İçeriğe atla
A'râf 15Cüz 8 · Sayfa 152

A'râf Sûresi 15. Âyet

الأعراف

Sohbete sor

Kâle inneke mine-lmunzarîn(e)

Allah da, "Sen süre verilenlerdensin" dedi.

A’râf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Allah) buyurdu: "Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın." NOT=Yeri gelmişken bu Âyet-i Kerîme’ler hakkında (15) inci kitabımız olan (6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s.) isimli kitabımızdan sayfa (63/102) den alıntı yaparak yolumuza devam edelim. Zaman, zaman bu yönde okuyucularımıza kolaylıklar olsun ve mevzularımız daha genişlesin düşüncesiyle şu anda (100) civarında olan kitaplarımızdan bazılarına, yazarken bazılarından bazı bölümleri, faydalı olur düşüncesiyle aktarmalar yapmaya çalışıyoruz. Ancak bu bir tekrarlama mânâsında olan çalışma değil, okuyucularımıza zaman ve bilgi kazandırmayı amaçlayan bir çalışmadır, İnşeallah faydalı oluyordur.


Kûr’ân-ı Keriym; Â’raf Sûresi; (7/10-26) Âyetlerinde de bu hususlarda çok dikkat çekici hakikatler vardır, hep birlikte incelemeye çalışalım.

وَلَقَدْ مَكَّنَاكُمْ فِي الْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا

معايش قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ

(Velekad mekkennâküm fil erdı vecealnâ leküm fihe meayişün kaliylân ma teşkürune.)

Meâlen – (10) “ Andolsun ki, sizi yerde yerleşti-dik ve size orada birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik, siz ise pek az şükredersiniz.”

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ

اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ

السَّاجِدِينَ

( Ve lekad halâknâküm sümme savvernâküm sümme kûlnâ lilmelâike-tiscüdü li Âdeme fesecedü illâ iblisü lem yekün minessacidin.) Meâlen – (11)”Andolsun ki sizi yarattık > halk ettik sonra size şekil verdik. Sonra da Âdem'e secde ediniz diye meleklere emrettik, derhal secde ettiler. Ancak iblis, o secde edenlerden olmadı.” Bu iki Âyet-i Kerîme’nin baş tarafları her ne kadar birbirlerine benziyor gibi ise de iki ayrı ifade ve iki ayrı oluşumu açık olarak belirtmektedirler. (Allah’u a’lem) Allah daha iyisini bilir.

(10)uncu Âyet-i Kerîme ile yeryüzünde bizden evvel yaşayıp geçen bir Âdem neslinden bahsedilmekte, diğer (11)inci Âyet-i Kerîme’de ise bizim Âdem’imizden ve bu devrelerde yeryüzünde yaşayan bizlerden bahsedilmek-tedir.

Küçük bir bilgi olması bakımından ifade etmeliyiz ki; bizler ve yaşadığımız ”Âdem> Muhammed” (s.a.v.) nesli yeryüzünde yaşayan yegâne nesiller değiliz”dir. Bu dünya üzerinden bizden evvel nice nesiller geçti bizden sonra da geçecektir.

(11) inci Âyet-i Kerîme’nin benzer muhtevası geçtiğimiz sayfalarda ifade edilmiş idi. (12) nci Âyet-i Kerîme de ifade edilmiş idi, burada biraz daha değişik

yönlerine değinerek yolumuza devam edelim.

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا

خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

Meâlen – (12) Buyurdu ki: “Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti?” Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın > halk ettin.” Bakara sûresi (30) Âyeti’nde Âdem’in hilkatine meleklerin gizli itirazları belirtildiği gibi, bu Âyet-i Kerîme’lerde de iblisin itiraz ve aksi görüşleri ifade edilmektedir.

İmkân dahilinde incelemeye çalışalım:

Şuur ve idraklerimize sunulan bu sahnede, bir mutlak hâkim ve sahip, üç de oyuncu görmekteyiz. Bunlar (1) Hakk, rububiyyet mertebesi itibariyle. (1) Âdem, (2) melekler (3) iblistir. Mutlak hâkim olan Hakk; kendinde mevcud mânâların birer kimlik kazanarak zuhura çıkmalarını diledi, bu yüzden mânâlar lâtif birer varlık olarak rububiyyet mertebesi itibariyle varlıklarını bulmuş oldular ki; bu ilk kesret mertebesidir.

Bu mertebeden yukarıdaki, sıfat mertebesinde Tevhid > birlik olduğundan varlıkların sadece ilmi oluşumları vardır, bu ilmi oluşumlar lâtif varlıklar olarak esmâ mertebesinde kimliklerini bulurlar.

İşte idrâklerimize sunulan bu sahnenin yeri esmâ mertebesidir. Bahsedilen cennet de; (esmâ) isimler cennetidir. Burada esmâ-i İlâhiyye’nin lâtif kimlikleri, mânâlarını lâtif olarak ortaya koymaktadırlar ki, bir aşama sonra bu mânâlar kesif varlıklar olarak uzun sahnede, ef’âl âleminde, yerlerini almaktadırlar.

Bir bakıma esmâ mertebesinin tamamı cennettir; çünkü oradaki lâtif varlıklar henüz fiziki mânâda ef’âl mertebesine (ihbit) inmediklerinden kendilerinde fiili mânâda acı ve ızdırap oluşmaz ve bu tür sıkıntıları yaşamazlar. Dolayısıyla oranın tamamı onlara göre cennet hükmündedir.

İlâhi program gereği, birinci oyuncu Âdem-i mânâ zuhura gelmiş meleklere secde emri verilmiş, melekler secde etmiş, iblis ise etmemiş idi.

Bu secdenin Âdem’in şahsında, gelecek bütün Âdem neslinide kapsadığı açıktır; çünkü Âdem’in neslinden, Âdem’den çok daha kemalli halifeler gelmiştir ve emir umumidir. Melekler ve iblis ile bütün âlemdeki varlıklaradır. Çünkü insân (ekmelü mahlûkat) “mahlûkatın en kemallisi” ve (ahsen’ü takvim 95/4) “en güzel kıvam > oluşum” da var edilmiştir ki zât-i zuhurdur.

Âdem’e secde Hakk’a secdedir. Ancak bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir, Âdem’ den kasıt gerçek halife insân mânâsını taşıyan, onun hâmili > taşıyanı olan insânlardır, yoksa her insân görüntüsünde olan, kendinden (gerçek varlığından) habersiz olarak yaşayan vücûd heykellerine değildir.

Aslında gerçek mânâ da kendi hakikatlerini bulmuş, bilmiş, olmuş insânlar da bu fiilin kendilerine yapılmasını istemezler. Kâ’be-i Muazzama taştan inşa edildiği halde oraya doğru bütün müslümanlar secde etmektedirler. Kâ’be-i Muazzama’da bir farz namazı vakti herkes secde halinde iken, bir vinç ile Kâ’be-i Muazzama birkaç metre kadar yukarıya kaldırılsa, görülen manzaranın hali, yuvarlak saf halkalarında herkesin birbirine secde ettiği aşikâr olarak ortaya çıkmış olacaktır.

Ancak bu görüntü öyle sıradan bir görüntü değil, Azamet-i İlâhiyye’nin secde sırrı içerisinde apaşikâr ortaya çıkmasıdır. Bu secde esnasında karşılıklı iki özellik vardır. Biri mutlak abdiyyet, diğeri ise Ulûhiyyet’tir ki; insânda ikisi cem olmuştur. Bu özellik hiçbir varlıkta ve

Mertebe de fiilen yoktur. Bunun faaliyet alanı dünya, zamanı da secde zamanı dır. Öyle hikmetli bir oluşumdur ki; ancak Bâtınî hakikatini hikmet ehli olanlar anlar.

Secde hakikatinin aslı, başını > alnını, toprağa değdirmektir. Bilindiği gibi toprak hikmet’tir, ve insân’ın en hikmetli yeri de başı ve beyninin ön tarafı olan şerefli alnıdır.

Oraya rabıta yapılması da bu yüzdendir. İşte insân’ın en üst, melekûte bakan başındaki İlâhi hikmetini, en alt denilen toprağa ve oranın hikmetine secde halinde değdirdiğinde kendinde İlâhi mânâda iki hikmetin birleşimi ortaya çıkar ki; bu, tevazu içerisindeki Azamet-i İlâhiyye’dir. Çünkü toprak aynı zamanda tevazuyu ifade eder ve beşer cinsinin de zâhiren ana maddesidir.

Zâhir ve bâtın oluşan ve buluşan bu iki hikmet, en son düzeyde yapılan tevazu secdesiyle en ileri derecedeki insânlık kemâlâtına sahibini ulaştırır. Çünkü insân’a gelen gerçek İlâhi bilgiler, “gökten > yukarıdan vahy”, “arzdan > aşağıdan tebliğ” gelir. İblis bunun farkında olmadığından, oralardan kişilere saldıramaz. Daha sonraki Âyet-i Kerîme’lerde de ifade edileceği üzere insânlara; önden, arkadan, sağdan, soldan, olmak üzere dört yönden saldırır. Üst ve alttan saldıramaz, tesiri yoktur.

İşte Kâ’be-i Muazzama’da yapılan secdelerin hakikati, karşılıklı duran kişilerden birinin, kendinde mevcud abdiyyet mertebesi itibariyle karşısına düşen kişinin Ulûhiyyet’ine secde hükmündedir. Aynı oluşum karşı taraf için de geçerlidir. O da kendinde bulunan Abdiyyet’i ile diğerinde bulunan Ulûhiyyet’ine ettiği secdedir ki; böylece karşılıklı adalet sağlanmış, insân asaletine yaraşır iki mertebe tevazu ve azamet birlikte yaşanmış olmuştur.

Kâ’be’i Muazzama, taştan yapılan bir bina olduğu halde, içerisinde zât-i tecelli olduğundan secdegâh olmuş-tur. İşte oraya yapılan secde, Kâ’be’i Muazzama’nın taşlarına değil, orada oluşan yoğun zât-i tecelli’yedir. İşte; İlâhi tecelli dolayısıyla, sert taşlar lâtifleşip secdeye müs-

tehak oluyorlarken taştan çok yumuşak olan ve aslı hikmet olan toprak binada bulunan, gönül ismi verilen o muazzam gönül Kâ’be’sine neden secde edilmesin. Zâten orası Hadîs-i Kûdsî’de de belirtildiği gibi, (halâkâl Âdeme alâ sûretihi) yani, “Allah Âdemi kendi sûreti üzere halk etti.” yani bütün Ulûhiyyet özellikleri ile halk etti demektir. İşte bu yüzden, Âdem (a.s.) gerçek secdegâh ve halife’dir. İlk secde emri de melekleredir.

Âdemiyyet sahnesinde oluşan faaliyette Cenâb-ı Hakk’ın ilk emri secde’dir. Melekler uymuş, iblis uymamıştır. Bu oluşumu değerlendiren Âdem, secdenin kendine yapılma sebebinin, kendinde bulunan İlâhi hakikatler olduğunu anladığından ve secdenin İlâhi bir fiil olduğunu da anladığından yeryüzüne ilk indirildiğinde bir cum’a sabahı idi ve ortalık karanlık idi, cennette oluşan secde fiilini, dünyada bu sefer kendisinin Hakk’a yapması lâzım geldiğini düşünerek, yeryüzünde ilk fiil olarak secde yapmıştır; hava aydınlanmaya, güneş çıkmaya başlayınca da bir secde yapmıştır. İşte bu yüzden, sabah namazı Âdem (a.s.) hatırasına iki rek’ât namaz olarak farz olmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın meleklere ilk emri secde, ümmet-i Muhammed’e ise (Ikrâ’) “oku” dur. Yani; “zât-î tecell”i olarak bildirdiğim bu hakikatleri oku, iyi değerlendir demektir.

(Bu hususta Vâhy’ ve Cebrâil isimli kitabımızda geniş bilgi vardır, oraya bakılabilir.)

O zaman kısa bir tereddüt geçiren melekler, hemen secde etmişler, iblis ise bu hakikatlerin farkında olmadığından kendi bireysel “kıstas” ölçüleriyle değerlendirme yoluna giderek, O’nun secde edilebilecek bir varlık olmadığı kanaatine vararak secde etmemiştir.

İblis de bir kuvvet olduğundan, o da bir melektir; ancak yapısı nurdan daha ağır olan, Nefes-i Rahmâniy ye’den bütün âlemlere yayılan buhar içindeki “hâr” dan > ateş’tendir”. Bu yüzden birimselliğe, kendi bireysel yaşamına, aklına, dönük değer yargıları daha ağır basmakta, bu yolla bazı kıstas ve ölçüler yaparak fikir

yürütebilmektedir. Meleklerin böyle bir özellikleri olmadıklarından, emr-i İlâhiyye’ye itaatten dışarıya çıkamazlar; çünkü bu itaatin başka bir türlüsünü işletecek mekanizmları yoktur.

Mevzu ile ilgisi olması dolayısıyla Hz. Mevlânâ’nın mesnevisinden küçük bir bölümü de buraya almayı uygun gördüm.

Âdem’in cismâni sûreti olan bu heykel, bu kalıp, bir örtü ve perdeden ibârettir. Bu sûretle ilgili olan mânâ ki, hakikat-i insâniyye’den ibarettir ve bu hakikat ise, sûret-i İlâhiyye’den ibaret ve (Allah) ism-i câmi’inin mazharıdır. Kâ’be-i Muazzama ism-i zât’ın mazharı olması itibariyle, nasıl ki bil-cümle secdelerin kıblesi olmuş ise, zât isminin mazharı olan bizim hakikatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir. Ve bu mânâya işareten Ebu’l- Hasan Harkani (r.a.) “Eğer benim hakikatime ârif olsaydınız bana secde ederdiniz.” Buyurmuştur. (Fusûsu’l-hikem Âdem fassı sayfa (163) Tekrar Âyet-i Kerîme’ye dönerek yolumuza devam etmeye çalışalım.

(İblis) “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu ise çamurdan halk ettin.” dedi.

Bu verilen cevap İlâhi varlığa karşı âlemde üretilen ilk fikir, itiraz, benlik ve bireyselliktir. Ef’âl mertebesine doğru yaklaştıkça bireysel akıl, İlâhi aklı perdelemekte ve kıstasta bireysel akıl öne geçmektedir.

İbliste de oluşan hâl bu idi. Kendi hayâl ve vehmi ki; “Âlemde üretilen ilk birimsel hayâl ve vehim’dir..” O’na dayalı kıstas yaparak, (ene hayrun) “Ben hayırlıyım.” (minhü) “ondan” dedi. İşte bu (ene) “benlik” de Hakk’ın karşısında ilk olarak varlık gösterme cür’eti’dir.

İblis, Âdem’in hilkatine kadar varlıklar içinde en gelişmiş olanı idi. Âdem (a.s.) ın zuhuru ise ondan kıyaslanamıyacak kadar gelişmiş ve kemalli idi. Bunun farkında olmayan iblis, kendi asli kaynağının zâhir

görüntüsüne bakarak, yani ateş yandığı zaman üste doğru çıktığından, toprağın da altta kaldığından, bu fiziki görüntüyü mutlak görüntü zannettiğinden, “Ben ondan üstünüm.” yani (hayırlıyım) dedi.

Halbuki; ateş yandığı yeri ve yandığı maddeyi bitirince söner ve arkasında harabe, hiçlik bırakır.

Toprak ise böyle değildir; hep vermeyi, vermeyi ve yine vermeyi önde tutar. Daha evvelce de belittiğimiz gibi anasır yönünden dahi Âdem (dört’te üç 3/4) iblisten öndedir.

Âdem’in varlığından evvel iblisin yaptığı işler nefsine uygun geldiğinden, kendisinden bir itiraz vaki olmamıştı; ancak Âdem’e secde emri ile meydana gelen emir karşısın- da içindeki gerçek kimliği ortaya çıkmış ve bu imtihanda muhalefetini ortaya koymuştur.

Necm 53, Sûresi’nin ilk Âyetinde bahsedilen,

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَىٰ

(Vennecmi iza heva) Meâlen: (1) “Yıldıza; doğmaya başladığı zaman and olsun ki...” Kendi heva yıldızına göre ilk def’a bireysel benlik üzere akıl yürüten varlık olmuştur. Ortada üç mânânın zuhuru, bir de İlâhiyyet vardır. Bunlar mânâ-yı Âdemiyye, mânâ-yı melekiyye, mânâ’-ı iblisiyye’dir. (Bu hususta daha geniş bilgi Terzi Baba kitabımız da mevcuttur, oraya bakılabilir.) Mânâ-yı Âdem asıldır ve bütün sahne onun varlığına göre kurulmuştur. Mânâ-yı melekiyyet, İlâhi kuvvetlerdir ki; zâti zuhur olan Âdem’e tâbi ve secde ehlidirler.

Mânâ-yı iblisiyye ise hayal, vehim ve hevaya dayandı-

ğından yaptığı ölçüler de bu istikamette olmaktadır ve her şeyi tersinden görmeye ve göstermeye çalışmaktır. Bu da var olanı yok, yok olanı da vardır diye geçersiz bir mantıkla ispatlamaya çalışmaktır.

Böylece bütün âlem’de ve âdem’de mevcud Hakk’ın varlığını yok ve inkâr, aslında yok olan hayal, vehim ve heva üzere olan anlayışları, gerçek anlayış ve bilgiler olarak göstermeye çalışmaktır.

İşte gözlerimizin önüne ve idrâklerimize sunulan bu secde sahnesi, mânâ-yı Âdemiyye’nin ne müthiş bir şaheser, görüntü ve bilgilendirme ile hazırlandığı ve ibret verici bir olay olduğu aşikârdır.

İnsânlık seyrinin ilk mühim yaşamlarından olan bu sahnelendirme olayı, kıyamete kadar gelecek bütün insân fertlerinin üstünde yaşanmaktadır ve yaşanacaktır. Ancak mühim olan bu yaşamı idrâk edip tatbik edebilmektir. O mahalde Âdemliğin bâtınen de zuhura çıktığının ifadesidir ki; böylece zâhir, bâtın Hakikat-i Âdemiyye zuhura çıkmış olmaktadır.

Bu mânâ bâtınen zuhura çıkmaz ise o mahalde yaşanan Âdemlik sadece zâhiren fizikî ve mahalden oluşur. Âdem-i mânâ bâtınen de zuhura çıktıktan sonradır ki; ancak mânâ-yı İlâhiyye’nin seyr’i, seyr-i İlâllah olarak devam edebilir.

Bu gerçek seyr başlatılmazsa, kişinin seyr’i, ibadet ehli olsa dahi, seyr’i > gidişi ilâ cennettir. Cennet ehli olmak başka, Allah ehli olmak başka şeydir. Bütün bunlardan zâhir bâtın habersiz olarak, gafletle ehl-i nâr olarak yaşamak da başka şeydir.

İşte bu hakikatlerin tahsili için bu dünya arzına getirildik, yani indirildik. Hayatta iken bu fırsatı heba etmemek herhalde en akıllıca iş olacaktır, yoksa; “iblis” hayal ve vehim ile bu dünyanın methini yaparak, oraya bağlı kılıp, hiç ölmeyecekmiş gibi bir anlayış oluşturarak kişinin hayatını hevâsı ile hebâ ettirir ki; zâten bu onun

şanından “şe’en” inden dir.

“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu topraktan halk ettin.” Yanlış kıstası ile bu değerlendirmeyi yapabilen iblis bu anlayışı ile Âdem’e secde etmeme anlayışının içinde Hakk’a karşı gelme fiili vardır. İşte bu Hâdîseden sonra;

(kâle fehbit minhe) “İn oradan, bulunduğun cennetten.” dedi.

Yani Hakikat-i İlâhiyye’de mevcud esmâ-i bir kuvvet, yani bir melek iken Hâdîseler karşısında tabi olması gereken melekiyyet kuvveti, tamamen zıddı olan inkâr ve isyan ile karşı koyma kuvvetine dönüştüğünden, itaat melek kuvvetlerinin dışına ve esmâ-i İlâhiyye cenneti olan İlâhi hakikatlerin bünyesinden ayrılarak, “İn oradan.” Hükmü kendisine ulaşmıştır.

فَاهْبِطْ

(fehbit) kelimesi burada her ne kadar inme mânâsında kullanılmış ise de, lügat mânâsı itibariyle, “iptal etme” dir. Bu da yapılan işi bâtıl saymadır.

İşte iblisin kendi rey’i ile Hakk’ın karşısında, benliğinden fikir üretimine kalkışması o nun Esmâ-i İlâhiye bünyesinden çıkıp bireyselliğine düşmesine sebeb olduğundan İlâhyyat tarafı iptal edilip sadece kendine ait bireysel benliği kaldığından, Esmâ-i İlâhyye arasından çıkartılıp tard edilmişlik hükmüne dönüşmüştür. Böylece hayâl, vehim ve hevanın ilk kaynağı olmuştur.

Bütün bu mükevvenatın > âlemlerin, zâhiri > dışı halk, bâtını > içi Hakk’tır. Kim ki; zâhirine, dışına, halkıyyetine bakarak karar verdi faaliyet gösterdi ise böylece bâtını inkâr edip, kevniyyetine, zâhirine göre hüküm yürüttüğünden o da uzaklaştırılmış, tardedilmiş’ lerden olmaktadır.

İblisin, bâtını “mudil” ismidir. Mudil = dalâlete düşüren, doğru yoldan çıkarıp eğri yola saptıran, mânâsındadır. Mudil ism-i İlâhiyye’sinin zâhiri doğuş yeri, ana maddesi hevadan meydana gelen oksijen ile ateştir ki; ateş konturollu kullanılırsa fayda, konturolsuz kullanılırsa zarar verir.

Meleklerle birlikte secde emrini alan iblisin bu emir karşısında, ateşliği itidalinden çok fazla arttığından, insânda olan tansiyon yükselmesi gibi, o’nun benlik tansiyonunu artırdığından yanlış kıyas yaparak ateşinin artması ile kendi unsurunu > ateşini, daha fazla görerek Ben ondan üstünüm. dedi. Buna karşılık da:

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا

İn oradan! hitabına maruz kalmış oldu.

 

“Çünkü orada senin için böbürlenmek salâhiyyeti yoktur.Evvelki Âyet’te:

مَا مَنَعَكَ

(mâ meneake) Seni ne men etti?” diye âlemde ilk def’a sen hükmü ortaya çıkmış olmakta idi. Burada da ifade edilmektedir. (Leke) “senin için” ve benzeri bu Âyet-i Kerîme’lerin içerisinde (6) def’a açık olarak (sen) ifadeleri geçmektedir. Böylece bireysel mânâda, (ben) ve (sen)in (ene) ve (ente)nin mânâ’dan maddeye, kuvveden fiile ilk def’a çıkmaya başlamasıdır.

Burada (ben) ve (sen) diye ifade eden aynı varlıktır, hayal ve vehim, kendi hayal ve vehminde var ettiği ve gerçek zannettiği nefsi benliğine tabi olarak, o’nu mutlak var zannederek (ene) (ben) dedi ve bu benliğin en hayırlı benlik olduğunu zannederek savundu.

Bunun üzerine Cenâb’ı Hakk o’nun “ben” iddiası karşısında bu varlığı geçici olarak hayalen var kabul ederek o’na (ente) ve (ke) (sen) diye hitab ederek hayali ve vehmi bir sûret vermiş olmakla (sen) dedi.

Böylece kendi tarafından, içinden (ene) (ben), Hakk tarafından dışından, (ente) ve (ke) (sen) hitabıyla hayal ve vehim yoluyla isimlendirilmiş oldu.

Arap alfebesinin harflerinin başında olan elif Hakikat-i İlâhiyye, ene gerçek İlâhi benliği, üçüncü harf olan (te) ise (ente)yi, yani (sen)i yani zuhuru ifade etmekte, elif ile te’nin arasında olan (be) ise bunların arasındaki, bağlantıyı oluşturmaktadır.

(Elif) bâtın, (te) zâhirdir. (Be) nin ifadesi (ile) birliktelik mânâsındadır. (Be) ile zâhir ve bâtın arasındaki bağ her mertebenin hakikati gereği oluşturulmaktadır.

Bir de: (ene hayrun minhü) “Ben ondan hayırlıyım.” (minhü) “ondan” mânâsı içerisinde (hu) yani (o) vardır ki; böylece “ben, sen, o” üçlüsü bu sahnede ilk def’a ortaya çıkmış olmaktadır. O’ dan kasıt anlaşılacağı üzere Âdem’dir. İblis Âdem’in toprak maddesine bakarak “O” dedi. Aslında Âdemlikteki; O yani (Hu) Hüvviyyet-i Mutlaka’nın zâhiren, Âdem sûretiyle mahlûk görünümündeki tecellisinden başka bir şey değildir.

Bu hakikati idrâk edemeyen iblis, sadece Âdem’in toprağını görerek ben ondan hayırlıyım, zannı ile secde etmekten kaçındı.

Bu babda söylenecek söz çoktur, misal olması bakımından bu kadarla yetinip yolumuza devam etmeye çalışalım.

“Çünkü orada senin için böbürlenmek salâhiyyeti yoktur. Buradan da anlaşılacağı üzere ilk def’a Hakk’ın huzurunda kibirlenme bu Hâdîseyle ortaya çıkmış olmaktadır. O halde:

فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ

(fahruc inneke minessâgiriyn) “Artık çık, şüphe yok ki, sen alçaklardan > küçüklerdensin.” Yukarıdaki, Âyetlerde, bulunduğu yerden, fehbit (in) ifadesi kullanıldığı halde burada fehruç (çık) ifadesi kullanılmıştır. Âdem’in hilkatinden evvel iblisin, meleklerin içinde belirli bir yeri vardı ve Hakk’ın belirli ve daha geniş esmâ-i İlâhiyye’sini zuhura çıkarıyor iken, Âdem’in hilkati ile yapmış olduğu “secde etmeme” davranışı neticesinde, gururlanarak, kendi kendini büyük gördüğünden, genelde küçülmüş ve (sâgirîn) küçüklerden olmuş ayrıca kendinde daha evvelce bulunan esmâ-i İlâhiyye’nin bazıları da zıtlarıyla değişip daha başka bir şekilde açığa çıkmaya başlamış oldu.

Bir bakıma Âdem’in hilkat-i iblisi de rahmet olmuştur. Kendisinde bulunan gerçek kimliği böylece ortaya çıkmış oldu. (fehbit) “in” ifadesiyle meleklerin arasından indirildi (fehruç) “çık” ifadesiyle cennetten çıkarılmış oldu. Bunun üzerine:

١٤﴾ قَالَ أَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

(kâle; enzırni ilâ yevmi yüb’asüne)

(14) Dedi ki: “ Bana dirilecekleri güne kadar mühlet ver.”

Bu talep birçok düşünceyi de beraberinde getirmektedir. Demek ki; iblis insân’ı ve geçireceği evrelerini biliyor idi. Henüz ilk def’a sahneye çıkan bir varlığın akıbetinin bilinmesi için, ya onun hayat seyrinin ilmi yönden bir kaynaktan okunarak bilinmesi veya daha evvelden sahnelenen o oyununun seyredilerek bilinmesi lâzım gelmektedir. İblisin konuşmalarından Âdem’in ve Âdemliğin bütün seyr’ini bildiği anlaşılmaktadır. Melekler de bu hususta fikir yürütmüşlerdi; fakat Âdemliğin hayatından, sadece bozgunculuk ve kan dökücülük bölümünü söylemişler, daha fazla konuşmadan acziyetlerini ifade ederek neticede secde ederek sahneden çekilmişlerdir.

İblisle olan konuşmalar ise devam ederek sürdürülmektedir. (enzır) “nazar et” (enzırni) “bana nazar et-bak” mânâsınadır, gerçi tefsirlerde genel olarak “mühlet ver” hükmünde ifade edilir; ancak “mühlet ver” ile “bana bak” arasında epey fark vardır.

Bir kimseye istediği mühlet verilir ve kendi haline bırakılır, mühlet sonunda anlaşmaya göre hareket edilir. Fakat “Bana bak.” hükmünün ifadesinde ise: “Mühlet sonuna kadar beni kontrol et.” hükmü vardır. Ne zamana kadar? “Dirilecekleri güne kadar” bana “mühlet ver” veya “beni gözetle-nazar et” diyerek insânların yeniden dirilecekleri mahşer gününe kadar süre isteyerek, güya bu talebiyle, gizlice ölümsüzlüğü istemiştir.

Bu talebinden de, iblisin Âdemoğulları’nın dünyada çoğalıp epey bir zaman yaşadıktan sonra, ölüp tekrar dirileceklerini, mahşer ve hesap kitap gününün geleceğini biliyordu ki; yeniden “Dirilecekleri güne kadar” izin! Yani ölümsüzlük istedi. Bunda dahi gizli hilesi vardı. Bunun üzerine cevaben, Cenâb’ı Hakk, bu isteğini reddetmeyerek.

قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ

(kale inneke minel –munzariyn) (15) Buyurdu ki: “Sen muhakkak mühlet verilmişlerdensin.” Ancak bu mühlet onun istediği şekilde değil de, (Hicr 15/38-Sad 38/81) Âyet’lerinde ifade edildiği gibi,

إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

(İlâ yevmilvaktil mağlum)

(38) “Bilinen bir vakte kadar.” yani “baas” yeniden dirilme gününe kadar değil, kıyamet gününe kadar mühlet verilmiştir.

Böylece insânların yaşamlarının sonuna kadar yer yüzünde o da onlarla beraber yaşayacak ve kıyametle birlikte o da ölecektir. Burada o’ndan kasıt, o ve o’nun neslidir. Âdem’den kasıt, Âdem ve onun da nesli olduğu gibi, yani tek bir iblis kıyamete kadar yaşayacak demek değildir. Tek bir Âdem’in de kıyamete kadar yaşamasının mümkün olmadığı gibi.

Gerçekten de bu ifadelerden anlaşıldığı üzere iblisin, Âdem ve nesli hakkında oldukça geniş bilgi sahibi olduğu anlaşılmaktadır.

Anlatılan bu sahneler her bir Âdem neslinin, bilse de bilmese de başından geçmektedir. Bilerek geçerse tedbirini alır, uyanık davranır, ezelî mücadeleyi kazanır. Bilmeden geçerse gaflette kalarak mücadeleyi kaybetmiş olur.

Cenâb’ı Hakk o na mühlet verdiğini beyan ettikten sonra o da:

قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي

(kâle: fe bimâ agveytenî.) Böylece (aslında) “Sen beni azdırdın.” diye cevap verir. Bu cevap ise gerçekten çok cür’etkârdır ve iblisin

gerçek var ediliş kimliğini ve bu kimliği bireyselliğe dönüştürdüğünde içine düştüğü nefs’î benliğinin gerçekten Hakk’ın karşısında böylece nasıl bir küstahlığa düştüğünü gururla açık olarak ifade etmektedir.

Şimdi! Bu sözünü ve arkasında bulunan gerçekleri anlamaya çalışalım. Bu konuşmasından iblisin “kader sırrı”na kısmen aşinâ olduğu anlaşılmaktadır.

Cenâb’ı Hakk ezelde, İlm-i İlâhi’sinde bütün bu âlemin ve içindeki varlıkların (a’yan-ı sâbite) lerini yani “aslî-açık program”larını yaptı, ve her varlık kendi programı içerisinde dünyadaki seyr’ini sürdürmeye başladı.

A’yan-ı sabiteler, belirli isimlerin terkipleri > birleşmelerinden meydana gelmiştir ve çok özeldir; hiçbiri birbirlerine benzemezler. Zâtın varlığında, ilm-i ezeli’sinde mevcud olduklarından (mahlûk) hükmünde de değildirler. İblisin aslî isimleri “aziz, cebbar, mütekebbir ve mudil” ağırlıklıdır. Genelde varlıklar, a’yan-ı sabite’leri istikametinde hareket etmektedirler, buna da (emr-i irâdî) denmektedir.

İki varlığın, insân ve cinlerin üzerinde bir de (emr-i teklifî) vardır ki oda zâhiren bildirilen şeriattır. İşte bu iki emir yönüyle bu varlıklar emir olunurlar ve bunları doğru olarak uygulamakla da mükelleftirler.

İşte iblisin (agveyteni) “Sen beni azdırdın.” derken, (a’yân-ı sâbite)si üzere olan isimlerinin istikametinde hareket ettiğini söylemeye çalışmış; ancak iki şeyi örtbas etmek istemiştir.

Birisi, (a’yân-ı sâbite)lerin (mec’ul) olmadığı yani, sonradan var edilmiş olmadığıdır. O halde emir “Kendinden kendine’dir.” Yani, Hakk o’na bir şey yaptırmamış, o kendi rey’i ile hareket etmiştir. (agveytenî) “Sen beni azdırdın.” sözü tutarsızdır ve isyandır. Diğeri ise çok açık olarak emr-i teklifi’ye de karşı çıkmış (secde et) emrine karşı gelmiştir ki; her iki yönden de hayal ve vehim ile hareket ederek değerlendirmesi hiçbir asla dayanmadığından geçerli

olmamıştır.

İblis sözüne devam ederek:

لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ

(leek’udenne lehüm sıratekel müstakiym.)

“Elbette onları azdırmak için senin doğru yolunun (şeriatinin) üzerine oturacağım.” Yani, yollarında mukim > oturan olacağım, oradan, onlardan ayrılmayacağım, hayal ve vehim üzere yönlendi-receğim.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)