Velekad ci/tumûnâ furâdâ kemâ ḣaleknâkum evvele merratin veteraktum mâ ḣavvelnâkum verâe zuhûrikum(s) vemâ nerâ me'akum şufe'âekumu-lleżîne ze'amtum ennehum fîkum şurakâ/(u)(c) lekad tekatta'a beynekum vedalle ‘ankum mâ kuntum tez'umûn(e)
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah'ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah'ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.
Bugün, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız. Allah'ın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlarına güvendiğiniz ortakları yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.
En'âm Suresi 94. ayet, kıyamet gününde insanların Allah'ın huzuruna tek başına çıkacağını, dünyevi bağların ve ortaklık iddialarının geçersiz olacağını vurgular. Ayet, yaratılışın başlangıcına atıfta bulunarak, insanın fıtratındaki yalnızlığı ve Allah'a dönüşü dilbilimsel olarak işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ferâdâ (فُرَادَىٰ), ferd (فَرْد) kelimesinin çoğuludur ve 'tek başına, yalnız' anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, insanların ahirette dünyadaki mal, evlat ve ortaklarından ayrılarak Allah'ın huzuruna tek tek çıkacaklarını, kimsenin kendilerine eşlik etmeyeceğini vurgular. Bu, insanın dünyadaki tüm bağlarından soyutlanarak hesap verme durumunu anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ferâdâ (فُرَادَىٰ), 'tek tek, ayrı ayrı' demektir. Ayetteki 'جِئْتُمُونَا فُرَادَىٰ' ifadesi, insanların dünyada sahip oldukları her şeyi geride bırakarak, tek başlarına Allah'ın huzuruna geleceklerini mecazi bir dille anlatır. Bu, dünyevi desteklerin ve ortaklıkların ahirette bir fayda sağlamayacağının bir beyanıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ferd' kavramının Kur'an'daki kullanımının, bireyin Allah karşısındaki mutlak yalnızlığını ve sorumluluğunu ifade ettiğini belirtir. 'Ferâdâ' kelimesi, bu bireyselliğin ve hesap verme anındaki tekliğin altını çizer. Ayetteki bağlamda, insanın yaratılışındaki yalnızlık ve ahiretteki yalnızlık arasında bir paralellik kurularak, dünyevi ortaklıkların geçersizliği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خَلْق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek anlamına gelir. Ayetteki 'خَلَقْنَاكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanı ilk defa, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, tek başına yarattığını belirtir. Bu, insanın başlangıçtaki durumuna atıfta bulunarak, ahirette de aynı şekilde tek başına Allah'a döneceğini hatırlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halk (خَلْق), bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmektir. Ayetteki 'كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ' ifadesi, insanların ilk yaratılışlarındaki gibi, yani çıplak, yalnız ve hiçbir şeye sahip olmadan Allah'ın huzuruna geleceklerini vurgular. Bu, yaratılışın başlangıcı ile ahiretteki dönüş arasında bir döngüsellik ve tutarlılık olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Havvele (خَوَّلَ), 'vermek, bağışlamak, sahip kılmak' anlamına gelir. Ayetteki 'مَّا خَوَّلْنَاكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanlara dünyada lütfettiği, emanet olarak verdiği mal, evlat, makam gibi her türlü nimeti kapsar. Bu, insanların ahirette bu emanetleri geride bırakarak geleceklerini ve onlardan hesap sorulacağını ima eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Havvele (خَوَّلَ), bir şeyi birine mülk olarak vermek veya ona tasarruf yetkisi tanımaktır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanlara dünyada verdiği tüm imkan ve nimetleri ifade eder. 'وَتَرَكْتُم مَّا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ' ifadesi, bu dünyevi bağışların ahirette hiçbir değerinin kalmayacağını ve insanların onları geride bırakmak zorunda kalacaklarını açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şefâat (شَفَاعَة), bir başkası için aracı olmak, ona yardım etmek demektir. Şüfeâ' (شُفَعَاءَ), şefaatçiler anlamına gelir. Ayetteki 'شُفَعَاءَكُمُ ٱلَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَـٰٓؤُا۟' ifadesi, insanların dünyada Allah'a ortak koştukları ve kendilerine şefaat edeceğini sandıkları varlıkların ahirette hiçbir fayda sağlamayacağını, aksine onların ortada kalacağını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, şefaat kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın izni olmadan gerçekleşmeyeceğini ve müşriklerin sandığı gibi bir aracı sisteminin olmadığını belirtir. Ayetteki 'şüfeâ' kelimesi, müşriklerin yanlış inançlarını ve bu inançların ahiretteki boşluğunu ortaya koyar. Onların zannettikleri ortaklar ve şefaatçiler, hesap gününde onlardan uzaklaşacaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Za'm (زَعْم), 'iddia etmek, sanmak, zannetmek' anlamına gelir ve genellikle doğru olmayan bir şeyi ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَـٰٓؤُا۟' ifadesi, müşriklerin Allah'a ortak koştukları varlıkların gerçekten ortak olduğuna dair asılsız iddialarını ve yanlış zanlarını belirtir. Bu kelime, onların inançlarının temelsizliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Za'm (زَعْم), bazen doğru, bazen yanlış bir sözü ifade etmekle birlikte, Kur'an'da genellikle batıl ve asılsız iddialar için kullanılır. Ayetteki 'زَعَمْتُمْ' kelimesi, müşriklerin şefaatçileri ve ortakları hakkındaki inançlarının gerçek dışı olduğunu, sadece bir kuruntudan ibaret olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu, ahirette bu zanların hiçbir geçerliliğinin kalmayacağını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takattua (تَقَطَّعَ), 'kesilmek, kopmak, parçalanmak' anlamına gelir. Ayetteki 'لَقَد تَّقَطَّعَ بَيْنَكُمْ' ifadesi, kıyamet gününde insanlar arasındaki tüm dünyevi bağların, akrabalık, dostluk ve özellikle de şirk temelli ortaklıkların tamamen kopacağını, hiçbirinin fayda sağlamayacağını vurgular. Bu, dünyevi ilişkilerin geçiciliğini ve ahiretteki mutlak yalnızlığı anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Takattua (تَقَطَّعَ), bir şeyin parçalara ayrılması, dağılması demektir. Ayetteki kullanımı, müşriklerin dünyada kendilerine destek olacağını sandıkları ortaklıkların ve şefaatçilerin, ahirette onlardan tamamen ayrılacağını, aralarındaki ilişkinin tamamen kesileceğini ifade eder. Bu, şirk inancının boşluğunu ve ahiretteki acı sonucunu gösterir.
En'âm Sûresi
“Velekad ci/tumûnâ furâdâ kemâ haleknâkum evvele merratin veteraktum mâ havvelnâkum verâe zuhûrikum vemâ nerâ me’akum şufe’âekumu-llezîne ze’amtum ennehum fîkum şurakâ/(u) lekad tekatta’a beynekum vedalle ‘ankum mâ kuntum tez’umûn(e)” Andolsun, sizi ilk defa halk ettiğimiz gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah’ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır. (6/94)
Biz halk ettik, bize geldiniz derken âyetin bu bölümleri zâtidir.
Ve gelişin “ferd” olarak olduğu bildirilmektedir…
Bu âyet Allah c.c. şik koşanlar olarak gözükme ile birlikte bâtında daha henüz bu âlemde ferdiyetini idra edenleride kapsamaktadır.
Âyet sayısı 94 toplarsak 9+4= 13 tür. Sûre sayısı ile birlikte 13+6= 19 dur.
(13) efendimiz (s.a.v.) in şifre sayısı ve (19) ise İnsân-ı Kâmilin şifre sayısıdır.
1+9= 10 dur. 1 Ahadiyet mertebesi ve 0 ise bir yönü hadis bir kadim olan seyri sülük dairesidir.
0 yani hiçliği ile hadis ve kadim olan yönlerini idrak edip 1 sayısında ma’nâsal tekliklikte ferdiyetini idrak eden kişi terki dünya ile dünyalık nimetleri arkasında bırakmıştır.
Ferdiyet hikmeti bölümünden “Ferd”i özet olarak anlamaya çalışalım. Daha geniş bilgi için Muhammed (s.a.v.) fassına bakılabilir.
Bilindiği gibi “Ferd” tek manasındadır, “Vahid”, “Ahad bunlar da tek manasındadır, fakat “Ferdiye” bütün birleri toplamış olan bir tektir. "Hikmet-i ferdiyye"nin yani ferdiyet hikmetinin Kelime-i Muhammediyye'ye yani Muhammed kelimesine, hakikatine tahsisindeki sebep budur ki: biz peygamberimizi ne yazık ki sadece beşer olarak tanıyoruz, O da zâten “Ben de sizin gibi beşerim” diyor. اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 18/110 ama ayetin arkasından başka durumların da olduğu bildiriliyor, ancak biz ayetin devamına değil de başındaki اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ yani kendimize kıyasen Mekke ve Medine’de belirli senelerde belirli sürede yaşamış olan bir varlık olarak görüyoruz. Yani bizler gibi bir varlık tabi o tarafı da var, ama Hz Rasulullah’ın diğer varlıklardan ayrı bir hususiyeti vardır ki bunun diğer ismi de “Hakikat-ı Muhammediye” dir. Yani Muhammedi hakikat, işte bu Muhammedi Hakikat beşer-i Muhammedi’nin bünyesine giydirilmiş, bünyesinde mevcut olmuş, batınen kendisinde toplanmış ama diğer tarafıyla da Hakikat-ı Muhammedi’ye nin tarifine gelince bil cümle taayyunatın evvelidir. Hakikat-ı Muhammediye denilen bu program ayan-ı sabite O’na ait ayan-ı sabite bil cümle taayyunatın evvelidir.
Yani bu âlemlerde görünen görünmeyen ne varsa bütün bu âlemler geçmişler bizler dahil gelecekler dahil bütün âlemlerde ne varsa taayyunatın evvelidir yani bütün onların kaynağı Hakikat-ı Muhammedi’dir. İşte peygamberimizi bu yönüyle tanıdığımız zaman biz ancak onu tanımaya biraz yaklaşmış oluruz. Aksi halde bizler gibi Mekke, Medinede yaşayan tarihi bir varlık olarak aklımızdaki kayıda böylece geçmektedir. Ama O’nun bir de batını diğer peygamberlerin de batını var ama bu genişlikte değildir. Hakîkat-i Muhammediyye, bi'l-cümle taayyunatın evvelidir; taayyunat bu âlemler demektir, yani tayin edilmiş programlandırılmış zuhura çıkmış bütün varlıkların ismi taayyunattır.
Bütün bu varlıkların evvelidir ve mevcudatın gelmiş geçmiş yok olmuş ve yeni gelecek olanların da kaynağıdır. Bütün mevcudatın a'yân-ı sabitelerini programlarını yani açık olan programlarını ayanda sabit olan programlarını ve hakikatlerini içine alandır. Yani bütün mevcudatın ayan-ı sabitelerini yani öz kaynaklarını bunun diğer ismi de “kaza” larını ve hakikatlerini bünyesinde bulundurmaktadır. Hakikat-i Muhammedi’ye böyledir. Yani peygamber efendimizin batıni hali bu âlemde bu anlamdadır.
Onun fevkinde yani Hakikat-i Muhammedi’nin üstünde hiç bir isim ve sıfât ve vasıfları ile anlatma ile vasıflanan ve işaretlenmiş ve medh edilmiş olmayan "zât-i sırf vardır ki, cemi taayyunattan olanlardan münezzehdir. Yani bu Hakikat-ı Muhammediye’nin üstünde bir mertebe vardır ki övgüden şundan bundan vasıflanmaktan münezzehtir, orası da Zât-ı Mutlaktır. Yani Allah’ın mutlak Zât’ıdır. Hiçbir şekilde beşer tarafından mahluk tarafından kevn edilmiş her hangi bir varlık tarafından bilinmesi anlaşılması mümkün olmayan mutlak Zât’tır. Zât-ı Sırf cem’i taayyunattan münezzehtir. Hakikat-ı Muhammediye bir program var, bu programın üstünde Mutlak sırf Zât’tan başka hiçbir şey yoktur. İşte sırf ve mutlak Zât’ın zuhuru ilk tecellisi Hakikat-ı Muhammedi olarak bütün âlemlerin programı oraya yapılmıştır. Zât-ı Sırf cemi taayyunattan münezzehtir. İşte قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ 112/1 dediği yer orasıdır.
Zîrâ zât-ı ahadiyye, zâtiyyeti hasebiyle tecellîden müstağnidir. Yani Ahadiyet Zât’ı kendi hakikati itibariyle tecelliden müstağnidir. Yani orada tecelli yoktur, tecellisi sonradan meydana gelmektedir, kendi varlığında kendine ait olanın tecellisi yoktur. Zât’ının Zât’i olarak tecellisi yoktur. Ancak Zât’ının sıfâti ve Esmâi tecellileri vardır. Hakikat-i Muhammedi de bu tecellilerin evvelidir. Toplu olarak zuhurda olan evvelidir. Binâenaleyh onun vücûd-i mutlaka zâtiyyeti hasebiyle asla tecellî etmez. Yani Cenab-ı Hakk’ın mutlak vücudu yani Zât-ı Mutlak’ı hakikati itibariyle, Zât’iyeti dolayısıyla asla tecelli etmez. O kendine ait olan halidir.
Onun tecellîsi ancak onda bi'l-kuvve mevcûd olan sıfât ve esmâ icâbıdır. Yani Zât-ı Mutlak’ta kuvvede mevcut olan yani iç bünyesinde kuvvede henüz fiile çıkmamış kendi bünyesinde kuvvede mevcut olan sıfât ve esmâ icabıdır. Yani sıfâtlarının ve isimlerinin tecellisi vardır. Zât’ının tecellisi yoktur. Aslında Zât’ının tecellisi diye bir şey söz konusu değildir. Bi'l-farz zât-ı yani eğer şöyle kabul edilirse Zât-ı ahadiyyette mündemiç ve bi'l-kuvve mevcûd sıfât ve esmâ bulunmasa, zât zâtiyyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi. O zaman ne bizler olurduk ne bu kevn, mükevvenat olurdu, hiçbir şey olmazdı, âlemler olmadığı için hiçbir şey söz konusu olmazdı.
Fakat onda bi'l-kuvve sonsuz sıfât ve sonsuz esmâ bulunduğundan ve bunlar isti'dâd lisanıyla batıni âlemde zuhur taleb ettiklerinden, zât-ı sırf, la taayyün mertebesinden taayyünsüzlük (zahir olmama) mertebesinden ilim mertebesine tenezzül ederek, yani bir açılım yaparak o sıfât ve sonsuz esmâ nin suretleri, ilmi Hak'ta müteayyin ve her birisinin hakikati yek dîğerinden ayrıldı. Hangi esmâ ne şekilde isminin gereği faaliyet gösterecekse hangi sıfât isminin gereği ne kendisine verilmişse onların görevlerini yapması için birbirinden farklılıklar olarak meydana geldi.
Bu mertebeye, mertebe-i vâhidiyyet ve mertebe-i sıfât ve esmâ ve "Hakîkat-i Muhammedi’ye ye" derler. Bakın Vahidiyet mertebesi ilm-i ilâhide Ahadiyet mertebesinin tecellisi olan isim ve sıfâtlarının zuhura çıktığı yerdir. İlmi manada zuhura çıktığı yerdir. İşte Vahidiyet mertebesinin diğer ismi Hakikat-ı Muhammediyedir. Ahadiyette Zât-ı sırf orada bir bilinen şeyi inniyeti ve hüviyeti olarak zuhurdadır. Amaiyette hiçbir bilinç yoktur, amaiyetten Ahadiyete bir tecelli olduğu zaman Ahad’lığı bilindi. Yani tekliği bilindi. Tekliğinin de kendine ait inniyeti ve hüvviyeti, işte buradaki varlık Zât-ı Mutlak olan sırf Zât olarak bahsedilen yerdir.
Onun bir tecellisi yani Vahadiyet mertebesinin Ahadiyyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibarettir. Yani Ahadiyet mertebesi la taayyün mertebesi vahidiyet mertebesi ise taayyün-ü evveldir. Yani ilmi ma’nâda programların yapıldığı ve belirginleştiği ilim olarak daha yalnız, ruh, nur ve vücut olarak değildir. Sadece ilm-i ilahide ilim olaraktır. Yani ilmi latif varlıkları meydana çıkmış oldu. Bu babdaki tafsilât Fass-ı Şîsîde mürur etti. Şu halde Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz'in hakîkati cemî'-i taayyünâtın başlangıcı olmak i'tibârlyle vücûdda vâhid ve ferddir. Yani bütün bu varlığı bünyesinde topladığından ferd-i vahid diye de konuşulur, Vahid, bir ve Ferd’dir, yani tekdir.[70]