İçeriğe atla
En'âm 9Cüz 7 · Sayfa 129

En'âm Sûresi 9. Âyet

الأنعام

Sohbete sor

Velev ce'alnâhu meleken lece'alnâhu raculen velelebesnâ ‘aleyhim mâ yelbisûn(e)

Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.

En'âm Sûresi

“Velev ce’alnâhu meleken lece’alnâhu raculen velelebesnâ ‘aleyhim mâ yelbisûn(e)” Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk. (6/9)


Yolumuza Cebrail a.s. ın efendimiz (s.a.v.) gösterilmesinin “Mesnevi-i Şerif”teki kıssasının giriş bölümüyle devam edelim.

Cebrâil (a.s.)ın kendisini Mustafâ’ya (s.a.v) kendi süretiyle göstermesi ve vaktâki onun yedi yüz kanadından birisi zâhir oldu, ufku tuttu ve güneş bu kadar şuâ’ıyla berâber mahcûb oldu

Ma’lûm olsun ki, vücûd-i mutlakın hakıkat-i muhammediyye mertebesinden hakıkat-i insâniyye ya’ni, suver-i ilmiyye mertebesine tenezzülünden sonra bu mertebenin mâdûnundaki merâtibe tenezzülü sıfât-ı Kudret’in mezâhiri ya’ni kuvâ ile vâki’dir. Zîrâ, efâl kuvvet ile tezâhür edeceğinden ef’âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm vâsıtasıyla zâhir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı şerîatda “melâike”dir. Zîrâ “melek”, kuvvet ve şiddet ma’nâsınadır. Melâike âlem-i his ve şehâdetde eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler. Zîrâ ervâhıdır, âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye temessülen meşhûd olurlar. Bu temessül râînin ahvâl ve i’tikâdâtı ile münâsebetdârdır. Hz. Cibril’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmm Lût (a.s.)a vesâir enbiyâ (aleyhimüsselâm)a ve evliyâya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğerki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar bulunsun. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Yoksa melâikenin hakîkat-i asliyyeleri üzere rü’yeti beşeriyet âleminde mümkin değildir. Bu hakikate binâen sûre-i En’âm’da kâfirlerin Peygamber’e “Bir melek göndere idi de, keşke bize peygamber olduğunu söyleye idi!" demelerine karşı Hak Teâlâ, (En’âm, 6/9), “Eğer o resûlü bir melek olarak göndere idik, elbette âdem sûretinde yapardık" buyurur. Bunun için Hz. Cibril, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e âdem sûretinde temessül ederdi. Ve kezâlik sûre-i Meryem’de, (Meryem, 19/17) ya’ni, “Biz Meryem’e rûhumuz olan Cibril’i gönderdik, ona beşer-i seviye sûretinde temessül etti” buyurulur. Tefsir-i Kâşânide sûre-i Fâtır’da, (Fâtır, 35/1) [“Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar.’’] âyet-i kerîmesinin tefsirinde buyurur ki: “Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te’sır ile ittisâli onun kanadıdır. Binâenaleyh her bir cihet-i te’sîr bir kanat olmuş olur. Melâikenin kanatları ya’ni, vücûh-i te’sîrâtı adede münhasır değildir. Belki onlann te’sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hasebiyle kanatları gayr-ı kâbil-i ta’dâddır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz leyle-i mi’râc’da Cebrâil (a.s.)ı altı yüz kanatlı olarak müşahede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Maksad-ı âlîleri, [“O, hal etmede dilediği arttırmayı yapar”] (Fâtır, 35/1) âyet-i kerimesi mûcibince vücûh-i te’sîrâtının kesretine işâret buyurmakdır.[10]


وَلَقَدِ اسْتُهْزِىءَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُواْ مِنْهُم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ {الأنعام/10}

“Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billezîne sahirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)