İżâ messehu-şşerru cezû'â(n)
Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.
Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır.
Bu ayet, insanın başına bir kötülük geldiğinde gösterdiği olumsuz tepkiyi, yani sabırsızlık ve feryat etme halini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'mes' ve 'cezû'' kökleri, bu tepkinin mahiyetini ve şiddetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mes' kelimesinin aslen bir şeye el ile dokunmak olduğunu, ancak mecazen bir şeyin bir kimseye ulaşması veya başına gelmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'messehü' ifadesi, şerrin insana ulaşması, ona isabet etmesi ve onu etkilemesi anlamındadır, fiziksel bir dokunuştan ziyade bir durumun vuku bulmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mes' fiilinin Kur'an'da bazen 'isabet etmek', 'ulaşmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı da, şerrin kişiye isabet etmesi, başına gelmesi ve onu etkilemesi anlamında bir mecazdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'mes' kavramının sadece fiziksel teması değil, aynı zamanda bir durumun veya olayın bir kişiyi etkilemesini, ona nüfuz etmesini ifade ettiğini belirtir. 'Şerrin mes etmesi', kötülüğün kişiyi kuşatması ve onun üzerinde olumsuz bir etki bırakması anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şerr' kelimesini 'hayr'ın zıttı olarak tanımlar ve genellikle hoşa gitmeyen, zarar veren, kötü sonuçlar doğuran her türlü durumu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'eş-şerr' ifadesi, insanın hoşlanmadığı, ona sıkıntı veren her türlü musibet, felaket veya olumsuz durumu kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şerr'in hem fiil olarak kötülük yapmak hem de isim olarak kötülüğün kendisi anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, insanın başına gelen, ona elem ve keder veren her türlü olumsuz hadiseyi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şerr' kelimesinin Kur'an'da genellikle insanın iradesi dışında başına gelen olumsuz durumları, musibetleri ve sıkıntıları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette de insanın sabırsızlık gösterdiği, feryat ettiği türden bir olumsuzluk ve sıkıntıya işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cezû'' kelimesini 'sabırsızlık gösteren, tahammül edemeyen' olarak açıklar. Ayetteki 'cezû'an' ifadesi, şerrin insana dokunmasıyla birlikte kişinin aşırı derecede sabırsızlanıp feryat etme, şikayet etme ve tahammülsüzlük gösterme halini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'cezû'' kelimesinin 'sıkıntı anında sabrını kaybeden, feryat eden' kişi için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, insanın başına bir fenalık geldiğinde gösterdiği aşırı tepkiyi, yani sabırsızlık ve şikayet etme eğilimini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'cezû'' kelimesinin 'kalbin sıkıntıdan dolayı daralması ve sabrın tükenmesi' halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'cezû'an' ifadesi, insanın başına gelen kötülük karşısında kalbinin daralması, sabrının tükenmesi ve bu durumun dışa vurumu olan feryat etme halini tasvir eder.
Meâric Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Şer; kötülük görecedir. Bu nefsin-nefsi emmarenin hoşlanmadığı şeylerle alakaladır. (M.D.)
Bakara sûresinde;
(2/216) Kütibe aleykümül kıtalu ve huve kürhün leküm* ve asa en tekrahu şey'en ve huve hayrun leküm,ve asa en tuhıbbu şey'en ve huve şerrun leküm* vAllahu ya'lemü ve entüm la ta'lemun;
(2/216) Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Savaş sizin üzerinize yazıldı.
Bakın hiç kaçış yoktur, bu kadar kesin olarak yazıldı deniyor, o sizin için kerih yani zor bir şey gözükür, ama yazıldı, yapmazsanız da siz bilirsiniz yani, bu savaş zâhir olarak madde mertebesinde yapılan bildiğimiz savaşlar, ama bizim işimiz o savaş değil, yeri geldiğinde onu da yaparız orası ayrıdır, bu savaş kendi özümüzdeki nefis savaşıdır, nefsi emmâre, levvâme, mülhime savaşı olacak, gerçi nefsimizle boğuşmak zor gözükür ama size bu yazıldı, yani hemde ezelde, mâzide programda yazıldı.
Kim hangi mertebede ise savaşını oradan sürdürüyor, nefsi emmâre mertebesinde ise kendisindeki eksi hayvani güçleri atmakla, kesmekle, yoketmekle uğraşıyor, levvâmede ise o yapmayı bıraktığı eksi şeyleri bir daha yapmamak için savaşıyor, nefsi yaptırmaya çalışıyor o yapmamaya çalışıyor, yaparsa da yine yaptım diye kendi kendini suçluyor, mülhime mertebesinde ise almış olduğu ilhamlar arasından gelen evhamları birbirinden ayırmaya çalışıyor, mutmainne mertebesinde kendisine gelen zorluklara karşı direnmeye çalışıyor ve meseleleri kendi gönlünde daha tatmin edici hâle getirmeye çalışıyor, savaş olmazsa orada duramaz zâten, reKâbet yükselmeyi ilerlemeyi sağlıyor.
Umulur ki sizin kerih gördüğünüz şey sizin için sonunda hayra dönüşür, nefis savaşı size zor gelsede ama bunu yaptıktan sonra bu savaş size hayra dönüşür, hayrı getirir size, siz savaşmamayı kendinize sevgili görürsünüz, yani savaşmayıp, gezmeyi, dolaşmayı kendinize muhabbet edersiniz, bu hoş gelir ama arkasından da başınız dara girer.[46]
Âyet-i kerimede görüdüğü gibi şerr görülen şeylerde hayır olabilir veya tam tersidir.
“Hayrihi ve şerrihi min allahi teala”, “Hayrın ve şerrin Allâh'tan geldiğine, iman ediyorum”
İrfan ehli tarafında “Hayrihi ve hayrihi min allahi teala” olarak idrak eder ve yaşar. Hakk’ın halk ettiği şeylerde bir şerr-kötülük görmez. Bunu gören nefistir. Eğer böyle bir itikatte olunursa Hakk’a karşı eksilik görme olur. (Murat Derûni”
Şerr, nefsin 'hevâsına uymayan' şeydir. Hakikatte ise 'şerr' diye bir şey yoktur; her şey Hakk'ın 'Şekûr' (şükredilen) isminin tecellîsidir."[47]
"Cezû’, nefsin 'fakr'ını unutmasıdır. O, 'ben varım, benim malım' der; 'şerr' gelince 'ben fakirim' diye sızlanır. Halbuki asıl fakr, Hakk'a muhtaç olmaktır."[48]
"Nefs, 'messehu’ş-şerru' deyince 'cezû’' olur. Eyyûb ise 'messehu’d-durru' (zarar dokundu) deyince 'fe saraba' (sabretti) oldu. Fark, nefsin bakışındadır: biri 'şerr' görür, diğeri 'hikmet'."[49]