayet, inkarcıların kendi aleyhlerine yalan söylemelerini ve uydurdukları şeylerin kendilerinden uzaklaşmasını ele almaktadır. Ayet, 'yalan söylemek' ve 'uydurmak' fiilleri üzerinden hakikatin çarpıtılması ve bunun sonuçları üzerine odaklanmaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kezebû' fiilini, bir şeyi gerçek dışı olarak iddia etmek, hilaf-ı hakikat beyanda bulunmak olarak açıklar. Ayetteki 'alâ enfusihim' (kendi aleyhlerine) ifadesiyle birlikte, bu yalanın doğrudan kendilerine zarar veren bir eylem olduğunu vurgular. Onlar, Allah'a ortak koşmakla veya peygamberi yalanlamakla aslında kendi nefislerine karşı yalan söylemişlerdir, çünkü bu yalanın vebali kendilerine dönecektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' kelimesinin asıl anlamının, bir şeyin gerçeğine aykırı söz söylemek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, onların ahirette kendi aleyhlerine şahitlik edecek organları veya dünyada söyledikleri yalanların ahiretteki sonuçları itibarıyla kendilerine karşı yalan söylemeleri anlamındadır. Bu, yalanın sadece başkasına değil, en nihayetinde yalan söyleyenin kendisine de zarar verdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kizb' kavramını Kur'an'da 'sıdk' (doğruluk) kavramının zıddı olarak inceler. Ona göre 'kizb', sadece gerçeği söylememek değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini, peygamberlerini ve vaatlerini inkar etmek suretiyle hakikati çarpıtmaktır. Ayetteki 'kendi aleyhlerine yalan söylemeleri', onların Allah'ın birliğini ve ahireti inkar ederek aslında kendi kurtuluş yollarını tıkamaları ve kendilerini helake sürüklemeleri anlamını taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nefs' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'enfusihim' ifadesi, onların bizzat kendilerine, kendi varlıklarına ve akıbetlerine karşı yalan söylediklerini ifade eder. Yani, bu yalanın zararı ve vebali doğrudan kendilerine dönecektir, başkasına değil.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nefs'in bazen 'ruh', bazen 'can', bazen de 'zat' (kişinin kendisi) anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki 'alâ enfusihim' ifadesi, onların yalanlarının doğrudan kendi özlerine, kendi akıbetlerine ve kendi menfaatlerine aykırı olduğunu gösterir. Kendi aleyhlerine işledikleri bu günah, kendilerini cehenneme sürükleyecektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nefs' kelimesinin Kur'an'da 'kişi, şahıs, benlik' anlamında sıkça kullanıldığını belirtir. 'Kendi aleyhlerine yalan söylemeleri' ifadesi, onların yalanlarının sonuçlarının doğrudan kendilerini etkileyeceğini, bu yalanların kendilerine fayda sağlamayacağını, aksine zarar vereceğini vurgular. Bu, sorumluluğun tamamen kendilerine ait olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dalle' fiilinin burada 'kayboldu, faydasız hale geldi' anlamında kullanıldığını belirtir. Onların uydurdukları ilahlar veya yalanlar, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak, aksine ahirette onlardan uzaklaşacak ve onları yalnız bırakacaktır. Bu, mecazi bir ifadedir ve uydurulan şeylerin boşluğunu ve değersizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin asıl anlamının, doğru yoldan sapmak olduğunu belirtir. Ancak bu ayetteki 'dalle anhum', onların uydurdukları şeylerin (putlar, yalanlar) kendilerinden uzaklaşması, onlara fayda vermemesi ve onları terk etmesi anlamındadır. Kıyamet günü bu uydurmaların hiçbir geçerliliği kalmayacak, onlara şefaatçi olmayacaklardır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'dalle anhum' ifadesini, 'onlardan kayboldu, onlara fayda vermez oldu' şeklinde açıklar. Onların dünyada taptıkları veya uydurdukları şeyler, ahirette onlara yardım edemeyecek, aksine onlardan yüz çevirecektir. Bu, müşriklerin taptıkları putların veya uydurdukları yalanların akıbetinin boşluk ve hüsran olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iftirâ' kelimesinin asıl anlamının, bir şeyi asılsız olarak uydurmak, yalan isnat etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'mâ kânû yefterûn' ifadesi, onların Allah'a ortak koşmak, peygamberi yalanlamak gibi konularda kendi zanlarına ve hevalarına göre uydurdukları şeyleri ifade eder. Bu uydurmaların hiçbir gerçeklik payı yoktur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'iftirâ'nın, bir şeyi aslı olmaksızın icat etmek, yalan yere isnat etmek olduğunu açıklar. Bu ayetteki kullanım, müşriklerin Allah hakkında uydurdukları yalanları, ortak koştukları putları ve ahiret hakkında ileri sürdükleri asılsız iddiaları kapsar. Bu uydurmaların hepsi batıldır ve onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iftirâ' kavramını Kur'an'da 'Allah'a karşı yalan uydurmak' bağlamında inceler. Ona göre bu, sadece bir yalan söylemek değil, aynı zamanda Allah'ın varlığı, birliği, sıfatları veya hükümleri hakkında asılsız iddialarda bulunarak dini hakikati çarpıtmaktır. Ayetteki 'uydurdukları şeyler', onların Allah'a ortak koşmaları ve peygamberi yalanlamaları gibi temel inanç konularındaki sapkınlıklarını ifade eder.
En'âm Sûresi
“Unzur keyfe kezebû ‘alâ enfusihim vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)” Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayb oluverdi? (6/24)
Zâten bu ilâhları kendi nefislerinin uydurması idi ve kendi kendilerine bu hayali rabler hakkında yalan söylediler, Hakk aşikar olunca hayali rableride gündüzün ortaya çıkması gibi gece içinde parlayan yıldızlar gibi ışıkları söndü ve kayboluverdi.