Vemâ nursilu-lmurselîne illâ mubeşşirîne ve munżirîn(e)(s) femen âmene veasleha felâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)
Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.
Biz peygamberleri, ancak rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olmak üzere göndeririz. Artık kim iman edip durumunu düzeltirse, onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.
En'âm Suresi 48. ayet, peygamberlerin temel görevlerini (müjdeleme ve uyarma) ve bu görevlere icabet edenlerin akıbetini (korku ve üzüntüden emin olma) dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, iman ve salih amelin kurtuluş için anahtar olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' (gönderme) kelimesini bir şeyi serbest bırakmak ve salıvermek olarak açıklar. Ayetteki 'nursilu' fiili, Allah'ın peygamberleri belirli bir görevle, yani müjdeleyici ve uyarıcı olarak insanlara göndermesini ifade eder. Bu, peygamberlerin ilahi bir misyonla görevlendirildiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'irsâl'in bir şeyi bir yere yönlendirmek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla 'nursilu', Allah'ın peygamberleri insanlara doğru, belirli bir mesajı iletmek üzere yönlendirmesi anlamına gelir. Bu, peygamberlerin sadece birer elçi değil, aynı zamanda ilahi iradenin taşıyıcıları olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'beşâret'i, bir haberin yüzün rengini değiştirmesi olarak tanımlar. 'Mübeşşirîn' ise, insanlara sevinç ve mutluluk veren haberleri getirenler demektir. Ayetteki bağlamda, peygamberlerin iman edenlere Allah'ın mükafatını ve cenneti müjdelediğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mübeşşirîn'i, hayır ve iyilik haberini getirenler olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, peygamberlerin insanlara Allah'ın lütfunu, bağışlamasını ve ahiret saadetini haber veren elçiler olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beşâret' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın rahmeti, mağfireti ve cennet vaadiyle ilgili olumlu haberleri ifade ettiğini belirtir. 'Mübeşşirîn' ise bu olumlu haberleri insanlara ulaştıran peygamberlerin temel işlevlerinden biridir ve insanlara umut aşılar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr'ı, korkutmak ve sakındırmak olarak tanımlar. 'Münzirîn' ise, insanları kötü akıbetten, Allah'ın azabından ve cehennemden sakındıran, uyaran kişilerdir. Ayetteki bağlamda, peygamberlerin insanları günahların sonuçları hakkında bilgilendirdiğini ve onları doğru yola çağırdığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'inzâr'ın, bir tehlikeye karşı önceden uyarıda bulunmak olduğunu belirtir. 'Münzirîn' vasfı, peygamberlerin insanları ahirette karşılaşabilecekleri kötü sonuçlara karşı ikaz etme görevini ifade eder. Bu, müjdelemenin yanı sıra, sorumluluk bilincini de aşılar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'inzâr'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabı, azabı ve cehennemle ilgili uyarıları kapsadığını ifade eder. 'Münzirîn' ise, bu uyarıları insanlara ileterek onları doğru yola sevk etmeyi amaçlayan peygamberlerin önemli bir özelliğidir. Bu, ilahi adaletin bir yansımasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ı, kalben tasdik etmek ve güvenmek olarak açıklar. Ayetteki 'âmen' fiili, peygamberlerin getirdiği mesaja kalpten inanmayı, Allah'ın birliğini ve ahireti tasdik etmeyi ifade eder. Bu, kurtuluşun temel şartıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'îmân'ın, Allah'a ve peygamberlerine güvenmek ve onların söylediklerini doğru kabul etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'âmen' fiili, peygamberlerin müjde ve uyarılarına icabet ederek Allah'a teslim olmayı ve O'nun hükümlerine inanmayı kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ıslah'ı, fesadın zıddı olarak, bir şeyi düzeltmek ve iyileştirmek olarak tanımlar. Ayetteki 'aslaha' fiili, kişinin iman ettikten sonra hem kendi iç dünyasını (nefsini) hem de dışa yansıyan amellerini düzeltmesini, salih ameller işlemesini ifade eder. Bu, imanın pratik bir tezahürüdür.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ıslah'ın, bir şeyi olması gereken hale getirmek ve eksikliklerini gidermek olduğunu belirtir. Ayetteki 'aslaha' fiili, iman eden kişinin sadece inanmakla kalmayıp, aynı zamanda hayatını ve davranışlarını Allah'ın rızasına uygun hale getirmesini, yani salih amellerle donatmasını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salih amel' kavramının Kur'an'da imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve kişinin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde iyilik ve doğruluk üzere hareket etmesini ifade ettiğini belirtir. 'Aslaha' fiili, bu salih amelleri işleyerek kişinin kendini ve çevresini düzeltme çabasını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hüzün'ü, bir şeyin kaybedilmesi veya elde edilememesi nedeniyle duyulan üzüntü olarak açıklar. Ayetteki 'yahzenûn' fiili, iman edip salih amel işleyenlerin ahirette herhangi bir üzüntü ve keder yaşamayacaklarını, yani geçmişte kaçırdıkları veya gelecekte karşılaşacakları bir olumsuzluktan dolayı mahzun olmayacaklarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hüzün'ün, kalpteki bir sıkıntı ve keder hali olduğunu belirtir. Ayetteki 'yahzenûn' fiili, iman ve salih amel sahiplerinin ahiretteki güvenli ve huzurlu durumlarını vurgular; onlar, dünyada yaşadıkları sıkıntılar veya ahiretteki hesaplaşma nedeniyle herhangi bir üzüntüye kapılmayacaklardır.
En'âm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vemâ nursilu-lmurselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(e) femen âmene veasleha felâ havfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)” Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak edilecek?” göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. (6/48)
Her peygamber kendi mertebesinden müjdeliyeci ve uyarıcıdır.
Âdem (a.s.) toprağın ağırlığından aslı olan Hikmet ve Venefahtüyü müjdeliyici ve uyarıvı olarak geldi.
İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzât yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Bunu inananlara müjdedi. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”ndan da uyardı.
Nûh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsiyab”, uyardı. Onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndürüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler.
Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim deryasında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu. Ve inanları vücûd gemisi ile yüzüp urtulmamın mümkün olduğunu müjdeledi.
Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı. İbrahim (a.s.) Nemrud olan Nefsi emarenizin içine atılmayın diye uyardı.
Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiatlarından kurtulup huzura kavuşucağını müjdeledi.
Mûsâ (a.s.) nefsi emmare Firavûn hakkkında uyarıda ve mücadele etme onuşunda uyardı.
Bu mertebede bulunanları nefsi emmare Firavun’undan kurtulup Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” hakında müjdeledi.
Meryem oğlu İsâ (a.s.) kendi varlığında Hakk’ı görüp varlığınız hakk’ın varlığından başka bir şey değildir diye uyardı.
“ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile müjdeledi.
Efendimiz (s.a.v.) in uyarıcı ve müjdeliyici olmasına gelince…
- Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda.
Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönder-dik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz.
(2) Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda.
“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz.
(3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse!
Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” Bu arada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin üç vasfından bahsediliyor, genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun yerine yukarıda da belirtildiği gibi (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.
Hakk kuluna o kadar yakındır ki; “Biz senin beden mülküne böyle güzellikler bahşettik ve bunun haberini de bizzât Biz vermekteyiz,” diyerek şahit ve müjde olarak bu hakikatler Allah’ın Kitabında, Allah’ın lisânından ve Allah’ın kendisi tarafından biz zaif kullarına açık bir dille anlatılmaktadır. Şükründen âciziz, (fefhem) hemen anlamaya çalışalım, zîra bu çok değerli hayat, çokta hızlı geçmekte’dir.[28]