Ve-ismâ'île velyese'a veyûnuse velûtâ(an)(c) vekullen feddalnâ ‘alâ al'âlemîn(e)
İsmail'i, Elyasa'ı, Yunus'u ve Lut'u da doğru yola erdirmiştik. Her birini alemlere üstün kılmıştık.
İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.
Bu ayet, peygamberlerin isimlerini zikrederek onların Allah katındaki üstün konumlarını ve âlemlere faziletlerini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu seçkin kişilerin ilahi lütufla yüceltilmesini ve âlemler üzerindeki ayrıcalıklı yerlerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin diğerinden daha fazla olmasıdır. Allah'ın bir kuluna fazl vermesi, ona lütuf ve ihsan etmesi, onu diğerlerinden üstün kılmasıdır. Ayetteki 'faddalnâ' (فَضَّلْنَا) fiili, Allah'ın bu peygamberlere özel bir lütuf ve üstünlük bahşettiğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fazl (فضل), ziyadelik ve üstünlük anlamına gelir. 'Faddalnâ' (فَضَّلْنَا) ifadesi, Allah'ın bu peygamberleri diğer insanlara nazaran daha yüksek bir mertebeye çıkardığını, onlara seçkinlik verdiğini mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fazl (فضل) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın lütuf ve ihsanını, karşılıksız bağışını ifade eder. Bu ayetteki 'faddalnâ' (فَضَّلْنَا) fiili, Allah'ın peygamberlere bahşettiği bu ilahi lütfun, onların diğer âlemlerden üstün kılınması şeklinde tecelli ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âlem (عالم), bilginin elde edildiği her şeydir. Çoğulu olan 'âlemîn' (عالمين), Allah dışındaki tüm varlıkları, yani insanları, cinleri, melekleri ve diğer yaratılmışları ifade eder. Ayetteki 'alel-âlemîn' (عَلَى ٱلْعَـٰلَمِينَ) ifadesi, peygamberlerin bu geniş varlık topluluğu üzerindeki üstünlüğünü belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Âlem (عالم), kendisiyle bir şeyin bilindiği şeydir. 'Âlemîn' (عالمين) ise, akıl sahibi varlıklar için kullanılan bir çoğul formudur ve genellikle insanları, cinleri ve melekleri kapsar. Ayetteki kullanımı, zikredilen peygamberlerin bu akıl sahibi varlıklar topluluğu içinde müstesna bir yere sahip olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Âlem (عالم), Allah'ın yarattığı her şeydir. 'Âlemîn' (عالمين) ise, bu yaratılmışların tümünü ifade eder. Ayetteki 'alel-âlemîn' (عَلَى ٱلْعَـٰلَمِينَ) ifadesi, peygamberlerin sadece belirli bir topluluğa değil, tüm yaratılmışlara karşı bir üstünlüğe sahip olduğunu vurgular.
En'âm Sûresi
“Ve-ismâ’île velyese’a veyûnuse velûtâ(an) vekullen feddalnâ ‘alâ al’âlemîn(e)” İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık. (6/86)
Hikmet-i Âliye’nin yani yüce hikmetin kelime-i İsmailiyeye istinat ettirilme sinin, ona has kılınmasının sebebi budur ki, Hakteala İsmail (as) ı İsm-i Âli’ye mashar kıldı. Yani Âli isminin masharı kıldı. Yani Âli isminin masharı kıldı İsmail (as) ı. Onun için himmeti Âli olup, yüce olup Hakka karşı ezeldeki ahidler ve arkadan gelen yetişen ahidlerinde vadine vefa ederek sadakatını gösterdi. Nitekim Hakteala O’nun hakkında 19/50 ayetinde buyurmuştur.
وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا “.. ve onlarda Sıddıkiyet ilminin yüce anlatım kuvvesini oluşturduk.” Bu ulûv mertebesinden dolayı yüce mertebesinden dolayı Rabbı indinde razı olunmuşlardan oldu. Yahut İsmail (as) Zât-ı Camianın masharı olan ve ulûv-u zât sahibi bulunan yani kendinde yücelik bulunan nebimiz (sav) efendimizin ruhaniyetini hamil olduğu için Hikmet-i Âliye bu kelimeye mukarin kılındı, Yani yakiyn kılındı.
Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (as) da hem ruhaniyet, hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından yani hem cismani tarafını cismani beşer insanlarla rahatça konuşması, hem de ruhanisi tarafıyla da ruhanilerle konuşması yani meleki âlemle de konuşması ve bunların ikisinin arasını bulması yani ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu. Yani zahir ve batın, nur ve zulmet gibi, madde ve ruh gibi cismani ve ruhani arasında berzahiyetle zahir old Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez.
Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atlayan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır.
Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur.
Şârih-i Fusûs Müeyye-düddîn Cendî (k.s), cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)ın eli ile yazdığı yüce kitabında "fâ"nın fethi üzere (nefes) bulunduğunu beyan buyurur. Yani kitabın orijinalinde M. Arabinin kitabında “nefes” diye kayıtlıdır diyor. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın üvey oğlu ve müridi bulunan şeyh-i kebîr Sadreddîn Konevî (k.a.s) dahî kezâlik, Fükûk'ünde yani “Fükük” isimli kitabında bu hikmeti Hz. Şeyh'in feth-i "fâ" ile "hikmet-i nefesiyye" beyan buyurduğunu ihbar eyler. Bundan anlaşılıyor ki, bu hikmetin iki vecih ile de söylenmesi caizdir. Hikmet-i nefsiye de, hikmet-i nefesiye de doğrudur.
Kavm-i Lût, tabiat işleri ile ve hayvani şehvetlerle bu âlemde meşkul olmaları suretiyle yeryüzünde fesad ettiler. Yani iki yönden fesadları vardı, tabii işlerle uğraştılar, bir de hayvani şehvetlerle meşkul oldular. Bu yüzden yeryüzünde fesad ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti.
Yani insan görünüşünde idiler ama hayvan özelliklerinde idiler, hayvan nefsi yaşantıları gösteriyorlardı, bunları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insanlık vazifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette çok koyu olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)ın davetine karşı şiddetle mukabelede bulundular. Halbuki cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi.[60]
Her bir peygamberi Hakikat-i Muhammediye mertebesinin kendi mertebesinden temsilcileri ve ilki olarak âlemleri üstün kılındı.
Kim ki bu mertebeleri idrak etti ve hal edinerek yaşantıya geçirirse kendi bireysel varlık âleminde bu mertebelerden üstün kılınır.