Veminhum men yestemi'u ileyk(e)(s) vece'alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(c) ve-in yerav kulle âyetin lâ yu/minû bihâ(c) hattâ iżâ câûke yucâdilûneke yekûlu-lleżîne keferû in hâżâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)
İçlerinden, (Kur'an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkar edenler, "Bu (Kur'an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil" derler.
İçlerinden seni dinleyenler de vardır, fakat biz, onu anlamalarına engel olmak için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar. Ve o kâfirler: "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.
En'âm Suresi 25. ayet, inkarcıların Kur'an'a karşı takındıkları tavrı ve kalplerindeki manevi körlüğü dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, işitme, anlama ve inanma eylemlerinin engellenmesini, 'akınne', 'vakr' ve 'esâtîr' gibi anahtar kavramlar üzerinden açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'semâ'' kelimesinin işitme duyusuyla ilgili olduğunu belirtir. 'İstima'' ise, bir şeyi dikkatle ve kasıtlı olarak dinlemek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, fiziki olarak dinleseler bile kalben kabul etmediklerini, yani dinlemenin amacına ulaşmadığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yestemi'u ileyke' ifadesini, 'sana kulak verirler' şeklinde açıklar. Ancak bu dinlemenin, anlamak veya kabul etmek amacıyla değil, sadece fiziksel bir eylem olarak gerçekleştiğini, mecazi olarak bir fayda sağlamadığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ekinneh' kelimesini 'örtüler, perdeler' olarak açıklar. Bu örtülerin, kalplerin hakikati idrak etmesini engellediğini, bir nevi manevi bir engel teşkil ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların kalplerinin Kur'an'ın mesajına kapalı olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kinn' kökünden türeyen 'ekinneh' kelimesinin, bir şeyi gizleyen, örten şey anlamına geldiğini ifade eder. Kur'an'da bu kelime, kalplerin hakikati görmesini ve anlamasını engelleyen manevi perdeler için kullanılmıştır. Bu, onların kendi tercihleri sonucu oluşan bir durumdur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kalp' (qalb) kavramının sadece duygusal değil, aynı zamanda idrak ve anlama merkezi olduğunu vurgular. 'Ekinneh' ise bu idrak merkezinin üzerindeki bir engeldir. Bu, Allah'ın bir cezası olmaktan ziyade, inkarcıların kendi iradeleriyle hakikate kapanmalarının bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'fıkh' kelimesinin, bir şeyin gizli ve ince yönlerini idrak etmek, derinlemesine anlamak olduğunu belirtir. Ayetteki 'en yefqahûhu' ifadesi, kalplerindeki örtüler nedeniyle Kur'an'ın hakikatini ve derin anlamlarını kavrayamadıklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fıkh'ı, bir şeyin mahiyetini ve hükümlerini bilmek olarak tanımlar. Ayetteki kullanımında, inkarcıların Kur'an'ın mesajını yüzeysel olarak duysalar bile, onun derin anlamını ve hikmetini idrak edemediklerini, dolayısıyla ondan faydalanamadıklarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vakr' kelimesini 'sağırlık' veya 'kulaklardaki ağırlık' olarak açıklar. Bu, mecazi bir sağırlıktır; yani fiziki olarak işitseler bile, Kur'an'ın mesajını kabul etmeyecekleri, kalplerine nüfuz etmesine izin vermeyecekleri anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'vakr'ın, kulakta meydana gelen ve işitmeyi zorlaştıran bir ağırlık olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Kur'an'ı işitmelerine rağmen, onu anlamalarına ve kabul etmelerine engel olan manevi bir sağırlık durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'cedel' kelimesinin, bir şeyi bükmek, çevirmek anlamından geldiğini ve tartışmada karşı tarafı ikna etmek veya susturmak için deliller ileri sürmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'yücâdilûneke' ifadesi, inkarcıların Hz. Peygamber'e gelerek hakikati aramak yerine, sadece itiraz etmek ve tartışmak amacıyla geldiklerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mücâdele'nin, iki taraf arasında bir konuda delillerle tartışma olduğunu ifade eder. Ancak ayetteki bağlamda bu tartışma, hakikati bulma amacı taşımayan, aksine inkarı pekiştirmeye yönelik bir çekişmedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esâtîr' kelimesini 'öncekilerin yazıları, masalları' olarak açıklar. Bu kelime, genellikle Kur'an'ın ilahi kaynağını inkar edenlerin, onu eski hikayelerden ibaret görmek için kullandıkları bir ifadedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'esâtîr'in 'ustûre' kelimesinin çoğulu olduğunu ve 'yazılmış şeyler, masallar' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Kur'an'ı ciddiye almadıklarını, onu geçmişten kalma uydurma hikayeler olarak gördüklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'esâtîr el-evvelîn' ifadesinin, Kur'an'ın mesajını değersizleştirmek ve onun ilahi menşeini reddetmek için kullanılan tipik bir inkarcı söylemi olduğunu belirtir. Bu ifade, Kur'an'ın getirdiği yeni ve devrimci mesajı, eski ve bilinen hikayelerle eş tutarak etkisiz kılma çabasıdır.
En'âm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Veminhum men yestemi’u ileyk(e) vece’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âzânihim vakrâ(an) ve-in yerav kulle âyetin lâ yu/minû bihâ hattâ izâ câûke yucâdilûneke yekûlu-llezîne keferû in hâzâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)” İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler. (6/25)
Çünkü bu âlemde Hakk’la birlikte yaşadıkları halde Hakk’ın varlığını perdelediler, bu perdelemeleri dolayısıylada Cenâb-ı Hakk onların kalplerini perdeledi, kulaklarında nefsi emareyi duyduklarından içinde olmalarından ağırlık konulmuştur.
“أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ= Esâtîru’l-evvelîn” terkibi Kûr’ân’da dokuz yerde geçer. Tefsir ve mealler buna “eskilerin masalları” anlamı verirler. “ أَ أَسَاطِير” kelimesi Kûr’ân’da fiil ve isim kalıplarıyla onaltı yerde geçer. Kelimenin kökü “sin-tı-re = س ط ر ” harflerinden oluşur. Fiil hâli “سَطَرَ”dır ve “bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelir. Mesela hizalı bir şekilde bina inşa etmek, hizalı bir şekilde ağaç dikmek ifade edilirken mecazen bu kelime kullanılır. Aynı kökten isim olan “مُصَيْطِر” kelimesi de Kûr’ân’da mecazi bir kullanıma sahiptir ve “kişileri hizaya sokan, onlara saf tutturan” anlamında olumsuz bir anlamda kullanılır.
Fiilin “yazı yazmak” anlamına gelmesi de muhtemelen yazıyla “harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması, bir nevi harflere saf tutturulması” sebebiyledir. Nitekim “düzene sokmak, hizalamak” anlamı aynı kökten cetvel anlamına gelen “الْمِسْطَرَة”, “mala” anlamına gelen “المَسْطَرين”, “kasap bıçağı” anlamına gelen “السَّاطوُر”, “metinde hiza, dizi” anlamına gelen “السَّطْر”, “birini gözleyip hizaya sokmakla görevli kişi” anlamına gelen “المُسَيْطِرُ” kelimelerinde de vardır.
Fiilin bu asli anlamını Kûr’ân’daki kullanım da teyid eder. Nüzul sırası dikkate alındığında kelimenin Kûr’ân’da ilk geçtiği yer Kâlem sûresinin birinci âyetidir. Bu ayrıca, kelimenin Kur’ân’daki fiil halindeki tek kullanımıdır. Âyette kâleme ve kâlemin yazdıklarına yemin edilmekte (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ), böylece “مسطور” fiilinin kâlemle ilişkisi çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Zâten Kâlem sûresinin 15. âyetinde de “أَسَاطِيرُ” kelimesi bu anlamda geçmektedir. Tefsirlerin Kâlem sûresinin ilk âyetinde geçen “وَمَا يَسْطُرُونَ” ifadesiyle ilgili olarak söyledikleri, kelimenin aslî ma’nâsını ortaya koyma adına önemli tespitlerdir.
Kelimenin Tûr sûresinin 2. âyetindeki kullanımına (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ) dair tefsirlerde geçen ifadeler de önemlidir. Âyette kitab kelimesinin sıfâtı olarak geçen “مسطور” kelimesine müfessirler genelde “yazılmış = مكتوب” anlamı verirler. “وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ” ifadesi satırlara dökülmüş, yani kayda geçmiş, muhafaza edilmiş kitap anlamına gelir. Nitekim sonraki âyette bu işin yani satırlara döküp kayda geçirme işinin malzemesinden bahsedilmektedir (فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ). Kûr’ân’da iki yerde geçen “قِرْطَاسٍ / قَرَاطِيسَ” kelimesi de vahyi kayda geçirirken kullanılan malzemeyi (kırtasiye) ifade etmektedir.[17]
Kelimenin aslî anlamına uygun tefsirlerin yapıldığı bir diğer kullanım da iki âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki kullanımlardır. Müfessirler iki âyette geçen “مَسْطُور” kelimesine “yazılmış” anlamı verirler. Hatta âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki ifadenin “كان ذلك عند الله مكتوبا” şeklindeki bir kıraatinden bahsederler ki bu, âyetin tefsiri mahiyetinde olmalıdır.
Ancak aynı kökten olan “أأَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği âyetlere sıra gelince, tefsir ve meallerin kelimeye “masallar, hikâyeler” anlamı vermeleri çok dikkat çekicidir. Kelime Kûr’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Biri hariç kelimenin geçtiği sûrelerin tamamının Mekkî olması ve Mekke’de Ehl-i Kitab olmadığına dair algı, kelimeye bu anlamın verilmesinde etkili olmuş olabilir. Kelimenin geçtiği âyetlerden biri olan Furkan sûresinin 4. ve 5. âyeti şöyledir:
“Görmezden gelenler, ‘Bu, Muhammed’in uydurup Allah’a mal ettiği şeydir. Başka bir topluluk da ona yardım ediyor’ dediler. Yanlış ve yalana saptılar. Şunu da dediler: ‘Bunlar öncekilerin satırlarında olanlardır; yazdırtmış, sabah akşam ona belletiliyor.’”
4. âyette, Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlerin kendisine indirilen bir vahiy ürünü değil de başkalarının da yardımını alarak ortaya koyduğu yani “Allah bana vahyetti” diyerek insanlara okuduğu şeyler olduğunu söyleyenlerden bahsedilmektedir. Bu kişiler ayrıca “bunlar, öncekilerin satırlarında olanlar” diyorlar, Rasûlullah’ın onlara tebliğ ettiklerini, ona bazılarınca sabah-akşam imla ettirilen şeyler olduğunu söylüyorlar. Yani iddiaya göre Rasûlullah dinliyor sonra bunları yazdırıyor. Âyette geçen “اكْتَتَبَ” fiilinin istinsah ve istimlâ anlamına geldiği söylenir. Nitekim bazı müfessirler bu âyeti tefsir ederken, âyette sözü edilen kişilerin, “Muhammed bunları Ehl-i Kitab’tan istinsah ediyor, onlardan kitaplarında olanların kendisine yazılmasını istiyor” şeklinde itirazda bulunduklarından bahsederler.
“أَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği bir başka âyet şöyledir:
“Onlara âyetlerimiz okununca derler ki; Tamam dinledik; istesek onun aynısını biz de söyleriz. Bunlar, öncekilerin satırlarında olandan başka bir şey değildir.” (Enfâl, 8/31) Yukarıdaki âyette, kendilerine Kur’ân âyetleri okunduğunda, bunların kendileri için yeni bir şey olmadığını, daha önce de bunları duyduklarını, isteseler kendilerinin de aynısını okuyabileceklerini söyleyenlerden bahsedilmektedir. Nitekim devamında, kendilerine okunan âyetlerin öncekilerin satırlarında yani kitaplarında kayıtlı olduğunu söylüyorlar. Bunlar kendilerine okunan âyetlerin Muhammed (s.a.v.)’e Allah tarafından indirilen bir vahiy değil, onun önceki kitaplardan derlediği şeyler olduğunu düşünüyorlar. Nitekim bir sonraki âyette, kendilerine okunan âyetlerin yeni bir vahiy olmadığı hususunda kati bir kanaat taşıdıkları anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak Rasûlullah’a yapılan itirazların bir yönünü de “söylediğin şeyleri biliyoruz, bunlar önceki kitaplarda da var, yeni bir şey söylemediğine, zâten bildiğimizi, elimizde olanı tekrar ettiğine göre sana neden ayrı bir değer verip tabi olalım ki? Şeklindeki itiraz oluşturuyordu. Esasında bu, Kur’ân’ın ve Muhammed (s.a.v.)’in musaddık vasfının, itiraz edenler tarafından itirafı anlamına geliyordu.[18]
Esatür’ül Evvelin kelime araştırmasından sonra bu konuda İz-Efendi Babamın ifadelerine bakmak yararlı olacaktır.
Burada bize lâzım olan geçmişte yaşanan bir hâdiseyi, hâdise olarak anlatmak değil, bizlerle ilgili olan halleri ortaya çıkarmaktır. Eğer Kûr’ân sadece geçmişte yaşayan bir peygamberin hayat hikâyesini bildirmiş olsaydı, “hikâye” kitabı olurdu. İşte bunun hakikatini anlamayan eski müşrikler, “esâtirul evvelin” (8/31) dediler. Yani “evvelki satırlar”. Kûr’ân-ı Kerîm için, “onların aktarılmasından başka birşey değil” dediler. Neden? Kendilerine tatbik edemedikleri, dışında kaldıkları içindir. İşte biz zâhir müslümanlar olarak yaptığımız iş, bundan başka birşey değildir. Aradaki fark bizim imân etmiş olmamız onların inkâr etmiş olmalarıdır. Dışındaki oluşumlara bakıyoruz. Bizim içinde bu yüzden eski satırlardan başka bir şey değildir. Onun hakîkatini yaşayabilmek için onun özüne intikâl etmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kûr’ân okumaya başlıyoruz. Yoksa zâhirîyle lâfzı, kelâmı okumuş oluyoruz. Ve tabii neticesinde sevap kazanmış oluyoruz.[19]