Velleżîne keżżebû bi-âyâtinâ yemessuhumu-l'ażâbu bimâ kânû yefsukûn(e)
Ayetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır.
Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, yapmakta oldukları fenalıklar yüzünden onlara azap dokunacaktır.
En'âm Suresi 49. ayet, Allah'ın ayetlerini yalanlayanların ve yoldan çıkanların karşılaşacağı azabı konu edinmektedir. Ayet, inkar ve fısk eylemlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak azabın dokunacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezzebu (كَذَّبُوا۟) kelimesi, 'yalanlamak, doğru olmadığını söylemek' anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın gönderdiği ayetleri, yani delilleri ve mucizeleri kabul etmeyip, onların hakikatini inkar etme eylemini ifade eder. Bu, sadece sözle yalanlamak değil, aynı zamanda kalben reddetmeyi de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kezzebu (كَذَّبُوا۟) fiili, Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği mesajları ve Allah'ın ayetlerini 'yalan saymak, reddetmek' anlamında kullanılır. Burada, Allah'ın varlığına ve birliğine dair delilleri, vahyi ve peygamberlerin tebliğini inkar edenlerin durumunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kezzebu (كَذَّبُوا۟) kavramı, Kur'an'da 'küfür' kavramıyla yakından ilişkilidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamak, O'nun otoritesini ve hakikatini reddetmek anlamına gelir. Bu, sadece bir bilgi hatası değil, aynı zamanda ahlaki bir sapma ve ilahi mesaja karşı bir isyan halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyât (آيَات) kelimesi, 'alamet, işaret, delil' anlamına gelir. Kur'an'da Allah'ın ayetleri, hem evrendeki yaratılış delillerini (kozmik ayetler) hem de peygamberlere indirilen vahiyleri (kitabi ayetler) kapsar. Bu ayette 'ayetlerimizi yalanlayanlar' ifadesi, hem bu evrensel delilleri hem de Kur'an'ın mesajını reddedenleri kasteder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âyât (آيَات), Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren açık delillerdir. Bunlar, peygamberlerin getirdiği mucizeler olabileceği gibi, göklerin ve yerin yaratılışı gibi evrensel işaretler de olabilir. Ayetteki bağlamda, bu ayetleri yalanlamak, Allah'ın varlığını ve O'nun gönderdiği hakikatleri inkar etmektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Âyât (آيَات) kelimesi, Kur'an'da çok geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Allah'ın ayetleri, O'nun varlığını kanıtlayan her türlü delil ve işarettir. Bu ayette, özellikle peygamberler aracılığıyla gönderilen ilahi mesajlar ve bu mesajların doğruluğunu kanıtlayan deliller kastedilmektedir. Bunları yalanlamak, ilahi rehberliği reddetmektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mess (مَسّ) kelimesi, 'bir şeye dokunmak, temas etmek' anlamına gelir. Ayette 'azabın dokunması' (يَمَسُّهُمُ ٱلْعَذَابُ) ifadesi, azabın onlara ulaşacağını, onları kuşatacağını ve etkileyeceğini mecazi olarak anlatır. Bu, azabın kaçınılmazlığını ve onlardan uzak duramayacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mess (مَسّ) fiili, Kur'an'da bazen 'isabet etmek, başına gelmek' anlamında kullanılır. Burada azabın onlara dokunması, azabın onları bulacağını ve onlara musallat olacağını ifade eder. Bu, sadece bir tehdit değil, aynı zamanda bir sonuçtur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azab (عَذَاب) kelimesi, 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' kökünden gelir ve 'acı veren ceza' anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ayetlerini yalanlayanlara ve yoldan çıkanlara verilecek olan dünyevi veya uhrevi cezayı ifade eder. Bu ceza, onların işledikleri günahların bir karşılığıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Azab (عَذَاب), 'acı veren, eziyet veren şey' demektir. Kur'an'da genellikle Allah'ın, isyan edenlere ve inkarcılara uyguladığı cezayı ifade eder. Bu ayette, ayetleri yalanlama ve fısk eylemlerinin doğal bir sonucu olarak gelecek olan ilahi cezayı belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Azab (عَذَاب) kavramı, Kur'an'da ilahi adaletin bir tezahürü olarak karşımıza çıkar. Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar ve yoldan çıkanlar, bu eylemlerinin bir sonucu olarak azaba müstahak olurlar. Azap, sadece bir ceza değil, aynı zamanda ilahi düzenin bozulmasına karşı bir tepkidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fısk (فِسْق) kelimesi, 'hurmanın kabuğundan çıkması' gibi, 'doğru yoldan çıkmak, Allah'ın emrinden dışarı çıkmak' anlamına gelir. Ayetteki 'yefsukûn' (يَفْسُقُونَ) fiili, Allah'ın ayetlerini yalanlamanın bir sonucu olarak, ilahi sınırlara riayet etmeyip günah işlemeye devam etme halini ifade eder. Bu, bilinçli bir itaatsizliktir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Fısk (فِسْق), 'Allah'ın emrinden çıkmak, isyan etmek' demektir. Ayetteki 'yefsukûn' (يَفْسُقُونَ) ifadesi, ayetleri yalanlayanların, bu yalanlamaları sonucunda Allah'ın koyduğu sınırları aşarak günah işlemeye devam ettiklerini ve doğru yoldan saptıklarını gösterir. Bu, onların azabı hak etmelerinin temel nedenlerinden biridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fısk (فِسْق) kavramı, Kur'an'da 'itaatsizlik, günahkarlık ve doğru yoldan sapma' anlamında kullanılır. Ayetteki 'yefsukûn' (يَفْسُقُونَ) fiili, Allah'ın ayetlerini yalanlamanın sadece bir inkar eylemi olmadığını, aynı zamanda bu inkarın kişiyi ahlaki ve dini olarak yoldan çıkardığını, günah işlemeye sevk ettiğini vurgular. Bu, azabın gerekçesini oluşturan önemli bir eylemdir.
En'âm Sûresi
“Vellezîne kezzebû bi-âyâtinâ yemessuhumu-l’azâbu bimâ kânû yefsukûn(e)” Âyetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır. (6/49)
Bu âyette Mesnevi-i Şerif beyti ile devam edelim.
2885. Kulların makamları onun nazarında oldu. Şübhesiz, Hudâ onun nâmını " Şâhid" koydu.
“Kulların makâmları”ndan murâd, her kulun ayn-ı sâbitesinin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesidir ki, hakîkat-i muhammediyye bunların cümlesini muhîttir. Binâenaleyh bunların cümlesi, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz’in nazarında dır. Bu ihâtalı olan görüşünden dolayı Hakk Teâlâ hazretleri o sultânın ism-i şerifini “Şâhid” koydu. Nitekim sûre-i Ahzâb’da (Ahzâb, 33/45) “Ey resûlüm! Biz seni şâhid ve müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik” buyurulur. Bu âyet-i kerîme Hak Kur’ân’da “Erselnâke şâhiden” buyurdu; zîrâ o kevnden hür oğlu hür idi”] beytinde geçti. Ma’lûm olsun ki, Rabbü’l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise, imtihândan sonra mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Muhammed’de (Muhammed, 47/31) “Biz sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihân ederiz” buyurur.
İmdi mâdemki zuhûr-ı ahkâm bu âlem-i kesâfet olan dünyâda vâki’ oluyor, şu hâlde kullann bâtınları olan a’yân-ı sâbitelerine ve bu a’yân-ı sâbitelerinin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyelerine göre onlardan zâhir olan efâl ve ahkâma şehâdet için, peygamberlerin zuhûru zarûrîdir. Nitekim Hak Teâlâ (Nisâ, 4/41) [ya’nî “Biz, her ümmetten bir şâhit getirdiğimizde ve sen de onların üzerine şâhit getirdiğimizde nasıl olur?”] buyurur. İşte rûz-i cezâda (En’âm, 6/49) ya’nî “Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir” âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikâmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu’d ayrılarak (Şûrâ, 42/7) ya’nî “Bir fırka cennette ve bir firka da cehennemdedir" sim zuhûra gelir ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakimlerinin nihayeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi müstakimlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.[29]