Velev ce'alnâhu meleken lece'alnâhu raculen velelebesnâ ‘aleyhim mâ yelbisûn(e)
Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.
Eğer Peygamberi, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük.
Bu ayet, Allah'ın peygamber gönderme biçimindeki hikmetini, meleklerin insanlara görünür kılınması durumunda dahi insanların şüphelerinin devam edeceğini vurgulamaktadır. Ayet, 'melek', 'insan' ve 'şüpheye düşürmek' gibi kavramlar üzerinden ilahi iletişimin ve insan idrakinin sınırlarını ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-a-l kökü, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek, bir halden başka bir hale geçirmek veya bir şeyi bir sıfatla nitelemek anlamlarına gelir. Ayetteki 'جَعَلْنَاهُ مَلَكًا' ifadesi, Allah'ın peygamberi melek suretinde yaratması veya ona melek vasfı vermesi durumunu ifade eder. (s. 195)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-a-l fiili, Kur'an'da 'kılmak, yapmak, tayin etmek' anlamlarında sıkça kullanılır. Burada, 'eğer onu melek kılsaydık' ifadesi, bir şeyi başka bir şeye dönüştürme veya ona yeni bir kimlik verme mecazını taşır. (c. 1, s. 191)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ca'ale' fiili, ilahi yaratma ve düzenleme gücünü ifade eden önemli bir kavramdır. Bu ayette, Allah'ın bir varlığın tabiatını veya görünümünü değiştirme kudretini gösterir; yani peygamberi insan formundan melek formuna dönüştürme potansiyelini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Melek (مَلَك), 'elçilik' (رسالة) ve 'kuvvet' (قوة) anlamlarını içeren bir kökten gelir. Kur'an'da melekler, Allah'ın emirlerini yerine getiren, insanlardan farklı bir tabiata sahip, görünmez varlıklar olarak tanımlanır. Ayette, insanların peygamberden beklediği, insanüstü bir varlık olma durumunu ifade eder. (s. 473)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Melekler, Allah'ın kullarıdır ve O'nun emirlerini yerine getirirler. İnsanlar onları görmeye alışkın değildir. Ayetteki 'melek' kavramı, insanların peygamberin beşeriyetini reddederek, onun bir melek olmasını talep etmelerine bir göndermedir. (s. 160)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Melekler, Kur'an'da ilahi iradenin aracıları olarak tasvir edilir. İnsanlar için melekler, doğaüstü güçleri ve kusursuzlukları temsil eder. Bu ayette, insanların peygamberin melek olmasını istemesi, onun beşerî sınırlamalarını aşan bir varlık beklentisini yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Recül (رَجُل), 'ayak' (رِجْل) kökünden türemiş olup, ayakta duran, yürüyen, yani insan türünden olan erkek bireyi ifade eder. Ayette, melek dahi olsa, insanların idrak edebilmesi için onun bir insan suretinde gönderileceği belirtilerek, ilahi iletişimin insan algısına uygunluğu vurgulanır. (s. 339)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Recül, Kur'an'da genellikle 'insan' veya 'erkek' anlamında kullanılır. Burada, meleklerin dahi insanlara görünür kılınması durumunda, onların insan formunda olacağı, böylece insanların algılayabileceği bir biçime bürüneceği ifade edilir. (s. 165)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Recül kelimesi, Kur'an'da beşerî özelliklere sahip, sınırlı ve fani varlık olan insanı temsil eder. Ayette, meleklerin bile insanlara hitap ederken 'insan' suretinde gelmesinin gerekliliği, ilahi mesajın muhatabın idrak seviyesine uygun olarak sunulması prensibini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lebs (لَبْس), bir şeyi örtmek, karıştırmak, belirsiz hale getirmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'لَلَبَسْنَا عَلَيْهِم' ifadesi, 'onlara şüpheye düşürecek, karışıklık yaratacak bir durum ortaya koyardık' anlamındadır. Yani, melek insan suretinde gelse bile, insanlar yine de şüpheye düşeceklerdi. (s. 450)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Lebs fiili, 'bir şeyi diğerine karıştırmak, hak ile batılı ayırt edemez hale getirmek' manasını taşır. Bu ayette, Allah'ın, melekleri insan suretinde göndermesi durumunda dahi, insanların zaten içinde bulundukları şüphe ve karışıklık halini artıracağını ifade eder. (c. 3, s. 125)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Lebs, 'örtmek, gizlemek, bir şeyi diğerine benzetmek suretiyle karışıklık yaratmak' demektir. Ayetteki kullanım, insanların peygamberin beşeriyetine dair şüphelerinin, melek insan suretinde gelse bile devam edeceğini, hatta bu durumun şüphelerini daha da artıracağını belirtir. (c. 4, s. 421)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bu kelime, 'لَلَبَسْنَا' fiiliyle aynı kökten gelir ve insanların kendi kendilerine düştükleri şüphe, karışıklık ve belirsizlik halini ifade eder. Ayette, Allah'ın 'onları yine düşürürdük' ifadesiyle, insanların zaten içinde bulundukları şüphe halinin devam edeceğine işaret edilir. (s. 450)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yelbisûne fiili, 'şüpheye düşmek, karıştırmak' anlamında kullanılır. Ayette, insanların peygamberin beşeriyetine dair zaten sahip oldukları şüpheleri ve bu şüphelerin, melek insan suretinde gelse dahi ortadan kalkmayacağını, aksine daha da derinleşeceğini vurgular. (c. 1, s. 192)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Lebs kökü, 'hak ile batılın birbirine karışması, gerçeğin gizlenmesi' durumunu ifade eder. Ayetteki 'mâ yelbisûne' ifadesi, insanların kendi zihinlerinde yarattıkları veya içinde bulundukları şüphe ve belirsizlik durumunu anlatır. (s. 802)
En'âm Sûresi
“Velev ce’alnâhu meleken lece’alnâhu raculen velelebesnâ ‘aleyhim mâ yelbisûn(e)” Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk. (6/9)
Yolumuza Cebrail a.s. ın efendimiz (s.a.v.) gösterilmesinin “Mesnevi-i Şerif”teki kıssasının giriş bölümüyle devam edelim.
Cebrâil (a.s.)ın kendisini Mustafâ’ya (s.a.v) kendi süretiyle göstermesi ve vaktâki onun yedi yüz kanadından birisi zâhir oldu, ufku tuttu ve güneş bu kadar şuâ’ıyla berâber mahcûb oldu
Ma’lûm olsun ki, vücûd-i mutlakın hakıkat-i muhammediyye mertebesinden hakıkat-i insâniyye ya’ni, suver-i ilmiyye mertebesine tenezzülünden sonra bu mertebenin mâdûnundaki merâtibe tenezzülü sıfât-ı Kudret’in mezâhiri ya’ni kuvâ ile vâki’dir. Zîrâ, efâl kuvvet ile tezâhür edeceğinden ef’âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm vâsıtasıyla zâhir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı şerîatda “melâike”dir. Zîrâ “melek”, kuvvet ve şiddet ma’nâsınadır. Melâike âlem-i his ve şehâdetde eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler. Zîrâ ervâhıdır, âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye temessülen meşhûd olurlar. Bu temessül râînin ahvâl ve i’tikâdâtı ile münâsebetdârdır. Hz. Cibril’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmm Lût (a.s.)a vesâir enbiyâ (aleyhimüsselâm)a ve evliyâya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğerki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar bulunsun. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Yoksa melâikenin hakîkat-i asliyyeleri üzere rü’yeti beşeriyet âleminde mümkin değildir. Bu hakikate binâen sûre-i En’âm’da kâfirlerin Peygamber’e “Bir melek göndere idi de, keşke bize peygamber olduğunu söyleye idi!" demelerine karşı Hak Teâlâ, (En’âm, 6/9), “Eğer o resûlü bir melek olarak göndere idik, elbette âdem sûretinde yapardık" buyurur. Bunun için Hz. Cibril, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e âdem sûretinde temessül ederdi. Ve kezâlik sûre-i Meryem’de, (Meryem, 19/17) ya’ni, “Biz Meryem’e rûhumuz olan Cibril’i gönderdik, ona beşer-i seviye sûretinde temessül etti” buyurulur. Tefsir-i Kâşânide sûre-i Fâtır’da, (Fâtır, 35/1) [“Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar.’’] âyet-i kerîmesinin tefsirinde buyurur ki: “Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te’sır ile ittisâli onun kanadıdır. Binâenaleyh her bir cihet-i te’sîr bir kanat olmuş olur. Melâikenin kanatları ya’ni, vücûh-i te’sîrâtı adede münhasır değildir. Belki onlann te’sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hasebiyle kanatları gayr-ı kâbil-i ta’dâddır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz leyle-i mi’râc’da Cebrâil (a.s.)ı altı yüz kanatlı olarak müşahede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Maksad-ı âlîleri, [“O, hal etmede dilediği arttırmayı yapar”] (Fâtır, 35/1) âyet-i kerimesi mûcibince vücûh-i te’sîrâtının kesretine işâret buyurmakdır.[10]
وَلَقَدِ اسْتُهْزِىءَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُواْ مِنْهُم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ {الأنعام/10}
“Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billezîne sahirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)”