İnne-l-insâne ḣulika helû'â(n)
Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.
Doğrusu insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır.
Meâric Suresi'nin 19. ayeti, insanın yaratılışındaki temel bir özelliği olan 'helû' olma durumunu vurgular. Bu ayet, insanın fıtratında var olan sabırsızlık, açgözlülük ve endişe gibi olumsuz niteliklere işaret ederek, onun ahlaki gelişim potansiyeline dikkat çeker.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin kökenini 'üns' (alışma, yakınlık) ile ilişkilendirir ve insanın sosyal bir varlık olduğuna vurgu yapar. Ayetteki kullanımıyla, bu sosyal varlığın fıtratında bulunan bir zaafa işaret edilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'insan' kavramının hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle ele alındığını belirtir. Bu ayetteki 'helû' olma durumu, insanın olumsuz potansiyeline, yani sabırsızlık ve açgözlülük gibi zaaflarına dikkat çeker.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'insan' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını mecazi ve hakiki anlamda inceler. Bu ayetteki 'insan' kelimesi, genel bir hüküm bildirerek, insan türünün ortak bir özelliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' (yaratma) kelimesini, bir şeyi takdir etmek, ölçmek ve yoktan var etmek olarak açıklar. Ayetteki 'hulika' (yaratıldı) ifadesi, insanın 'helû' olma özelliğinin sonradan kazanılmış değil, fıtrî bir durum olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'halk' kelimesinin, bir şeyi belirli bir ölçü ve düzen içinde meydana getirme anlamını taşıdığını vurgular. Bu ayette, insanın 'helû' olarak yaratılması, ilahi bir takdirin ve fıtrî bir özelliğin sonucu olarak sunulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'halk' fiilinin Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretini ve yaratıcılığını ifade ettiğini belirtir. 'Hulika' pasif fiil formuyla, insanın bu özelliğinin kendi seçimi değil, ilahi bir yaratılışın sonucu olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'helû' kelimesini 'şedîdü'l-cez'i ve'l-men'i' (çok sabırsız ve çok cimri) olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, insanın başına bir kötülük geldiğinde aşırı derecede telaşlanması, bir iyilik geldiğinde ise onu başkalarından esirgemesi anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'helû' kelimesini 'şiddetli sabırsızlık ve cimrilik' olarak tanımlar. Ayet, insanın bu fıtrî zaafını ortaya koyarak, onun bu olumsuz özelliklerden arınma potansiyeline işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'helû' kelimesini 'cezû' (sabırsız) ve 'menû' (cimri) olarak açıklar. Bu ayetteki kullanımı, insanın zorluklar karşısında çabuk panikleyen ve nimetlere sahip olduğunda ise paylaşmaktan kaçınan yönünü vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'helû' kelimesinin 'cezû' ve 'menû' anlamlarını birleştirerek, insanın hem musibet anında sabırsızlık göstermesini hem de nimet anında cimrilik yapmasını ifade ettiğini belirtir. Bu, ayetin sonraki ayetlerle birlikte ele alındığında daha net anlaşılır.
Meâric Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İnsan, nefsi emmarenin hayal ve vehim yönü ile Hakikat-i İlahiyyeyi perdelerse nefsin evlat, mal, makam mevki v.s. kazanma yönünde hırslı olur ve önüne gelen engelli aşmada sınır tanımaz.
Eğer İnsan hakikatine yönelirse aşağıdaki âyetin hali, idraki ve yaşantısı oluşur,
لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {التوبة/128}
Lekad câekum rasûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bilmu/minîne raûfun rahîm(un)
Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (9/128)
“Min enfusikum” ifâdesinin iki yönü vardır, bir yönü “sizin cemaâtiniz içerisinden sizin benzeriniz bir peygamber geldi”, diğer yönü ise “öz varlığınız olan nefsinizden size bir resûl geldi” dir. Kişilerin özünde bulunan “venefahtü” hakikati ile ulûhiyet ve risâlet mertebelerini, abdiyyet mertebesinden idrak ettiğinde ve bu hakikatin risalet mertebesinden yansıdığını da, idrak ettiğinde kendi nefsinden/içinden kendisine rasul gelmiş olur. İşte bu anlayış gerçek ma’nâda bireysel risâlet hakikatinin kendi idrakinde ve sadece kendine ait bir zevkî yaşantı olmasıdır.[44] “ İz- -T-B- ”
Genel olarak efendimiz (s.a.v.) in insanlık içinden geldiğini ifade ettiği gibi diğer yönü itibariyle;
Lekad câekum rasûlun min enfusikum; And olsun kendi içinizden (nefsinizden) resül (irsal edici) geldiği bildilirilmektedir. Âyet sayısal değeri 128 kendi içinde toplamı 11, sûre sayısı ilave edilse 128+9= 137 yine 11 Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesini vermektedir.
Nefsinizden resül gelmeside bir eğitim işidir. İrfan mektebi 12. ders Hakikat-i Muhammedi bölümünde bu hakikat anlatılmıştır; (M.D.)
Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.
İslâmın içinde birçok gruplar vardır.
Bunların bazısı şeriat,
bazısı tarikat,
bazısı hakikat,
bazısı marifet mertebesindedirler.
Hepsi de kendi mertebelerinde Hakk’tır ve de gerçektir. Ancak en kemâlde olan irfan ehli, “cem-ül cem”e ulaşanlardır.
“Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demek tir.
Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/yönü vardır.
Biri halka, diğeri Hakk’a bakar.
Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.
“Kâmil İnsân” mertebesinin geriye dönüş makamları vardır.
Bunlar evvela
“Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esmâ”, “Tecelli-i Ef’âl”dir.
Biz bu mertebeleri daha fazla uzatmamak için Kâmil İnsân makamında birleştirdik. Bu tecelliler zaten Kâmil însân, mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.
Bu mertebenin başka bir özelliği de “tahallaku bi ahlâki rasûlüllah” (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle ahlaklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakk’ani bir yaşam tarzıdır.
Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insanların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insânların seyyid-i (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz.Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında;
Kûr’ân-ı Keriym; Kâlem Sûresi; (68/4) Âyetinde
“ ve innekke le alâ hulûkin aziym.” Buyurdu.
Meâlen:
Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin
Hadîs-i Şerifte de, buyurulan.
Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah
Yani:
Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanın ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır.
Allah’ın ahlâk Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir.
Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.
Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde;
“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.”
Meâlen;
“Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir” diye buyurulmuştur.
Tevhid-i Zat: (11) mertebesinde, sâlik Hakk’la bâki olduğundan kendisinden meydana gelen bir fiili yoktur. Buranın yaşamı gereği, belirli bir süre sâlik’ten (elinde olma dan) zıt isim ve sıfatların zuhura çıktığı yer olmasıdır. Bu yüzden ahlâkı, Allah’ın ahlâkıylâ ahlâklanmaktır. Bu yaşam ince bir iştir. Ancak oraya ulaşılınca idrâki (gerçek mânâda) mümkün olur.
İnsân-ı Kâmil: (12) mertebesinde ise kişiye yeni bir beşeriyet libası (elbisesi) giydirilip tekrar “ef’âl” yani beşeriyet âlemine, fakat Hakk’ani vasıflarıyla gönderilir. İşte burada o kişi etrafına çok müşfik ve merhametli davranır. Bu da Hz. Peygamberin bariz ahlâkından o na bir yansımadır. Yani tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah’tır.
Hz. Aişe (r.a.) validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda, “O nun ahlâkı Kûr’ân-ın ahlâkıydı” diye buyurmuştur.
Meseleye bu yönle de baktığımız da, Kûr’ân zat olduğuna ve zat bütün mertebeleri kuşattığına göre, demek ki; aynı zaman da Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zat, ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin gereği ne ise onu ortaya getirmesi Hz. Rasûlüllah-ın geniş mânâ da ki; ahlâkı olmaktadır.
Bu mertebede her şey gene eskisi gibi yerli yerine dönmüş, zahirde “Şeriatı Muhammedi” batında ise “Hakikati Muhammedi” hükümleri geçerli olmuş olur.
Bu zatlar dışta halk ile, içte Hakk iledir.
Bunları tanımak çok zordur, gerçek irfân ehli, vasıl kimseler bunlardır.
Halkta, Hak’kı; Hak’ta Halkı müşahede ederler.
Bir başka ifadeyle kesrette vahdet, vahdette kesret’i yani çoklukta birlik, birlikte çokluk’u en güzel şekilde yaşarlar.
Daha evvelce “ehl-i sünnet vel cemaat” yolunu sadece şekil ve sûret hâlinde, zahirde yaşarlarken, bu defa “ehli sünnet vel cemaat” yolunu batın-ı ile birlikte yaşarlar ki işte gerçek, “İslâmiyet” ve “Marifetullah” yaşamı bu dur.
Ehl-i sünnet yolunu sadece “şekiller ve merasimler” babında uygulamak yeterli olamamaktadır.
İşte İslam’ı yeteri kadar tanımamak ve tanıtamamak buradan kaynaklanmaktadır.
Eğitim yetersizliği ve bilinçsiz tutuculuk önümüzde bir büyük mânia oluşturmaktadır.
“Ehli sünnet vel cemeat” yolunu irfâniyetle destekleyip batıni yaşamımızı da faaliyete geçirebildiğimiz gün, İslâm topluluğu olarak hedefimize vardığımız gün olacaktır.
Gayemiz en kısa yoldan ve en gerçekçi olarak talipleri HAK’ka ulaştırmaya yardımcı olmaktır. Hatalarımız var ise hoş görüle.
Hak’ka giden yollar muhakkak ’ki pek çoktur. Ancak biz, bildiğimiz yolu anlatmağa çalıştık. Eksik yerler varsa Cenâb’ı Hakk tatbik edenlere ilham vasıtasıyla tamamlatsın. Âmin.[45] “ İz- -T-B- ”