Vevâ'adnâ mûsâ śelâśîne leyleten veetmemnâhâ bi'aşrin fetemme mîkâtu rabbihi erba'îne leyle(ten)(c) vekâle mûsâ li-eḣîhi hârûne-ḣlufnî fî kavmî veaslih velâ tettebi' sebîle-lmufsidîn(e)
Musa'ya otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a, "Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma" dedi.
Ve Musa'ya otuz geceye vaat verdik ve süreye bir on gece daha ekledik ve böylece Rabbinin mikatı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu. Musa, kardeşi Harun'a şöyle dedi: Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış ve bozguncuların yolundan gitme!
Bu ayet, Hz. Musa'nın Tur Dağı'nda geçirdiği süreyi ve bu süreçte kardeşi Harun'a verdiği vekaleti konu edinmektedir. Ayet, 'vaat', 'tamamlama', 'müddet', 'halef olma' ve 'ıslah etme' gibi kavramlar üzerinden ilahi takdiri, liderlik sorumluluğunu ve toplumsal düzenin önemini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (الوعد), hayır veya şer ile ilgili bir haberin verilmesidir. Bu ayetteki 'va'adnâ' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa ile belirli bir zaman ve mekanda buluşma sözü vermesi, ona vahiy indirmek üzere bir randevu tayin etmesi anlamındadır. Bu, ilahi bir takdir ve önceden belirlenmiş bir buluşmadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Va'd (الوعد), bir şeye söz vermek demektir. Burada Allah Teâlâ'nın Musa'ya kırk gece için söz vermesi, yani ona bu süreyi tayin etmesi ve bu süre zarfında onunla konuşmayı murat etmesi mecazidir. Fiil, Allah'a nispet edildiğinde, O'nun vaadinin gerçekleşeceği kesinliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Temâm (التمام), bir şeyin eksiksiz ve noksansız olarak sona ermesidir. 'Etmemnâhâ' ifadesi, başlangıçta belirlenen otuz gecelik sürenin, ilahi iradeyle on gece daha eklenerek kırk geceye eksiksiz bir şekilde ulaştırılması, yani kemale erdirilmesi anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Temâm (التمام), bir şeyin tüm cüzlerinin bir araya gelmesiyle oluşan bütünlüktür. Ayetteki 'etmemnâhâ', Allah'ın otuz geceye on gece ekleyerek bu süreyi tam ve eksiksiz bir kırk geceye dönüştürmesi, böylece belirlenen amacın tam olarak gerçekleşmesini sağlamasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mîkât (الميقات), bir şey için belirlenmiş vakit veya sınırdır. Bu ayette 'mîkâtü Rabbihi', Allah'ın Hz. Musa ile konuşmak ve ona Tevrat'ı vermek için tayin ettiği kırk gecelik süredir. Bu, ilahi bir randevu ve belirlenmiş bir zaman dilimidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mîkât (الميقات), bir işin yapılması için belirlenmiş zaman veya mekandır. Ayetteki 'mîkâtü Rabbihi', Allah'ın Hz. Musa için belirlediği, vahiy ve ilahi tecelli için tayin ettiği kırk gecelik özel zaman dilimini ifade eder. Bu, sıradan bir zaman dilimi değil, ilahi bir amaç için tahsis edilmiş bir vakittir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mîkât kavramı, Kur'an'da genellikle ilahi bir randevu, belirli bir amaç için tayin edilmiş zaman veya mekan anlamında kullanılır. Bu ayette, Hz. Musa'nın Allah ile buluşması ve vahiy alması için belirlenen kırk gecelik süreyi ifade eder. Bu, sadece bir zaman dilimi değil, aynı zamanda ilahi iradenin tecelli ettiği kutsal bir 'an'dır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halef (الخلف), birinin yerine geçmek, onun ardından gelmek demektir. 'Uhlufnî' emri, Hz. Musa'nın kardeşi Harun'dan, kendisi Tur'da iken kavminin başında vekil olarak kalmasını, onun yerine geçerek liderlik görevini üstlenmesini istemesidir. Bu, bir vekalet ve temsil görevidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Halef (الخلف), birinin ardından gelerek onun makamına oturmak veya görevini üstlenmektir. Ayetteki 'uhlufnî', Hz. Musa'nın Harun'a, kendi yokluğunda kavminin işlerini idare etme, onlara rehberlik etme ve liderlik etme sorumluluğunu devretmesidir. Bu, bir liderin vekil tayin etmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salah (الصلاح), fesadın zıddıdır; bir şeyin doğru ve iyi olmasıdır. 'Aslih' emri, Harun'a, kavminin durumunu düzeltmesini, bozulanı onarmasını, onları doğru yola iletmesini ve aralarındaki düzeni sağlamasını emreder. Bu, hem ahlaki hem de toplumsal bir ıslah faaliyetidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salah (الصلاح), bir şeyin eksikliklerden arınarak kemale ermesidir. 'Aslih' ifadesi, Harun'dan, kavminin inançlarını, amellerini ve toplumsal ilişkilerini düzeltmesini, onları fesattan uzaklaştırıp salaha ulaştırmasını istemektir. Bu, kapsamlı bir iyileştirme ve doğruya yöneltme çabasıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Salah (الصلاح) kavramı, Kur'an'da genellikle bireysel ve toplumsal düzeyde iyilik, doğruluk, düzen ve barış anlamlarını içerir. 'Aslih' emri, Harun'a, kavminin içinde ortaya çıkabilecek her türlü bozulmayı giderme, onları doğru inanca ve salih amellere yönlendirme görevini yükler. Bu, liderlik sorumluluğunun temel bir parçasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fesâd (الفساد), bir şeyin itidalden çıkmasıdır. 'Müfsidîn' (المفسدين), yeryüzünde bozgunculuk yapan, düzeni bozan, hak ve adaletten sapan kişilerdir. Ayette, Harun'a, bu tür bozguncuların yoluna uymaması, onların kötü etkilerinden uzak durması emredilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fesâd (الفساد), bir şeyin bozulması, işe yaramaz hale gelmesidir. 'Müfsidîn', Allah'ın emirlerine karşı gelerek yeryüzünde karışıklık ve düzensizlik çıkaran, insanları doğru yoldan saptıran kimselerdir. Hz. Musa, Harun'u bu kişilerin etkisinden sakınmaya çağırmaktadır.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(142) (Ve vâadnâ mûsâ selâsîne leyleten ve etmemnâhâ bi aşrin fe temme mîkâtu rabbihî erbaîne leyleten, ve kâle mûsâ li ahîhi hârûnahlufnî fî kavmî ve aslıh ve lâ tettebi’ sebîlel mufsidîn.)
“Ve Mûsâ'ya otuz geceye vaat verdik ve süreye bir on gece daha ekledik ve böylece Rabbinin mikatı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu. Mûsâ, kardeşi Harun'a şöyle dedi: Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış ve bozguncuların yolundan gitme!” Cenâb-ı Hakk Mûsâ (a.s.) ile Tur dağında buluşmasını
kendi ağzından, kendi hakîkatinden anlatıyor. Cenâb-ı Hakk bu kadar yakından yanımızda olduğunu bize bildirirken bizler onu hâlâ tenzih mertebesinden yukarılara atarak ona ulaşmaya çalışıyor ve iş daha burada yanlış bir mecrâya giriyor. Mûseviyyet mertebesine yapılan bu hîtâbı biz Muhammedîyyet mertebesinde bulunanlar değerlendirmeye çalışıyoruz, oysa Cenâb-ı Hakk bize “sizi ümmetler üzerine şâhit yaptım” diyor. Hz. Peygamberi (s.a.v) de peygamberlere şâhit tutuyor, yâni hepimiz müşâhede ehliyiz çünkü bu gelmiş geçmiş bütün ümmetlerin üzerinde bir metrebemiz vardır, bu nedenle onların yaptıklarının doğru veya yanlış olduğuna Cenâb-ı Hakk bizleri şâhit tutacak ve bizim şehadetliğimiz ile onların bazı hususları oluşacak ahîrette. Peygamberlerin hâdisesi de Hz. Peygamberin (s.a.v.) onlara şâhitlik etmesiyle zuhur edecek çünkü Efendimiz (s.a.v) mertebe olarak en üst mertebe olduğundan onlar hakkında şehadet edebilecek.
İşte Cenâb-ı Hakk Mûseviyyet mertebesi îtibarıyla biz Mûsâ ile sözleştik diyor. Cenâb-ı Hakk Mûsâ (a.s.)’a Tur dağına çık otuz gece ibâdet hâlinde ol gündüzleri de oruçlu ol dedi. Mûsâ (a.s.) bu şekilde günlerini geçirdi fakat ondaki açılım otuz günde daha henüz Tevrat-ı Şerîfi alacak kapasiteye ulaşamadı ve Cenâb-ı Hakk on gün daha ilâve ederek kırk güne çıkardı. Rivâyet ederlerler ki bu son on günde Tevrat-ı Şerîf’in levhâlarını aldı. Ümmet-i Muhammede ise Ramazan’ın yirmiyedinci günü Kûr’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlıyor.
Dağa çıkmak insânda fikir yüksekliği demektir yâni fikirde, düşüncede atılım demektir, Efendimiz (s.a.v) de Hira dağına çıkıyordu. Cenâb-ı Hakk alt düşüncelerde Mûsâ (a.s.) ile neden buluşsun yâni zâti tecellisini oralarda neden yapsın, oralarda süfli tecelliler var. Burada Cenâb-ı Hakk ne vekil kullanıyor, ne Cebrâil (a.s.)’ı kullanıyor ne de başka bir şey “Biz buluştuk” diyor. İşte bu mertebe Mûsâ (a.s.)’ın mîracıdır. Îsâ (a.s.)’ın mîracı ise göğe çekilmesidir ve henüz bitmedi, mîracının eğitimini alıyor,
döndüğünde mîracını tamamlayarak kadir gecesini o zaman anlayacak. Fakat bizlerde bunların hepsi mevcût, bu mertebelerin hepsinin Hakk yolunda çok büyük merhâleleri vardır. Ramazan bayramında kişi kendini idrâk eder ve kendi kendinin hâlifesi olur, Kurb’an bayramında ise artık derviş yetiştirecek mertebesine gelerek görevli olur yâni karşısındakilerin nefsini kurban ettirecek güce ulaşır.
Mûsâ (a.s.)’ın kardeşini bırakmasını, Bâtınen kendi beden mülkümüz açısından düşündüğümüzde; o mertebe îtibarıyla Mûsâ mertebesinde olan aklımız, bu akla yardımcı olan fikirde Harûn mertebesindedir ve bu fikir akla vekil olarak bırakılıyor. Fakat bedendeki nefsi emmâre, levvâme ve mülhîme bu fikri dinlemiyorlar ve diğer Âyetlerde, de belirtildiği üzere. ortalığı biraz karıştı-rıyorlar.