Kitâbun unzile ileyke felâ yekun fî sadrike haracun minhu litunżira bihi veżikrâ lilmu/minîn(e)
Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü'minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.
(Bu,) sana indirilen bir Kitab'tır. Onunla (insanları) uyarman ve inananlara öğüt (vermen) hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın.
A'râf Suresi'nin 2. ayeti, Kur'an'ın indiriliş amacını ve Peygamber'in tebliğ görevini vurgularken, bu görevin getirebileceği sıkıntı ve darlıklara karşı bir uyarı içermektedir. Ayet, Kitab'ın hem bir uyarıcı hem de müminler için bir öğüt kaynağı olduğunu dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâb' kelimesinin 'yazmak' (kitâbet) kökünden geldiğini ve Kur'an'da hem yazılı metin hem de Allah'ın hükmü anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, Hz. Peygamber'e indirilen, yazılı ve okunabilir vahyedilmiş metin olan Kur'an'ı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kitâb'ın Kur'an'da sadece bir 'kitap' olmaktan öte, ilahi bir 'mesaj' ve 'rehberlik' anlamı taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'kitâb', Allah'ın insanlığa gönderdiği nihai ve eksiksiz rehberliği temsil eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'inzâl' fiilinin Kur'an'da genellikle ilahi vahyin peygamberlere ulaştırılması bağlamında kullanıldığını belirtir. Burada 'kitâb'ın 'indirildiği' ifadesi, onun ilahi menşeini ve Allah katından geldiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'inzâl'in, bir şeyin yüksek bir yerden alçak bir yere gelmesi anlamına geldiğini ve Kur'an bağlamında Allah'ın kelamının semadan yeryüzüne, Peygamber'in kalbine indirilmesini ifade ettiğini açıklar. Bu, vahyin kutsallığını ve kaynağının yüceliğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'harac' kelimesinin 'daralmak, sıkışmak' anlamlarına geldiğini ve bu ayette Hz. Peygamber'in tebliğ görevi sırasında kalbinde hissedebileceği bir sıkıntı, tereddüt veya zorluktan uzak durması gerektiğini ifade ettiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'harac'ın, bir şeyin içine girilemeyecek kadar dar ve sıkışık olması durumunu anlattığını söyler. Ayetteki kullanımıyla, Peygamber'in tebliğ vazifesini yerine getirirken herhangi bir içsel sıkıntı, şüphe veya tereddüt yaşamaması gerektiği vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'inzâr'ın, bir tehlikeye karşı önceden haber vermek ve sakındırmak anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'tünzira' fiili, Peygamber'in Kitap aracılığıyla insanları Allah'ın azabına karşı uyarma görevini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'inzâr' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerine uymayanları bekleyen kötü sonuçlara karşı yapılan bir uyarı olduğunu açıklar. Ayetteki bu kullanım, Peygamber'in tebliğinin temel işlevlerinden birinin insanları doğru yola davet ederken aynı zamanda yanlış yoldan sakındırmak olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr'in hem hatırlamak hem de hatırlatmak anlamına geldiğini ve 'zikrâ'nın ise özellikle öğüt ve ibret alma maksadıyla yapılan hatırlatma olduğunu belirtir. Ayetteki 'zikrâ', Kur'an'ın müminler için bir öğüt ve hatırlatma kaynağı olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zikrâ'nın, kalpteki unutulmuş bir şeyi yeniden canlandırmak veya bir gerçeği akla getirmek olduğunu açıklar. Bu ayette, Kur'an'ın müminlere unuttukları veya gaflete düştükleri hakikatleri hatırlatarak onları doğru yola sevk eden bir öğüt olduğunu vurgular.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Bu, sana indirilen bir kitâb'tır. Onunla (insânları) uyarman ve inananlara öğüt (vermen) hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın.) Burada bahsedilen kitâp bir bakıma Kûr’ân, bir bakımada birinci Âyet-i Kerîme’de bahsedilen “Elif, lâm, mîm, sâd” kitâbıdır. Elimizdeki Kûr’ân-ı Kerîmin çeşitli yönleri olmasa idi o herşeyi kendi kendine yapardı yâni kendisi kendisini okur, kendi kendine izâh eder (v.s.) ve bu bahsedilenlerin bir tanesi bile eksik olursa bu yaşantı tam olmaz eksik olur bu nedenle insân lâzımdır. Diğer yönden elimizde Kûr’ân-ı Kerîm olmasa neyi nereden okuyacağız ve bileceğiz. Ve hem insânın hem de kitâbın yaşayacağı bir mahâl gereklidir ki bu da âlemler kitâbıdır.
Bu kitâp (s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün okuyanlara indirildi. Zaman izâfidir ve Kûr’ân-ı Kerîm Âyetleri için zaman kavramı yoktur. Bir şeyin aslı nerede, nasıl ve hangi yön üzere olursa olsun sonuçta yine aslıdır yâni kendisi, kendisidir.
Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmıdır ve kelâmda zâtından ayrı değildir. Kelâm sıfâttır fakat zâtına dayanır.
“Kûr’ân-ı Kerîm inzâl edildi” denildiğinde bizler gökyüzünden Cebrâîl (a.s.) vâsıtasıyla uçarak getirildi zannediyoruz. Kûr’ân-ı Kerîm beş mertebeden geçerek nâzil olmuştur.
İlk olarak, Ümmül Kitâpta Allah’ça olarak. Bu şekliyle bize indirilse idi biz ondan hiçbir şey anlayamazdık çünkü bir beşerin Allah lîsânını anlaması mümkün değildir. İnzal edildi, tenzil edildi, indirildi ifâdeleri mânâsının kolaylaştırılmasıdır, mânâdaki ağırlıkların indirilmesidir.
İkinci olarak, Allah’ça lîsânından sıfât mertebesine Hakk’ça tercümesi yapıldı ve indirildi. Böylece Hakk lîsânına inmiş oldu. Buradaki ismide Levhi Mahfûz oldu.
Üçüncü olarak, Hakk lîsânından esmâ mertebesine yâni Rabb lîsânına indirildi. Buradaki ismi de Kitâbül Mübîn oldu.
Dördüncü olarak, Rububiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine indirildi yâni Rabb’çadan Arapçaya tercüme edildi. İşte bu aşamada insânlar bunu anlamaya başladılar. Ve bu tercüme asgari müştereklerde en kolay anlaşılabilecek şekilde ifâde edildi fakat yukarıdan beri bahsedilen bütün tercümelerde bu Arapça tercümenin içinde mevcût oldu. Nasıl ki yeni bir lîsân öğrenmek için özel eğitim gerekiyor işte Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisindeki üst mertebe tercümelerini idrâk içinde özel çalışma gerekir ve buna da gerçek ilm-î dervişlik ve târikat deniliyor. Ne yazık ki artık günümüzdeki târikat oluşumlarında bunlar bilinmiyor, çok az bilen kişi var ve onlarda âriflerdir. Bu aşamadaki lîsân ile yâni sadece Arapça lîsân ile kelimelere bakıp düşündüğümüzde Kûr’ân-ı Kerîm gönlümüzdeki gerçek yerine oturamıyor çünkü genel olarak bütün insânların anlaması için hafifletilmiş oluyor. Aslında Allah’ın zât mertebesi îtibarıyla düşünüp anlatılan hikâyelerin, hayvânların Kûr’ân-ı Kerîmin içinde ne işi var diye de düşünebilir ve demek ki bunların hepsinin bir gereği ve yeri var sonucuna ulaşabiliriz. İşte bundan sonra artık bu anlatılanlar üzerinde derinleşmemiz gerekiyor ki hakîkatlerine ulaşabilelim. Bu sembollerden verilmek istenen mânâlara ulaşmak için çalışmak ve bu tercümeleri yukarıya doğru mîrac ettirmek gerekiyor.
Beşinci olarak, Arapçadan diğer lîsânlara insânlar tarafından yapılan tercümelerdir.
Eğer Kûr’ân-ı Kerîm beşer lîsânına inmeyip üst tercümelerde kalsa idi bizler üst tercümelere çıkmak için bir başlangıç yapamazdık. İşte bizim yapmamız gereken Arapçasını okuyup anlamak ondan sonra belirli eğitimlerle yukarıya doğru çıkmak, işte o zaman Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçekten okumuş oluyoruz, sadece Arapçasını okumakla sûretini okuyoruz.
Tevhid eğitimleri alınmaya başladıktan sonra sadece Arapça olan kısım kişiye yetmiyor, daha derinlerine gittikçede bu Âyet o kişide tahakkuka başlıyor. Her birerlerimiz Efendimiz (s.a.v) in ümmeti olmak îtibarıyla
ona olan tecelli bizlerede olmaktadır ama ona en fazlası bize ise nasibimiz kadar. İşte bu çalışmalar sonucu kişi bir bakıyor ki Arapça zannettiği bu Kûr’ân Rabb’ça imiş ve harfi nidâ ile Arapça kelimesinin başındaki “ayn” seslenme harfine, hayret harfine dönüşüp aradan çekiliyor ve kişi “A….Rabb’ça” imiş diyerek Rububiyyet mertebesine yükseliyor. Ve Kûr’ân-ı Kerîm’i bu tercüme îtibarıyla anlamaya başlıyor. Ve bütün bahsedilen üst tercümelere çalışmak sûretiyle ulaşıp en son Allahça olan tercümeye gelince Kûr’ân-ı Kerîm’in gerçek mânâsını anlıyor.
Kûr’ân-ı Kerîm’in bu yüceliği sakın ha senin göğsünde sıkıntı yapmasın çünkü bunun cevâbı da zâten, Kûr’ân-ı Kerîm’in içinde vardır, “Biz senin sadrını açmadık mı, göğsünü genişletmedik mi, bu hakîkatleri anlaman için sana kolaylık göstermedik mi” (94/1) diyerek. Fakat bu hîtap sadece ümmeti Muhammede oluyor, Mûsâ (a.s.) Fir’avunun karşısına giderken Cenâb-ı Hakk’tan “Ya Rabbi göğsümü genişlet” (20/25) diye ricada bulunurken, Cenâb-ı Hakk ümmeti Muhammede “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi” diyor. Bu şu demektir, kişi beşeriyeti ile hayâtını sürdürürken tabiidir ki Hakîkati İlâhîyyeyi idrâk edemez, evvelâ şartlanmalarından, tabîatından, alışkanlıklarından, nefsânîyetinden arınması gerekir. İşte bu arınma esnâsında kalbi daralır arasıra çünkü kendisindeki eski nefsânîyetleri kendisini sıkar, isterler ki eskisi gibi gaflet hâlinde, rahat olsunlar, bu mücâdele sonucu kişideki benlik, nefsi emmâreyi meydana getiren gazlar, zikirler ile izâle edilip vücûttan atılır. Bu sırada kişide aklın ve gönlün yâni duyguların çok iyi ayarlanması gerekir. Bu Âyettede buna dikkât çekerek “göğsüne dikkât et darlık gelmesin” diyerek hem yönlendiriyor hem müjde veriyor Cenâb-ı Hakk. Gelebiliyor demekki Cenâb-ı Hakk böyle bir uyarıda bulunuyor, onun için bunlar geldiğinde çok üzülmeyelim, hepsi aşılır inşallah.
Âsi olanları korkutup uyarman, mü’minlerede hakîkatleri hatırlatman için içinde oluşumlar vardır.
Buradaki hatırlatmadan kasıt şu ana kadar bahsedilen hakîkatleri hatırlatma bâbında olan hatırlatmadır. Çünkü bilinen bir şey unutulduğunda veya bilişinde tereddütte olunan bir şeyin doğrusunu söylemek ile hatırlatma olur. Kûr’ân ve insân ikiz kardeş olarak mânâ âleminden yola çıktılar, insân madde olarak geldi (s.a.v.) Efendimizde kemâlini buldu, Kûr’ân ise mânâ olarak Tevrat, Zebur, İncil, Kûr’ân gibi mânâ yoluyla geldi ve Efendimiz (s.a.v.) in zamanında dünyada birleştiler. Bu yüzden Kadir gecesi Kûr’ân-ı Kerîmin yeryüzüne inmesi bizler için en büyük saadettir ve Cenâb-ı Hakk’ında gâyesi o gece tahakkuk etmiş oldu. “Ve nefahtü” (15/29) ile biz insânlarda mevcût olanlar Kûr’ân-ı Kerîm’in inzâli ile bize izâh edildi ve açıldı. “Ne var âlemde o var Âdemde” denildiği şekliyle Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisindeki bütün oluşumlar zâten bizim varlığımızda bizâtihi mevcûttur.
Ancak bu hatırlatma sadece îman ehline özeldir. İmân ehli dışındakilerin bu hâdiseleri anlaması mümkün değildir. Onlara yönelik hîtap korkutma içindir.