Ve yumdidkum bi-emvâlin ve benîne ve yec'al lekum cennâtin ve yec'al lekum enhârâ(n)
'Sizi mallarla, oğullarla desteklesin ve sizin için bahçeler var etsin, sizin için ırmaklar var etsin.'
"Mallar ve oğullar vererek sizin imdadınıza koşsun. Sizin için bahçeler yapsın, ırmaklar yapsın."
Nûh Suresi'nin 12. ayeti, Allah'ın Nûh kavmine tövbe etmeleri halinde vaat ettiği dünyevi nimetleri, özellikle maddi zenginlik, nesil artışı, bereketli bahçeler ve su kaynakları üzerinden ifade etmektedir. Ayet, 'destekleme', 'mallar', 'oğullar', 'bahçeler' ve 'ırmaklar' gibi anahtar kavramlarla ilahi lütfun somut tezahürlerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İmdâd (إمداد) kelimesi, bir şeye yardım etmek, onu güçlendirmek ve artırmak anlamına gelir. Genellikle hayır ve iyilik için kullanılır. Ayetteki 've yümdidküm' ifadesi, Allah'ın Nûh kavmine tövbe etmeleri halinde mallar ve oğullarla destek vereceğini, yani bu nimetleri onlara bolca ihsan edeceğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'medede' fiilinin 'yardım etmek' ve 'çoğaltmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın Nûh kavmine bereket ve bolluk vererek onları güçlendirmesi ve desteklemesi mecazını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'imdâd' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi yardım ve destek bağlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayette, Allah'ın tövbe edenlere maddi ve nesilsel zenginliklerle destek olacağı vaadi, ilahi lütfun bir tezahürü olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mâl (مال) kelimesi, insanın sahip olduğu, elde ettiği ve üzerinde tasarruf hakkı bulunan her şeyi ifade eder. Ayetteki 'bi-emvâlin' ifadesi, Allah'ın Nûh kavmine bolca maddi zenginlik, yani çeşitli mallar ve mülkler ihsan edeceğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'emvâl' kelimesinin genel olarak servet ve zenginlik anlamına geldiğini, bu bağlamda ise Allah'ın onlara dünyevi refah ve bolluk vereceğini ifade ettiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mâl' kelimesinin Kur'an'da genellikle maddi varlıkları, serveti ve geçim kaynaklarını ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, tövbe karşılığında vaat edilen nimetlerden biri olarak maddi refahın artışı vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Benûn (بنون) kelimesi, 'ibn' (ابن) kelimesinin çoğulu olup erkek çocuklar anlamına gelir. Arap toplumunda erkek çocuk, soyun devamı ve gücün sembolü olarak büyük önem taşır. Ayetteki 've benîne' ifadesi, Allah'ın Nûh kavmine nesillerini çoğaltarak ve erkek evlatlar vererek destek olacağını vaat eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'ibn' kelimesinin sadece biyolojik evladı değil, aynı zamanda bir şeyin neticesi veya mensubu olanı da ifade edebileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki 'benîne' kelimesi, açıkça soyun devamı ve erkek evlatlar anlamında kullanılmıştır, bu da toplumsal bir zenginlik ve güç göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'evlat' kavramının, özellikle erkek evlatların, bir toplumun gücü, devamlılığı ve refahı için temel bir unsur olarak görüldüğünü belirtir. Bu ayetteki 'benîne' vaadi, Nûh kavmine hem sayısal hem de sosyal bir güç artışı vaat etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet (جنة) kelimesi, 'örtmek, gizlemek' anlamındaki 'cenne' kökünden türemiştir, çünkü ağaçlar toprağı örter. Genellikle ağaçlarla dolu, sulak ve verimli bahçeler için kullanılır. Ayetteki 'cennâtin' ifadesi, Allah'ın Nûh kavmine bol ve bereketli bahçeler ihsan edeceğini, bu da tarımsal zenginlik ve refah anlamına geldiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cennet' kelimesinin mecazi olarak da 'bolluk ve güzellik' ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'cennâtin' vaadi, Nûh kavmine dünyevi cennetler gibi verimli ve güzel bahçeler bahşedileceği anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'cennet' kelimesinin Kur'an'da hem dünyevi bahçeler hem de ahiretteki cennet anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki bağlam, dünyevi refahı ifade ettiği için, verimli ve bol ürün veren bahçeler kastedilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nehr (نهر) kelimesi, 'akmak, genişlemek' anlamındaki kökten gelir ve geniş, akıcı su yataklarını ifade eder. Ayetteki 'enhâran' ifadesi, Allah'ın Nûh kavmine bolca akarsular ve nehirler ihsan edeceğini, bu da tarım ve yaşam için hayati öneme sahip su kaynaklarının bolluğunu vaat ettiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'nehr' kelimesinin suyun akışını ve genişliğini vurguladığını belirtir. Bu ayetteki vaat, Nûh kavmine su sıkıntısı çekmeyecekleri, aksine bol suya sahip olacakları bir yaşam sunulacağını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nehr' kelimesinin hem akarsuyu hem de suyun akışını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'enhâran' kelimesi, Nûh kavmine verilecek olan nimetlerin başında gelen, hayatın ve bereketin kaynağı olan suyun bolluğunu simgeler.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bütün bunları O yapar, sizde! Biz, bunları yaptık, dersiniz. Hâlbuki, insân oğlu sadece sebepleri yerine getirir. Kazar, sular, eker, biçer, ancak bütün bunları Hakk’ın suyu, toprağı, ateşi ve güneşiyle yapar. Bütün bunları kendine ait olan bir dünyasında yapsa da görelim bakalım. O yüzden kulun yapabileceği sadece sebepleri yerine getirmektir. Yâni taneyi toprağa atmasıdır, sonrası Hakk’a aittir. O, o tohumun gönlünü toprak içinde yarar, meydana çıkarır, nihayet kökü kökü üzerinde duran yenecek meyveleri olan bir ağaç olur.
Ve akan ırmaklar meydana getirir. O ırmaklar öyle hesaplı yapılmıştır ki; çok az bir meyille normal zamanda taşmadan ve hiç bir itici güce gerek kalmadan kendi mecralarında-yataklarında akar giderler.
Zâhirde bu böyle olduğu gibi bâtında da böyledir. Gönül bahçelerinde de nice meyve ağaçları ve nehirler vardır. Ağaçlardan gönül meyveleri toplanır, nehirler de ilmi ilâhî hayatını, gönülde ve gönüller de dolaştırıp durur.[21] “İz- -T-B-”
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
22. Paragraf:
İmdi Nûh (a.s.) hikmetinde kavmine dedi ki: "Hak Teâlâ Üzerinize yağmur yağdırıcı olduğu halde semâyı irsal eder." (Nûh, 71/11) Ve o maânîde maârif-i akliyye ve uazar-ı i'tibârîdir. "Ve sîze emval ile, ya'nî sizi ona meyi ettiren şey ile, imdâd eder." (Nûh, 71/12) İmdi sizi ona meyl ettirdiği vakit, onda suretinizi görürsünüz. Böyle olunca sizden muhakkak onu gördüğünü tahayyül eden kimse, arif olmadı; ve sizden muhakkak nefsini gördüğünü arif olan kimse, ariftir. İşte bunun için nâs âlim-i billâha ve gayr-ı âlim-i billâha münkasim oldu. Ve "onun veledi" nazar-ı fikrîlerinin intâc eylediği şeydir; ve emr-i ma'rifetin ilmi, müşahedeye mevkuf olup netâyic-i fikirden baîddir, "ancak hasardır." (Nûh, 71/21) İmdi onların ticâretleri menfaat vermedi ve onlar mühtedî olmadılar (22).
Yani Nûh (as) istiğfar ile maksut olan hikmetinin beyanında kavimine dedi ki eğer siz tenzihi aklinin muktezası üzere bana icabet ederseniz Allahüteala semayı yani sehabı yağmurları rızadan olduğu halde sizin üzerinize gönderir. Ve o yağmurlar dahi manalar da maarif-i akli dir. Yani yağmur yağdır diye dua etmiş o yağmurlar mana âleminde Allahtan gelen akıldır yani beynimize inen yağmurlar dahi manalarda yani akıl idrakidir. Nazarı itibariyle sevdiğiniz şeylerle tecelliyatı ve cevazı-ı cemaliyeden sizi cezbeden suretlerden Hak tarafına meyil ettiren şey ile imdad eder.
Zira mal kalb-i insaninin mail olduğu şeye denir. İnsan kalbinin meyil ettiği şeye mal denir. Yani mal sözünün hakikati insan kalbinin meyil ettiği şeye denir. O tecelliler ve cazibeler size Hak tarafına meyil ettirdiği yani sizi makam-ı fenaya iysal eylediği ve Hakk o makamda size tecelli-i Zatiyle tecelli ettiği vakit siz o makamda kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. İmdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hak zannedip ben Hakkı müşahede ettim diye tahayyul ederse hata eder. Ve Hakkı bilmemiş olur, zira Hak bir surete sığmaktan yüce ve yukarılardadır. Sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve mirat-ı Hakta kendi kendini veya kendi miratında Hakkı müşahade ettiğini bilse o kimse ariftir. Zira Hak herkesin ayan-ı sabitesinin hususiyeti hasabiyle tecelli eder.
Hak o makamdan Zat’i tecellisi ile tecelli ettiği vakit, siz o makamda kendi suretinizi yani ayanı-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani Hak size zati tecellisi ile tecelli ettiği vakit siz o makamda kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani Hak size Zati tecellisi ile tecelli ettiğinde siz onu zannedersiniz ki Hakkın Zati tecellisi halbuki o size kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani hakkı müşahede ediyorum dediğin zamanda kendi ayan-ı sabiten de ne varsa o sureti müşahede edersin. Şimdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hak zannedip ben Hakkı müşahede ettim diye tahayyul ederse hata eder. Ve Hakkı bilmemiş olur. Zira Hak bu surete sığmaktan yüce ve uludur. Yani Hak herhangi bir surete girmekten yüce ve uludur.
Sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve hakkın aynasında kendini veyahut kendi aynasında hakkı müşahede ettiğini bilse o kimse ariftir. Zira Hak herkesin ayan-ı sabitesinin hususiyeti hasebiyle tecelli eder. Yani Hakkın herkeste olan tecellisi ayrı ayrıdır. Kimsenin tecellisi kimseye uymaz. Kulun gerçek marifeti ayan-ı sabitesinin suretinde olan nefsinin marifetidir, gerçek nefsini bilmesidir. Böylece o arifin müşahede ettiği kendi nefsidir. Zuhuratlarda da gördüğümüz kendi nefsimizin aksidir. Yani kendi aynamızda kendi nefsimizi görmektir. Ve ayan-ı sabitesi ise Esma-ı İlahiyeden bir ismin suretidir. Her bir varlığın ayan-ı sabitesi her bir ismin suretinden bir surettir. Suluktan yani yol ehli olmaktan dervişlikten maksut olan dahi mashar olduğu ismin yani rabbı hassının marifetidir.
Yani tarikat ehli olmaktan, salik olmaktan maksat olan dahi mashar olduğu ismin yani zuhur yeri olduğu ismin Rabbı hassınin marifetidir. Bu kimse evvelki kimse gibi sahib-i tahayyul değildir. Bunları bilmeden Allah’ı düşünen kimse hayal ehlidir. Yani kendi nefsaniyetinden kendi hayalinde var ettiği Rabbına yönelmektedir. İşte hayalimizde var ettiğimiz Rabbimiz Hak dediğimiz, Allah dediğimiz o mevhum varlık hakiki yönüyle nefsimizi idrak etmedikten sonra O’nu anlamamız mümkün değildir. Kendi nefsimizi dahi belirli bir esmanın tecellisi ayan-ı sabitesi yönünden tanıdığımızdan yine Cenab-ı Hakkı tam külli olarak tanımış olmayız.
Eğer Hakkı tam tanımış dersek bulunduğumuz yer itibariyle bu ham hayalden ibarettir. Çünkü o kadar kolay tanınmaz. Ama bir insan gerçek bir eğitim alır da uzun seneler sonunda Cami isminin masharı olursa Cami isminin ayan-ı sabitesinin masharı olursa o zaman Hakkı o diğerlerinden daha geniş manada tanımış olur.
İşte buraya kadar olan kelam Cenab-ı Nûh’un kavimine olan kelamının tefsiridir. Zira Cenab-ı Nûh kaviminin makam ve halleri iktizasınca alaya ve hafife almakla parmaklarını kulaklarına tıkamak ve elbiselerine bürünmek suretiyle tevessül ettiklerini müşa hede etti. Onların muttali olamayacakları vech ile onlara hidayet etmek için kendi makamından mekren nuzul etti ve yukarıda zikrolunan kelamı-ı zahiri onların zahirden anladıkları şeye münasip olmak ve batını onların fikir ve akılları ile idraklerine muvafık bulunmak üzere söyledi ki Cenab-ı Şeyh (ra) bunları izah buyurdu.
Şimdi de Hz Şeyh’in arif ve gayri arifi beyanen buyururlar, şöyle ki nas alim-i billah ve gayri alim-i billah olmak üzere iki kısımdır. Yani Allah’ı bilenler ve bilmeyenler olmak üzere iki kısımdır. Burada bilmekten maksat ilim yoluyla bilmek değildir. İrfaniyet yoluyla yani ariflik yoluyla müşahede yoluyla Allah’ı bilenler ve bilmeyenler. Allah’ı bilmek de birçok kısımlara ayrılıyor, birincisi bilim ile bilmek, yani ilmel yakiyn, ikincisi aynel yakiyn olarak bilmek, üçüncüsü hakkal yakiyn olarak bilmektir. Dördüncüsü aynel yakin ve hakkal yakiyn olarak bilmektir. İşte biz ilmel yakiyn Hakkı bildiğimizi öğrendiğimizi zannediyoruz, bunu Hakkal yakiyn bilgi olarak zannediyoruz. Yani Hakkal yakiyn bilgisine ulaştığımızı zannediyoruz. Halbuki bu sadece bilgi ile yaklaşmaktır.
Alim-i Billah olanlar, yani mutlak Allah’ı bilenler Hakta onların zahir olan istidatları hasebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Yani Hakkın varlığında zuhura gelmiş olan istidatları sebebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Yani benim bir varlığım var olarak bunu bilenlerdir. Marifetullah’ın ilk aşaması budur. Evvela kendi varlığının mevcudiyetinin idrakine varmaktır. Gayri Arif-i billah olanlar dahi Allah’ı bildiklerini ve O’nu müşahede ettiklerini tahayyul eden kimselerdir. Biri nefislerini bilmeleri hasebiyle diğeri ise tahayyulle bilenlerdir. Aklı cüzün kurguladığı bir musavviredir tahayyul yani hayal. Halbuki onlar hakkın aynasında istidatları hasebiyle ancak nefislerini müşahede ederler. Yani beşeri nefislerini müşahede ederler. Nitekim Hadis-i şerifte “Men arefe nefsehu, fakat arefe rabbehu” buyurur.
Her mertebede nefsi tanıma başka olduğundan bu hadis-i şerifin her mertebede başka zuhuru ve müşahedesi vardır. Biz bunu birinci mertebeden ele alalım. Birinde hayali olarak nefsini bilen hayali rabbını bilir, bunun bir aşama ilerisi kendi gerçek nefsini ayan-ı sabite olarak nefsini bilen Cenab-ı hakta varlığını idrak etmiş olduğundan Rabbını bilir. Ayan-ı Sabite: Varlıkların ezelde programlanmasıdır. Ayan, açılmasıdır. Allahın ilminde senin, benim her bir varlığın programıdır. Ezelde yapılan programıdır. İşte bu ayan-ı sabite üzere bütün bu âlemler var edilmiştir, o günden bu program akmaktadır. Bütün varlıklara günler, aylar, yıllar akmaktadır. İşte bu akış ki o varlıklara hayat vermektedir. Gayri alim olanların onların nazar-ı fikirlerinin Hak hakkında teşbih ve tekeyyüften bir takım kıyasat-ı Burhaniye çıkardıkları neticedir.
Gayri alimler, Allah’ı bildiğini zanneden bu tabiat alimleri ve diğerleri bilgi alimleri müsbet ilim alimlerinin akıllarından doğurdukları çocukları yani ürettikleri akıllar, yazdıkları kitaplar, gayri alim olarak kendi tahayyullerinden meydana getirdiği bilgileri- veled- yani çocukları onların nazarı fikirlerinin yani fikir nazarlarının Hak hakkında teşbih ve tekeyyüften yani benzetmelerden keyfiyetlerden bir takım kıyaslı deliller ile çıkardıkları neticelerdir. Yani biz Allah’ı şöyle tanıyoruz, böyle tanıyoruz gibi. Gördüğü varlığından kıyaslar meydana getirerek şöyledir, böyledir ve ya olabilir gibi. Allah’ın marifetinde matlub olan emrin ilmi afak ve enfusta olan ayetullahın müşaha deye merkuftur. Yani marifetullahta taleb olan emrin ilmi yani Allah’ın istemiş olduğu ilim afak ve enfusta olan ayetullahı müşahedeye dayanır.
Afakta ve enfusta idrak İbrahim mertebesi idi سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ (41/53) Yani afak senin varlığının dışında olan her şey, enfusta senin içinde olan, sende olan her şeydir. Bu ikisini kişi birleştiremezse fark ehli olur, vahdet ehli olamaz. İşte Allah’ın marifetine matlub olan emrin ilmi yani Allah’ın istediği ilim afak ve enfusta olan ayetullahı Allah’ın ayetlerini müşahedeye dayanır. Yani baktığın zaman gördüğün şeylerin Allah’ın ayetleri olduğunu işaretleri olduğunu kendi nefsine baktığın zaman da kendi nefsinde ne varsa Allah’ın ayetleri olduğunu ki insan en büyük ayettir. Emr-i marifetin ilmi en son fikirlerinden uzaktır.[22]