Veyâ âdemu-skun ente vezevcuke-lcennete fekulâ min hayśu şi/tumâ velâ takrabâ hâżihi-şşecerate fetekûnâ mine-zzâlimîn(e)
"Ey Adem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz."
(Sonra Allah, Âdem'e hitab etti): "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
Bu ayet, Adem ve eşine cennetteki yaşamları ve kendilerine konulan tek yasak olan belirli bir ağaca yaklaşmama emrini içermektedir. Anahtar kavramlar, cennette ikamet, yeme özgürlüğü ve yasak ağaca yaklaşmanın sonuçları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sükûn' kelimesinin asıl anlamının hareketten sonraki durma ve yerleşme olduğunu belirtir. Ayetteki 'üskün' emri, Adem ve eşinin cennette kalıcı olarak yerleşmelerini, orada huzur ve istikrar bulmalarını ifade eder, geçici bir konaklama değil.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'üskün' fiilinin 'ikamet et' anlamında kullanıldığını vurgular. Burada, Allah'ın Adem'e cennette yerleşmesini ve orada yaşamını sürdürmesini emrettiğini, bu emrin bir nevi 'mesken edinme' anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'cennet' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek, gizlemek' olduğunu ve bu nedenle ağaçları ve bitkileriyle yeri örten bahçeye 'cennet' dendiğini açıklar. Ayetteki 'el-cennete' ifadesi, Adem ve eşinin içinde yaşayacakları, gözlerden gizli, nimetlerle dolu o özel mekanı işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cennet' kavramının Kur'an'da hem dünyevi bir bahçe hem de ahiretteki ödül mekanı olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Adem'in yaratılışından sonra yerleştirildiği, Allah tarafından özel olarak hazırlanmış, nimetlerle dolu bir 'proto-cennet' veya 'dünyevi cennet' anlamını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ekl' fiilinin genel olarak yeme eylemini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fekulâ' emri, cennetteki yiyeceklerin helal ve serbest olduğunu, Adem ve eşinin istedikleri yerden ve istedikleri miktarda yiyebileceklerini gösteren bir izin ve serbestiyet ifadesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ekl'in sadece ağızla yeme değil, aynı zamanda bir şeyden faydalanma ve istifade etme anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu bağlamda, 'fekulâ' emri, cennetin nimetlerinden sadece fiziksel olarak yemekle kalmayıp, onlardan genel olarak faydalanma ve istifade etme özgürlüğünü de kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kurb' kelimesinin hem mekan hem de zaman açısından yakınlığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'lâ takrabâ' emri, sadece ağacın meyvesinden yemeyi değil, aynı zamanda ağacın kendisine fiziksel olarak yaklaşmayı, yani yasak bölgeye girmeyi de yasaklar. Bu, yasağın ciddiyetini ve kapsamını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kurb' kökünün Kur'an'da genellikle bir şeye fiziksel veya manevi olarak yaklaşmayı ifade ettiğini belirtir. 'Lâ takrabû' gibi yasaklamalarda, sadece eylemin kendisi değil, o eyleme götürecek ön adımların da yasaklandığına dikkat çeker. Bu ayette de ağaca yaklaşmak, yasak meyveyi yemeye giden yolu kapatmak içindir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şecere' kelimesinin genel olarak ağaç anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da bu kelime, bazen belirli bir ağacı (yasak ağaç gibi), bazen de genel olarak ağaçları ifade eder. Bu ayetteki 'eş-şecere' ifadesi, belirli, bilinen ve yasaklanmış olan o tek ağacı işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şecere'nin kökünün 'ihtilaf ve karışıklık' anlamına geldiğini ve ağacın dallarının birbirine karışmasından dolayı bu ismi aldığını belirtir. Ayetteki 'eş-şecere' ise, Adem ve eşi için bir imtihan ve yasaklama nesnesi olarak özel bir anlam taşır; bu ağacın ne olduğu Kur'an'da açıkça belirtilmez, ancak yasaklanmış olması önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'zulm' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak' olduğunu ve bu nedenle haksızlık, haddi aşma anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min az-zâlimîn' ifadesi, Adem ve eşinin Allah'ın koyduğu sınırı aşarak kendilerine ve Allah'ın emrine karşı haksızlık etmiş olacaklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da sadece başkalarına haksızlık etmek değil, aynı zamanda Allah'ın emirlerine karşı gelerek kişinin kendi nefsine haksızlık etmesi anlamını da taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'zâlimîn' ifadesi, Adem ve eşinin yasak ağaca yaklaşarak Allah'ın koyduğu sınırı çiğnemeleri durumunda, kendi kendilerine zarar vereceklerini ve ilahi düzene karşı gelmiş olacaklarını belirtir.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Ya ademüskün ente ve zevcükelcennete fe külâ min haysü şi’tümâ velâ-tekraba hazihişşecerate fetekünâ minezzâlimiyn.) Meâlen: (19) “Ve ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşiniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız, sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz.” Bu Âyet-i Kerîme, evvelki sayfalarda Bakara Sûresi’nde ele alınmıştı. Ancak “Şu ağaca yaklaşmayın.” bölümü hakkındaki ayrıntıyı (İleride tekrar değineceğiz.) hükmü ile buraya bırakmıştık. Aynı bölümün izâhına bir başka yönden devam etmeye çalışalım.
Bu Âyet-i Kerîme hakkında da tefsirlerde ef’âl mertebesi itibariyle pek çok izahları bulunmakta; ancak birbirlerinin benzerleri olup kesin bir neticeye varamamakta, tefekkür ehlini bâtınen doyurucu olamamaktadırlar.
Bu Âyet-i Kerîme’yi ben de çok düşündüm ve değişik yönlerini de araştırmaya başladım. Daha geniş bilgiyi nerelerde bulabilirim diye gönlümle istişare ederken “Rabb’ın olan,(Rahmân’a) danış.” dedi. Ben de (Rahmân’a) danıştım. Dedim ki!.
شَجَّرَ (Şecer-ağaç)
“Ağaç” nedir? Dedi ki: “(Allemel Kûr’ân’ı) ‘Ikrâ’ et, oku!” Evet okuyacağım kaynağı bulmuştum; çünkü zâti hakikatleri, allem > talim ediyordu ve ilk tavsiyesi (şecer)e dikkat et diyordu ve devam ederek, (şecer) kelimesi her bir kelime gibi bir çok İlâhi mânâyı ifade etmektedir. Sembolleri; (ر) rı ( ) cim (ش) şın dır.
Rahmâniyyet mânâsı itibariyle;
Şın: Harfi, şehadet, müşahedeyi, şehadet âlemini Cim: Harfi, Cemâl-i İlâhiyyeyi, esmâ âlemini
Rı: Harfi, Rahmâniyyet, sıfat âlemini ifade etmektedir ve bu mertebeler artı mânâsında, kendisinde mevcut tur.
Nefsâniyyet mânâsı itibariyle ise;
Şın: Harfi, Şeytaniyyet-i, (nefs-i emâre velevvâme’yi) Cim: Harfi, cinsiyet-i
Rı: Harfi, (rıda) “örtü” perdeyi, ifade etmektedir ve bu mertebeler de kendisinde eksi mânâsında mevcuttur, diyebiliriz.
Ebced hesabıyla:
Şın: Değer sayısı, (300) Cim: Değer sayısı, (3) Rı: Değer sayısı, (200) dür.
Toplarsak; 300+3+200=503 toplam değeridir.
(503) diğer sayı değeri ise, kelime-i risâlet, (Muhammedürrasûlüllah) “Muhammed, Rasûl, Allah,” kelimelerinin toplam değeridir ki, hayret verici bir oluşumdur.
Şecer, bir bakıma Hakikat-i Muhammediyye’nin bu mertebedeki irsâliyetidir.
Ayrıca, (5+3=8)dir ki; sekiz cennet ifadesindedir. Bilindiği gibi (şecer) “ağaç” cennetin ana unsurlarından birisidir.
“Şu ağaca yaklaşmayın.” ifadesinden de anlaşılan, cennette çok daha başka ağaçların da olduğudur. Bulundukları cennet, esmâ cenneti olduğundan, oranın meyveleri o ağaçların mânâlarıdır, yani her bir ağaç esmâ-i İlâhiyye’den bir mânâyı ifade etmekte ve onun mânâ meyvelerini üretmektedir.
İşte yaklaşılması yasak edilen ağaç, (Ulûhiyyet) mânâsını ifade eden “iki ana dallı” (Ulûhiyyet) ağacıdır.
Bir dalı;(Rahmâniyyet) mânâları, meyveleri ile dolu (şeceraten mübareketen) Diğer dalı ise; (Nefsâniyyet) mânâları, meyveleri ile dolu (şeceraten mel’uneten)dir diyebiliriz. Çünkü (Ulûhiyyet) tüm olarak bu varlığı gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaktır.
Cenâb-ı Hakk, insânlık hayatı süresince Peygamberleri vasıtasıyla bir çok ağaç örneğine dikkatlerimizi çekmiştir.
Âdem (a.s.)a ve Havvâ anamıza cennette ilk emir ve yasak şu “ağaca > şecer” yaklaşmayın oldu.
Mûsâ (a.s.)a, peygamberlik başlangıcı bir “ağaç > şecer”den ilk def’a (nûr) esmâsının tecellisi ile olmuştu. Orada gördüğü “şecer” (nûr) esmâsının zuhuru idi.
Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimize de Mi’râc gecesi “sidre’i münteha”da (sidir) ağacı gösterilmiştir ki; bu çok dikkate değerdir. Bu hususta daha geniş bilgi, mübarek geceler kitabımızın Mi’râc bölümünde mevcuttur. Dileyen
oraya bakabilir.
O ağaca yaklaşılmasına mâni bir çok sebepten biri de henüz o ağaca, “şecer” mânâsına yaklaşma vaktinin gelmediğidir.
Diğeri ise, o ağaçta mevcud Ulûhiyyet’e “kurb” yaklaşmayınız demektir. Çünkü orası bir bakıma Ulûhiyyet’ten uzaklaşma yeridir. Bir şeyden uzaklaşılmayınca da oraya dönme diye bir şey söz konusu olamaz.
Bir diğeri ise, yine o “ağaç”ta mevcud nefsâniyyet ve şeytaniyyet’e “kurb” yaklaşmayın, demektir.
İşte bu ağaç, “şecer” iki zıt mânâyı bir arada tutmakta ve Âdem (a.s.) varlığında dünyaya gelen herkes bir yönüyle bu ağaçtan men edilmektedir.
Hakk, yolunda gidenlere, şeytaniyyet dalı.
Şeytaniyyet, yolunda gidenlere ise Rahmâniyyet dalı, yasak edilmektedir.
(Şecer)e kurbiyyet, yaklaşmaktan nehiy ve ikaz sadece Âdem ve Havvâ’ yadır. Meleklere ve iblise değildir; çünkü onların bu sahada oyunculukları yoktur.
Sayıları itibariyle (şecer) ve (Kelime-i Risâlet) (503) aynı değerdedir ki; o mânâyı tatmak, Risâlet yolunun başlangıcına gelmiş demektir. Âdem (a.s.) da ilk peygamber olduğundan, Allah’ın o mertebedeki Rasûlüdür ve yeryüzüne iniş süreci içerisindedir.
* * *
Kelime-i Risâlet hakkında daha geniş bilgi Kelime-i Tevhid isimli kitabımızın (136)ncı sayfasında mevcuttur, dileyen oraya bakabilir.
Ayrıca (503) sayısının ortasındaki sıfır’ı alırsak ortada (53) kalır ki; o da bizim şifre sayımızdır. Bu hususta da geniş bilgi, Terzi Baba isimli kitabımızın “sayıların dilinden”
bölümünde vardır, o sayfalara müracaat edilebilir.
* * *
“Sonra zâlimlerden olursunuz.” Bu hususun daha evvelce Bakara Sûresi’ndeki; ilgili Âyeti’nde kısaca izahı yapılmış idi, hatırlamak için tekrar oraya bakılabilir.
O ağacın iki dalının neticesi zâten, zulüm > zulmet, karanlıktır. Biri nefsâniyyet zulmeti; diğeri ise, Ulûhiyyet’in a’mâ’iyyet karanlığı, sevâd’ı a’zâm’dır.
Peygamberlerin bazılarına gösterilen (şecer) ağaçlar, bir mânâ bütünüdür.
Âdem ve Havvâ’ya men edilen “ağaç” ef’âl mertebesine iniş itibariyle yol göstermekte, Mûsâ (a.s.)a gösterilen “ağaç” esmâ mertebesi itibariyle yol göstermekte, Muhammet (a.s.)a Mi’râc ta gösterilen “sidre ağacı” ise sıfat ve zât mertebesi itibariyle yol göstermektedir, diyebiliriz. Bu hususta daha geniş bilgi mübarek geceler, kitabızın mi’râc bölümünde vardır.
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَاوُرِى
عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَانَهُيكُمَا رَبِّكُمَا عَنْ هَذِهِ
الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
(Fevesvese lehümüşşeytânü liyübdiye lehümâ mavüriye anhümâ min sev âtihimâ ve kâle, mânehekümâ rabb’ikümâ an hezihişşecerati. İllâ en tekünâ melekeyni, ev tekünâ minelhalidiyn.) Meâlen: (7/20.) “Sonra şeytân, ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeye başladı. Ve
Rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı; ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı.” dedi.
“Şeytan onlara vesvese vermeye başladı.” (Sessizce fısıldadı.) Bu def’a iblisten “şeytan” ismiyle bahsedil-mektedir. Tard edildikten sonra aldığı isim “şeytan” olmuştur.
Bakara Sûresi’nde, mevzu ile ilgili Âyet-i Kerîme’de şeytan ismi hakkında kısmen bilgi verilmişti. Burada da “ebced” hesabıyla sayısal değerini incelemeye çalışalım.
هشَيْطَان (şeytan)
(ن) nun (ا) elif (ط) tı (ى) ye (ش) şın, harflerinden meydana gelmektedir. Toplarsak; 50 1 9 10 300 (300+10+9+1+50=370) değer sayısı olur. (3+7=10) (1-0) (3+1+9=13) (1+5=6) çıkan sayı değerleri görüldüğü gibi, (10) (1-0) (13) (6)dır. (6) şeytanın kabullenmediği imânın altı şartıdır. (13) bilindiği gibi Hakikat-i Ahmediyye’dir ve şeytanın dahi bağlı olduğu yer orasıdır. (1) Tevhid-i Hakiki, Hakk’ın birliğidir. (0) âlemin ve şeytanın aslında yok olan hayâlidir. (10) ise İseviyyet mertebesidir ki; bugünkü haliyle, çoğunlukla şeytanın “tantana”sını ortaya çıkarmaktadırlar.
Şeytanın, insânlara yaklaşma yönlerini kendi ifade ettiği gibi, ağaca yaklaştırmak için, dört yönün biri olan önden gelerek, görselliği kullanarak, ağacı göstererek, o ağaç hakkında güya doğru bilgi veriyormuş gibi vesvese yaparak onlara yaklaşmaya ve o ağaca yaklaştırmaya çalışmıştır.
“Kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeye başladı.” Âyet-i Kerîme’nin bu bölümünden şeytanın, Âdem ve Havvâ’nın varlığında var olan ve kendilerinin de henüz
bilmediği bir takım hususiyetlerini bildiği anlaşılmaktadır. Yeni meydana getirilmiş bir varlığın özelliklerini bir başka varlık nasıl bilebilir ki? Bu biliş belki kendinden bir kıyasladır, belki ilmi bir biliştir. Bu mertebede iblisin yaşam tecrübesi Âdem ve Havvâ’dan daha fazladır. Gayesi Âdem’i (a.s.) küçük düşürmektir.
Ancak, gizli olan bu yerlerin açılmasını nefsi mânâda şeriatsız kullanmak suç unsuru, İlâhi mânâda ruhsatla kullanmak ise Ulûhiyyet’in gereğidir. Şeytan bu ikinci kullanış yönünü anlayamadığı için o uzuvları açtırmaya çalışmıştır. Eğer bu hakikati idrâk etmiş olabilseydi bu yolda bir çalışmaya girmez o mahallerin açılmasını istemezdi.
Şeytan cennetten kovulduktan sonra onlara nasıl ulaştığı hakkında birçok rivayet vardır. Bu hususun daha kolay anlaşılması için bu günkü cep telefonlarımız güzel bir misal olabilir. Onlarla çok uzak mesafelerle konuşma imkânı buluyoruz.
Şeytan ateşten, yani enerjiden var edildiğinden kendinde mevcud bu enerjiyi manyetik dalgalar halinde, Âdem ve Havvâ’ya göndermiş, onlarda bulunan uygun frekanstan onlara ulaşmış olabilir. Mühim olan nasıl ulaşılmış olduğu değil, ulaşıldığında ne olduğudur.
Âdem ve Havvâ’nın, cennette lâtif bir yaşamları olduğundan henüz kendi iç bünyelerinde “bâtınlarında” bulunan diğer özellikleri meydana çıkmamış idi. Âdem kıssaları okunup incelendikçe Âdem’in cennette bireyselliğe doğru birçok evre geçirdiği anlaşılmaktadır. Burada ise daha kendilerinin de farkında olmadıkları iç bünyelerinde bulunan şehvaniyyetin ve üreme organlarının varlığını anlamaları olmuştur.
Ve ” Rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı; ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı.” dedi.
Yani “ Bu ağaçtan yerseniz iki melek olarak cennette ebedi kalıcı olacağınızdan, Rabb’ınız size bu ağacı cennette
ebedi kalmamanız için yasakladı.” dedi. O halde bu ağaçtan yiyin ve cennette ebedi olarak kalın demek istedi. Ve gerçeğin tam tersini onlara yaptırmaya çalıştı. Zaten onun özelliği Hâdîseleri tam tersinden göstermeye çalışmasıdır.
Âdem ile Havvâ’nın cennetteki yaşamları henüz fiziken bedenleşmemiş olduklarından zaten meleki bir yaşantı idi. Böylece gayesi onları küçük düşürmek idi. Bunu temin etmek için de:
وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ
(Ve kasemuha innî leküma leminennâsihiyn) Meâlen: (7/21) “Ve onlara yemin etti ki, ben muhakkak sizin için elbette hayr’ı tavsiye edenler-denim.” Âdem ile Havvâ bu yemin üzerine ona inandılar.
فَدَلَّاهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ
لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ
وَنَادِيهِمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ
وَاقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ
(Fedelle hüma bi gururin felemma zâkâşşece-rate bedet lehüma sev’âtühüma ve tafika yahsifani aleyhim min verakılcenneti, ve nadahüma Rabbühüma elem enheküma an tilkümaşşecerati ve ekulleküma inneşşeytane leküma adüvvün mübiyn.) Meâlen: (7/22)” Artık onları bâtıl sözle aldattı. Vaktaki ağaçtan tadıverdiler, o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeye başladı. Onların üzerine
cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler. Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamş değil miydim ve şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?”
“Artık onları bâtıl sözle aldattı.”
(Böylece onları kaydırarak aşağı sarkıttı.) Nefsâniyyet’e meylettirdi. Demekki o ağacın bir özelliği de diğer ağaçlardan daha aşağıda olması imiş.
“Vaktaki ağaçtan tadıverdiler, o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeye başladı.” Nihayet o ağaçtan tattılar, tadış olarak belirtilen (ZÛK) “zevk”e dönüştü. Bu tadış ve zevk çok türlüdür.
Bir bakıma bu tadış “Ulûhiyyet” ağacından “mahlûkiyyet”e dönük rızkını, enerjisini ve özelliklerini tadıştır.
Diğer yönüyle bakıldığında bu ağacın bir dalı, Nefs ve şeytâniyyet dalı olduğundan, o tadış neticesinde kendilerinde kuvvede “bâtında” olan bazı özelliklerinin kuvveden fiile çıkmaya başlamasıyla uyarılan ayıp yerleri belirginleşerek görünmeye başlamıştır.
Bu ağaçtan (ekel) edilmemiş, yani yenmemiş sadece tadılmıştır. Yenmesi ve yaşanması dünyaya bırakılmıştır.
Bu tadışın diğer enfüsi bir yönü de vardır ki; genele açılması, kayıttan idrâklere bırakılmıştır. Ağaçların meyveleri genelde yukarıda dallarda olur, o halde bu tadış yukarıdan olmuştur.
Tefsirlerde bu tadılan şey hakkında birçok fikir yürütülmüştür, bazıları buğday, bazıları elma, bazıları incir, üzüm gibi gıdaların olabileceğini söylemişlerdir. Hepsi de izâfidir, mertebeleri gereği hepsi de yerli yerincedir.
Âdem ve Havvâ’nın lâtif varlıkları üzerinde herhangi sonradan yapılma bir örtü, libas, elbise türü şeyleri yoktu; zaten bunlara ihtiyaçları da olmadığından hilkat halleriyle
cennette dolaşıyolardı ve bu hal o zaman onlar için tabii idi. Şecerden tadıştan sonra barizleşerek görünen ayıp yerlerini kapatmak için.
“Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler.” Bu yaprakların “incir” yaprakları olduğu söylenmiştir ki; izâfeten doğrudur; çünkü “incir” vahdette kesret’i yani birlikteki çokluğu ifade etmektedir ki; bu tadış da kesretin başlangıcını oluşturmuştur. Böylece kendilerinde “levvâme ve emmâre nefisleri de faaliyete geçerek (alâ ve esfeli) bir arada yaşayacak kâmil hale gelmişlerdir.
Bunun üzerine:
“Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamş değil miydim ve size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?” Emr-i teklifi’ye uymadıklarından bu sözlere muhatap olmuşlardı. Âdem ile Havvâ bu Hâdîse karşısında mahçup, utangaç ve üzüntülü halleri ile mahzundular ve sustular.
Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ onlara “Bakara Sûresi”nde ifade edildiği üzere bazı kelimeler öğretti, onlar da o kelimelerle özür ve acizliklerini beyan ederek kendi kendilerini levm ederek pişmanlıklarını ifade ettiler.
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا
وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
(Kalâ Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem teğfirlenâ ve terhamnâ lenekü-nenne minel hasiriyne.) Meâlen: (7/23)” Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendi nefislerimize zulm ettik ve eğer bizi bağışlamaz ve merhamet buyurmaz isen elbette biz
zarara uğramışlardan oluruz.” Yukarıda i; Âyet-i Kerîme’lerde belirtildiği gibi Âdem ve Havâ’nın ağaca yaklaşmalarıyla zâlim olacakları ifade ediliyor idi, o ağaca yaklaşmalarıyla zâlimlik onların bir vasfı olmuş oldu. Daha evvelce Bakara Sûresi’nde geçen ilgili mevzuda zâlimlik hakkında bilgi verilmiş idi, tekrar bilgi tazelemek için oraya bakılabilir.
Âdem ile Havvâ şecer ağaçtan tadış fiilini işledikten sonra ne yapacaklarını bilmez şaşkın bir halde iken, Rabb’larının bildirmesiyle emr-i irâdi’ye ve şeytana uyup emr-i teklifi’ye uymayarak “Ya Rabb’i biz nefislerimize zulmettik.” dediler.
Bütün bu oluşan Hâdîseler karşısında onlardan Rabb’larının eğitimi ile ilk def’a bir söz ortaya çıkmakta idi ve ilk def’a kendileri, kendilerinde var olan bir özelliği ortaya koymakta idiler ki; Âdem ve Havvâ’nın belirgin hallerinin başında tanımlamalarının Nefs olduğu ve bu düzenlenmesinin tamamlandığı ortaya çıkmış oldu ki; nefs’in genel tanımı (Nefs o şeyin zatıdır.) şekliyle ifade edilmiştir. Bu hususta geniş bilgi “ İrfan Mektebi ve şerhi” isimli kitabımızda verilmiş idi.
Bu Hâdîseyi başka bir yönüyle de incelemeye çalışalım. Nefs’lerine zulm şeytanın vesvesesi ile (şecer) ağaca yaklaşmaya meylettikleri anda, kendilerinde o ağaca (kurb) bir muhabbet oluşmaya başladı. Bu, muhabbet (ısı) olarak şiddetlenmeye ve ateşe dönüşmeye başladı, böylece içlerindeki ateş diğer mânâları hükümsüz hale getirdi. Böylece kendilerinde kuvvede var olan Kahhar esmâsını faaliyete geçirerek diğer bütün esmâ-i ilâhiyye’yi hükümsüz hale getirdi.
O anda Âdem ve Havvâ’nın varlığı, ağacı da tadışla geçici olarak bâtınen iblisiyyet’e dönüşmüş oldu, böylece gizli yerleri kendilerine açıldığında utanarak çok üzüldüler ve yaptıkları bu fiilin yanlış olduğunu, emr-i İlâhiyye ve emr-i teklifiyye’ye aykırı olduğunu anlayıp pişman oldular.
Bu pişmanlık içerisinde şaşkın olarak kaldıklarında
Allah’ın îtâbı (azarlama) geldi. İyice mahcup ve pişman oldular, ne diyeceklerini bilmezler iken Rabb’ları onlara bu kelimeleri talim etti, onlar da o kelimelerle: “ Ya Rabbi nefislerimize zulmettik.” dediler.
Diğer bir yönüyle de Nefs’lerine zulm şöyle olmuştur, diyebiliriz.
Yine Bakara Sûresi’nde ifade edilen Âyet’i Kerîme’lerde Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e isimleri’nin hepsini öğrettiği beyan edilmişti. Böylece âlemde insân cinsine verilen ilk derste; talebe Âdem, öğretmen ise Cenâb-ı Hakk olmuştur ki; bu zât-î bir eğitimdir.
Âdem’in öğrenerek varlığında yani Nefs’inde mevcud olan bu esmâ-i İlâhiyye itidal üzere olmak ister; çünkü her bir Nefs bu İlâhi isimlerin varlığı ile vardır ve öylece binâ edilmiştir. Herhangi bir sebeb ile kişide meydana gelen bir değişim, eğer o kişiyi şiddetle tek bir ismin hükmü altına sokarsa işte orada diğer isimlerin mânâları geçici olarak iptal edildiğinden üste çıkan o isim ile diğer isimler perdelendiğinden, zulmette kalmış olurlar. İşte böylece kişi farkında bile olmadan Nefs’ine zulmetmiş olur.
Âdem ve Havvâ o ağaca yaklaşmakla geçici olarak iblisiyyet ahlâk ve mânâsına dönüştüğünden (Nefs’î Âdemliğe) zulm etmiş oldular. Böylece Nefs’lerine zulm etmiş oldular. Çaresi bu hali idrâk edip tevbe etmeleri oldu. Rabbları onlara bu yolu göstermese idi hüsrana uğrayanlardan olacaklardı. (Çünkü Âdem’de bütün mertebeler mevcuttur.) Âdem’e secde emri; meleklere ve iblise idi.
Ağaca yaklaşmayın emri ise; Âdem ve Havvâ’ya idi. Bu hususları tefekkürde yarar olacağı muhakkaktır.
Bütün bunlardan sonra Allah (c.c.) dedi ki:
قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ
مُستقر ومتاع إلى حين
(Kalehbitu bagduküm li bagdin adüvvün veleküm fil erdı müstekarrun ve metaun ilâ hıynün.) Meâlen: (7/24) Buyurdu ki: “Bazınız bazınıza düşman olarak -yeryüzüne- ininiz, sizin için yerde bir zamana kadar bir ikametgâh, bir faydalanma vardır.” Bu Âyet-i Kerîme’nin hükmünden, yeryüzünde genel anlamda bir barış olamayacağı açık olarak anlaşılmaktadır.
Âdem’in varlığında, cümle, her türlü zıt isimlerin varlığı, Havvâ’nın varlığında üreticilik, heva ve hevesin varlığı, Şeytanın varlığında ise, vesvas, hannas ve kahhariyyet hükümleri zuhura çıkacağından ve her bir isim de kendi hakimiyyetinin bakasını isteyeceğinden birlik ve beraberliğin mutlak mânâda olması mümkün görülmemek-tedir. (Bu da zuhurun zenginliğidir.) Mevlânâ Hz. de bu hususu: “ Burası fark âlemidir, burada birlik olmaz.” diye ifade etmişlerdir.
قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ
(Kâle fiha tahyevne ve fiha temutüne ve fiha tuhracune) Meâlen: (7/25) Buyurdu ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınızdır.” Orada hayat bulacaksınız, yani hay isminin zuhurunu orada görüp yaşayacaksınız hayat bulacak, kimlik kazanacaksınız ve orada öleceksiniz. Bazınız ızdırari > zaruri ölümle bazınızda ihtiyari > isteyerek (ölmeden evvel ölünüz) hükmü ile öleceksiniz. Ve herkes nasıl ölmüş ise o
ölümün karşılığı olan mertebesi itibariyle kazanılan yere oradan çıkarılıp gönderileceksiniz demektir.
Bu hususta küçük bir şiirimin son dörtlüğünü de mevzu ile ilgisi olduğundan ilâve etmeyi uygun buldum.
Necdet’ten dinle bu sözü Hakk’tan ayırma hiç özü
Bu dünyanın gerçek tadı Ölmeden ölmekmiş meğer Kim ki; bu dünyadan, gerçekten ihtiyarî > isteyerek, nefsî mânâda öldüğü bir ölümden sonra fiziki ölümle ölürse, aslında o ölmemiş gerçek İlâhi varlığı ile dirilmiş olduğundan irfaniyyetle tekrar kendi aslına ulaşmış olur. İşte bu ölüm ile dünyadan ayrılma (şeb’i aruz) yani o kişi için “düğün gecesi,” “müşahede-şehadet” olmuş olur.
يَا بَنِي آدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِى
سَوْاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ
آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
(Ya beni Âdeme kad enzelnâ aleyküm libasün yüvarî sev’atiküm ve rişün ve libasüttakva zalike hayrun zalike min ayatillâhi leallehüm yezzekkerune.) Meâlen: (7/26) ”Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takvâ elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ'nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.”
Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’nin baş tarafında üç türlü elbiseden bahsedilmektedir. Bunlar, dünyada giyilecek ikisi fiziki diğeri ma’nevi elbiselerdir. Ayrıca içte, bâtında üç elbise daha vardır ki; onlar lâtif elbiseler olduklarından görünmemektedirler. Bu yüzden de fark edilememektedir-ler.
Birinci elbise: İnsân’ın iç bünyesini > mânâsını muhafaza eden, toprak beden, et, kemik, sâlsâl, balçık, elbisesidir.
İkinci elbise: Bedeni muhafaza eden, belirli malzemelerden meydana gelen giysi elbisesidir.
Üçüncü elbise: (Takva) elbisesi’dir ki, isân’ın gerçek mânâda insân olarak yaşamasını temin eden İlâhi sistemin mânâ olarak tüm kimliğine giydirilmesidir. Bir gerçek hayat sistemi ve insânlık, asalet elbisesidir. (Bu mevzuya daha sonra yine devam edeceğiz.) İşte bütün bu hakikatler, (Âyatillâhi) Allah’ın Âyetleri’ndendir. Yani Ulûhiyyet işaretlerinden > mertebe-lerindendir.
Bütün bu âlem, (Allah’ın Âyetleri) olup âlemin tümü (Kûr’ân-ı fiilî veya Kûr’ân-ı tafsilî)dir. Yani bütün tafsilâtıylâ zuhura çıkmış, yaşayan muhteşem zâtın zuhuru, her mertebesi itibariyle esmâ-i İlâhiyye’nin ve sıfat-ı İlâhiyye’nin kendi mânâları itibariyle zuhur ve tecellileri > zâtının giyindiği elbiseleridir. En güzel elbise ise (Rahmân) sûreti üzere halk edilen (Âdem > insân) sûreti ve elbisesidir.
(leallehüm yezzekkerune.)
“Belki bunu düşünürler.” (zikrederler) Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır.
İşte bu anlayışla Hakikat-i İlâhiyye’yi tefekkür etmeye çalışanlar (hüm) “onlar” diye ifade edilmektedir.
İnsânın belirgin hali zikr etmesi yani tefekkür etmesidir. İşte ancak bu tefekkür ve zikr insânı kemâline ulaştırır. Bu hususu Efendimiz (s.a.v.) Hadis-î Kûdsî’sinde şöyle ifade etmiştir: Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki! (Ene celisü men zekerni) yani “Ben beni zikredenin celisi > oturanıyım.” Yani, “Beni zikredenle ben beraberim.” demektedir. İzahı uzun sürer bu kadar işaret yeterlidir zannediyorum. Gerçek zikir ve tefekkür ehli bütün bunlardan hissesine düşeni zâten almaktadırlar.
“Zikr hususunda (Vahy ve Cebrâîl) isimli kitabımızın baş taraflarında bir kısım bilgiler vardır dileyen oraya bakabilir.”
(6 Peygamber (1) Hz. Âdem a.s.) kitabımızdan naklen A’râf Sûresi’nde geçen mevzumuzla ilgili bölümleri özet olarak görmeye çalıştıktan sonra şimdi, tekrar yolumuza devam edelim.
١٤﴾ قَالَ أَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
(14) (Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn.
(İblis) dedi: (Bari) bana (insânların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver." İblis bu kadar isyankârlık yaptığı hâlde hâla konuşabiliyor, oysa insân Âdem (a.s.) ın yaptığı gibi bu durumda secdeye giderde oradan başını kaldırmaz.
قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ
(15) (Kâle inneke minel munzarîn.)
(Allah) buyurdu: "Haydi sen süre verilmişler-densin." Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti ilâhîyyesine bakın ona âsi olana müddet tanıyor.
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُستقيم
(16) (Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm.)
"Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." İblis isyanını burada iyice perçinleyip, nezâket sınırları dışına çıkıyor. İşte bu tam şiddetli bir nefsi emmâre hâlidir, kendi yaptığı fiili karşı tarafa yüklüyor ve kendini temize çıkarıyor. Bu hâllerde olan insânların kumandanı işte şeytandır.
ثُمَّ لَآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ
أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
(17) (Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min hâlfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn.9
"Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın." Bu âyette şeytana karşı kendimizi koruma yollarıda gösteriliyor. İblis dört yön sayıyor ve alt ve üstü saymayı unutuyor. Demek ki İblisin bu iki yönde boşluğu var ve o dört yönden de gelse akıl olarak yukarıya çıkıp dışarıdan onu vurabiliriz, çünkü boşlukları var. Ve bu şekilde yâni belirli bir yönden yâni mahlûktan gelen seslerden de
korkmayalım çünkü bizden daha üstün bir varlık değildir o, fakat biz kendimizdeki gücü ortaya çıkaramaz isek korku duyarız. İşte insânın kendisini tanıması ne kadar büyük bir yaşam sanatıdır ve sermâyesidir. Kişinin parası olmayabilir fakat bu bilgileri gönlüne koyduğu zaman hiç kimseden korkmaz, herşeyi verende alacak olan da Allah’tır der ve bir sorun olmaz kendisi açısından. Düşmanın ne kadar büyük olursa olsun onu çok iyi tanıyorsan tedbirini alırsın ve ondan korkmazsın fakat düşmanın küçük bile olsa onu tanımıyor isen tedbirsizsin demektir ve korkuya yol açar.
Cenâb-ı Hakk’tan gelen ilhâmi oluşumlar yönsüz olarak kişi nin bütün varlığına gelir, bazen sağdan soldan (v.b.) şekilde herhangi bir yönden gelen sesler ise herhangi bir mahlûktan gelir, gaybten bir ses duyup sesin sahibini duyamadığımızda bu bizim için ölçü olsun. Cenâb-ı Hakk bütün âlemi bizim emrimize verdi buna cinlerde dahildir, bizler bu elimizdeki gücü kullanamaz isek onlar bizi etkileri altına alırlar.
İşte Cenâb-ı Hakk bu Âyetlerin içerlerine bütün hakîkatleri koymuştur oysa biz bunları kabirlere gidip ölülere okuyoruz sanki biz yaşayan ölü değilmişiz gibi oysa artık o ölmüş ve işi bitmiş, esas bizim beden kabirlerimizdeki ölüleri diriltmek için bunların okunması gereklidir ki hayâtta iken dirilsinler ve işlerini yoluna koyup hayâtlarını bu duruma göre düzenlesinler.
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَدْومًا مَدْحُورًا لَمَنْ تَبِعَكَ
مِنْهُمْ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ
(18) (Kâlehruc minhâ mez'ûmen medhûrâ, le men tebiake minhum leemleenne cehenneme minkum ecmaîn.)
(Allah) buyurdu: "Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki,onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden
(derleyip) cehennemi dolduracağım."
وَيَا الْعَامُ اسْكُنْ أَنتَ وَوُجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلا مِنْ
حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْكَبَا هَذِهِ الشَّجَكْةَ فَتَكُونَا مِنَ
الظَّالِمِينَ
(19) (Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi'tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn.)
(Sonra Allah, Âdem'e hîtâb etti): "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz." Burada Allah Teâlâ bizimle aynı sahneyi paylaşırken biz hâlâ onu ötelerde arıyoruz. Ve Cenâb-ı Hakk bizlere diyor ki rûh ve nefis olarak varlığınızda sâkin olun ve orada bir müddet oturun.
Cennetteki bir sürü ağaçtan Cenâb-ı Hakk’ın o ağacı işaret ederek yemeyin demesi bir yerde yeyin demesidir yoksa Âdem (a.s.) ile Havva vâlide ne kadar arasalarda o ağacı belki bulamazlardı bile. Bizler şu an kendimize bunu çevirirsek nefsânî hareketlere yaklaşmayın olarak çevirebiliriz.