Rabbi-ġfir lî velivâlideyye ve limen deḣale beytiye mu/minen velilmu/minîne velmu/minâti velâ tezidi-zzâlimîne illâ tebâra(n)
"Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helakini arttır."
"Ey Rabbim! Bana, babama, anama, mümin olarak evime girene ve bütün inanmış erkek ve kadınlara mağfiret buyur. Zalimlerin de sadece helakini artır."
Nûh Suresi 28. ayet, Nuh peygamberin Rabbinden mağfiret dilediği ve zalimler için helak talep ettiği bir duayı içermektedir. Ayet, 'ğafere' kökünden türeyen bağışlama kavramı ile 'zaleme' kökünden türeyen zulüm ve 'tebâra' kökünden türeyen helak kavramları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğufrân ve mağfiret, saçılan şeyi örten ve onu kirden koruyan 'miğfer' kelimesinden türemiştir. Allah'ın kulunu bağışlaması, onu azaptan koruması ve günahlarını örtmesidir. Ayette Nuh (a.s.)'ın kendisi, ailesi ve müminler için Allah'tan bu korumayı ve affı talep ettiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ğafere fiili, 'örtmek' ve 'korumak' anlamlarına gelir. Ayetteki 'İğfir lî' ifadesi, 'günahlarımı ört ve beni azabından koru' demektir. Nuh (a.s.)'ın bu duası, Allah'ın rahmetini ve affediciliğini celbetme amacı taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ğafere' kavramı, Allah'ın insanlara karşı merhametinin ve affediciliğinin temel bir ifadesidir. Günahların silinmesi ve ilahi cezanın kaldırılması anlamına gelir. Nuh (a.s.)'ın duası, bu ilahi sıfatın tecellisini talep etmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Veled ve vâlid, doğum yoluyla meydana gelen nesli ve bu neslin ebeveynini ifade eder. 'Vâlideyn' ise anne ve babayı kapsayan bir ikilidir. Ayette Nuh (a.s.)'ın duasına anne ve babasını da dahil etmesi, onlara olan saygısını ve şefkatini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Vâlid, bir şeyin kendisinden meydana geldiği aslıdır. İnsan için ise kendisinden doğulan kişidir. 'Vâlideyn' ise hem anneyi hem de babayı ifade eder. Nuh (a.s.)'ın bu duası, ebeveynin İslam'daki yüksek konumunu ve onlara dua etmenin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, kalben tasdik etmek ve güvenmek anlamına gelir. Mümin ise bu tasdiki gerçekleştiren ve güven içinde olan kişidir. Ayette 'evime inanmış olarak gireni' ifadesi, Nuh (a.s.)'ın evine girenlerin iman sahibi olmasının önemini ve onlar için de bağışlanma dileğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güven halidir. Mümin, bu teslimiyet ve güveni yaşayan kişidir. Nuh (a.s.)'ın duası, imanın kurtuluş için temel bir şart olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Mümin kelimesi, 'emn' kökünden türeyerek 'güven veren, emin olan' anlamlarını taşır. Kur'an'da ise Allah'a ve O'nun peygamberlerine inanıp güvenen kişiyi ifade eder. Nuh (a.s.)'ın duası, müminlerin Allah katındaki değerini ve bağışlanmaya layık olduklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak demektir. Allah'a karşı zulüm, O'na şirk koşmak veya emirlerine karşı gelmektir. Ayette Nuh (a.s.)'ın zalimler için helak dilemesi, onların Allah'ın sınırlarını aşan ve haksızlık eden kişiler olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, karanlık anlamına gelen 'zulmet' kelimesiyle de ilişkilidir. Zalim, karanlıkta kalan, doğru yolu göremeyen ve başkalarına haksızlık eden kişidir. Nuh (a.s.)'ın duası, zalimlerin bu karanlık hallerinin bir sonucu olarak helakı hak ettiklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da zulüm, sadece başkalarına haksızlık etmek değil, aynı zamanda Allah'a karşı işlenen günahları ve O'nun birliğini inkar etmeyi de kapsar. Zalimler, ilahi düzene karşı çıkan ve bu düzeni bozan kişilerdir. Nuh (a.s.)'ın duası, bu tür zalimlerin akıbetinin helak olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tebâr, bir şeyin tamamen yok olması, helak olması ve mahvolması anlamına gelir. Ayette Nuh (a.s.)'ın zalimler için 'tebâran' dilemesi, onların tamamen ortadan kalkmasını ve bir daha var olmamasını istemesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tebâr, 'kesmek, yok etmek' anlamlarına gelir. 'Tebâran' ise 'tamamen yok ediş, helak ediş' demektir. Nuh (a.s.)'ın bu duası, zalimlerin kökünün kazınmasını ve yeryüzünden silinmesini talep ettiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tebâr, bir şeyin sonunun gelmesi, tükenmesi ve helak olmasıdır. Nuh (a.s.)'ın duası, zalimlerin sonunun gelmesini ve onların tamamen helak olmasını ifade eder. Bu, onların dünyadaki fesatlarının bir cezasıdır.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Bu duaya da âmîn demekten başka bir şey kalmıyor, “Nûhiyyet mertebesinden” aynen katılıyor bizde öyle dua ediyoruz inşeallah. Yâni ehli mudil ve gafletin helâkini arttır.
Bu duayı nefsimizde tatbik ettiğimizde. Yarabb-î içimizde bulunan “mudil” ve benzeri isimlerinin manâlarını bizden çıkarma. Onların çıkmaması helâkları demektir. Zuhura çıkmayan bir şey yok hükmünde dir yok olan ise faaliyette değildir faaliyeti olmadığından da helâk hükmündedir.
Her hangi bir ismin mutlak manâsıyla bu âlemde “helâk” yani yok olması mümkün değildir. Çünkü bu âlem bütün esmâ-i ilâhiyyenin müşahede alanıdır. Âhirette ise yaşam sistemi daha başkadır. Bu tür dualara da gerek yoktur. Çünkü orası oluşturma yeri değil netice yeridir.
Aslında bu dua mertebe-i Nûhîyyetten’dir, o mertebede yaşayan sâlik’in gönlünde sadece mü’minliğe yer vardır, Baba denilen akl-ı kül ana denilen nefs-i küldür. Gönül hanesine mü’min olarak giren kimse ise Nûhiyyet tenzîhi manâsında olan bilgilerdir.
Eğer bir sâlik “Hakikat-i Muhammed-î yolunda gerçek manâda tevhid ehli ise “mudil” isminin ve manâsının helâkini istemez, çünkü gaye âlemlere rahmet olmaktır, bilir ki, o isim ve bütün isimler Hakk’a aittir, Hakk’a ait olan bir şey ise ebedi hay olduğundan mutlak manâda yok olamaz. Ancak onun “mudil” ve benzeri isimlerin terbiyesini ister, ve yukarıda da kısaca bahsedildiği üzere, (dâllîn) den eyleme diye dua edilir[52].[53] “ İz- -T-B- ”
(37/75) (Ve lekad nâdeynâ nûhun fe leni’mel mucibîne)
(37/75) “Andolsun Nûh bize nidâ etmişti. Artık biz de duayı ne güzel kabul ederiz.”
Bu mertebede de edilen duanın duyulduğu ve uygun olanlara icabet edileceği açık olarak belirtilmektedir. Burada bir şeye dikkat çekmem gerekecek. Mertebe-i Nûhiyyet’te, Nûh (a.s.) mın duasının-sesinin duyulduğu ve uyulduğu belirtilmek tedir ve bu yüzden (neciyyullah)tır.
Mertebe-i Museviyyette ise Allah’ın sesinin Musâ (a.s.) tarafından duyulduğu- bu yüzden kelimullah olduğudur. Yani, biri kuldan Hakk’a, diğeri ise Hakk’tan kula’dır. Dileyen bu hususu ayrıca kendi idrâkinde tefekkür edebilir.
(37/76) (Venecceynâhu ve ehlehü minelkerbilâzîmi)
(37/76) “Ve onu ve ailesini o pek büyük felâketten kurtardık.”
Bu Âyet-i Kerîme dahi zâtidir.
Yâni bu işi biz yaptık. Ümmetini suda boğduk. Ona ve âilesine de sudan necat verdik. Onları da toprakta boğduk, yâni toprak kabirlerinde boğduk-gizledik. Toprak ise hikmettir. Yâni onlar Nûhiyyet hikmeti üzere oldular. İşte o yüzden onların kıssaları bu günlere kadar geldi ve daha sonra kıyamete kadar da anlatılmaya devam edecektir.
(37/77) (Ve cealnâ zürrüyyetehü hümül bâkîne)
(37/77) “Ve onun zürriyyetini, -evet- onları kalıcı kıldık.”
Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme dahî “zâtî”dir.
Hüküm doğrudan doğruya ismi “câmî” olan Allah (c.c.) lühü ye bağlanmaktadır. Bu anlamda “Hâdî” ismi asıl “Mudil” ismi ise yardımcıdır. Yâni Hadî isminin anlaşılması onun zıddı olan Mudil’e bağlıdır. Mudil olmasa her şey Hâdî durumunda olacağından tabiileşecektir. Tabii olanın ise zıddı olmayınca değerlendirilmesi mümkün olamayacaktır. Bu sebeble Mudil ismi Hâdî isminin zıddı olduğundan, Hâdî’nin değeri Mudil ile anlaşılmaktadır. İşte görüldüğü gibi “Hâdî” ismi asıl, “Mudil” ise onun anlaşılması için yardımcı bir isimdir. Hâdînin hakikati ortaya çıktıktan sonra, Mudil ismine gerek kalmayacağından, onları suda boğduk. Ve Nûhiyyet mertebesinde bulunan, “Hâdî” isminin zuhuru olan o, ve onun Zürriyyetini kalıcı kıldık. Bu husus mertebesi itibariyle kıyamete kadar böyledir.
Seyr-i sülûk yolunda fırka-i nâciye daha buralardan başlamaktadır. Ancak burası Nûhiyyet mertebesinin necâtı’dır. Her mertebenin necât-ı başka, başka anlayış ve idrak makamlarındandır. Burada anlamamız gereken şey varlığımızda bulunan “Hâdî” isminin asıl, Onun zuhura çıkmasına sebep olan “Mudil” isminin ise yardımcı bir esmâ olduğunu anlayıp onun ahlâk ve manâsına itibar etmemiz bilincine varmamızdır.
İşte o zaman bu Âyet-i Kerîme bizim de üzerimizde, (zürriyyetini kalıcı kıldık) hükmü ile “Hâdî” ismi yönünden yürümüş olur, yâni bizde o zürriyyetten, olmuş oluruz. Aksi halde “Mudil” ismi yönünden daha o mertebe de boğulmuşlardan oluruz.
Bir bakıma bu “Mudil” ismini asıl alıp “Mudil” ismi deryasında boğulmuşlardan oluruz. Bu mertebelerde bunları idrak edemez isek zâten daha yukarılara mânen de çıkamayız ve gerçek manâ da Hakikat-i Muhammediyye ye de erişemez, sûret-i Muhammediyye de zâhiren kalmış oluruz.
(37/78) (Ve teraknâ aleyhi fil ahirîne)
(37/78) “Ve onun üzerine sonra gelenler arasında -iyi bir nam- bıraktık.”
Sonradan gelenlerin üzerine onun ibretli hayat hikâyesini bıraktık. Yâni onu ve ailesinde olan Hidayet hakikatlerini sonradan gelenlerin üzerlerinde de uyguladık ki; Yâni nice, nice isimsiz Nûhlar getirdik. Onların kavmi kendilerinde bulunan Esmâ-i İlâhiyye ve çeşitli ahlâklarıydı. Kötü ahlâklarını bıraktırttık, iyileri “necat” kurtardık.
(37/79) (Selâmün alâ Nûhin fil âlemîn)
(37/79) “Selâm Nûh'a, bütün âlemler içinde.”
Yukarıda da ifade edilmeğe çalışıldığı gibi, Nûhiyyet mertebesi başka âlemlerde de var olması lâzım ki, böyle bir ifade ile belirtiliyor. Eğer bu yaşantı ve mertebe sadece dünya ya has olsaydı, ifadenin şöyle olması lâzım gelirdi.Selâm Nûh’a dünya âlemi içinde.
Tufandan kurtuluşunun neticesinde ayrıca kendinde ve ailesinde mertebeleri itibariyle selâm isminin de zuhuru olmuştur.
(37/80) (İnnâ kezâlikle neczil muhsinine)
(37/80) “İşte şüphe yok ki, biz iyileri böylece mükâfata nâil kılarız.”
Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.
Hâdî isminin zuhurlarını Mudil isminin zuhurların dan ayırırız, hepsine hakikatleri üzerine muamele ederiz. Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerime de Zât-î dir, aracısız, Cenâb-ı Hakk biz yaptık demektedir.
Burada ki, ihsan lütuf manâsında olan maddi ihsandır. Mertebe-i Muhammediyyede ki, ihsan ise iki türlüdür. Biri bütün mertebelerde olan maddi manâda ki, ihsandır diğeri ise Hakk-ı “rû’yet” (görüş ve müşahede) hakikati üzere olan ihsandır. Başlangıcı “Cibril” hadisi ile belirtilen ibadet hakkında ki rû’yet’e işarettir. Kemâli ise (Men reânî fekad reel Hakk) yâni “bana bakan Hakk-ı görür” sırrı ve hakikati ile belirtilen kemal rû’yettir. Özet bilgi, (İslâm, İmân, İkân) isimli kitabımızda mevcuttur. dileyen oraya bakabilir.
(37/81) (İnnehü min ibâdinalmü’minine)
(37/81) “Muhakkak ki, o, bizim müminler olan kullarımızdan idi.”
Buradaki tasdik de, zâtî’dir. Mü’min kuldan murat Nûhiyyet mertebesinden, hakk’a ayna olan kuldur. Yâni o mertebeden Hakk’ın Zât-ı itibariyle kendi tecellisini eylediği özel kulları’dır. Necâtiyyet vasfında olan da bunlardır ve ancak necat bunlara uyum sağlamakla elde edilir.
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
35. Paragraf:
"Yâ Rab beni gafr eyle!" ya'nî beni setr eyle; ve benden nâşî setr eyle! Ve senin وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۤ (En'âm, 6/91) kavlinde kadrin bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmiye! "Ve vâlideynimi de setr eyle" ki, ben onlardan netice oldum; ve onlar "akıl" ve "tabîaf'dır. "Ve benim beytime", ya'nî kalbime, "giren kimseyi de setr eyle, mü'min olduğu halde", / ya'nî kalb içinde ihbarât-ı ilâhiyyeden vâki' olan şeyi musaddık olduğu halde. Ve o dahi nefislerinin tahdîs ettiği şeydir. Ve ukûlden olan "müminler") ve nüfûstan olan "mü'minâf'i da setr eyle! Ve zulmânî hicâbların arkasında müktenifîn olan ve ehl-i gayb bulunan "zâlimlere ziyâde etme, tebârdan", ya'nî helâkdan gayri (35).
Nûh (as) dan naklen Nûh suresinin sonunda beyan buyurulan, meal olarak değil de Hakikat lisanı ile buyururlar ki zahiri tefsir değil de hakikat tefsiri olarak. رَبِّ اغْفِرْ لِى وَلِوَالِدَىَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِىَ مُوءْمِنًا وَلِلْمُوءْمِنِينَ وَالْمُوءْمِنَاتِ وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا تَبَارًا 71/28 “Ya rab nur-u zatın ile beni enaniyet-i müteayinemi ve nur-u sıfatınla vücud–u müteayinemi meşhud olan asarı ve nefsim ile tabiatımın kuvvasını setr eyle.”
Yarab Zatının nuru ile benim benliğimi setreyle. Yani bu vucudum, müteayyin olan varlığımı setr eyle. Senin sıfat nurun ile benim varlığımda meydana gelen eserlerimi de setr eyle. Yani sen bunları ört. Yani benden olmuş, ben yapıyor olmasınlar.
Nefsim ile tabiatımın kuvvasını setreyle, tabiatımdan oluşanları da setreyle. Hani insanın tabi olan bir tabiatı varya ordan gelen oluşumları da setreyle. Ta ki bunlar ile zahir olmaktan kurtulayım. İnsanın zahir olması bunlarla meydana geliyor, vücudu ile yaptığı şeylerden, nefsiyle yaptığı şeylerden tabiatından meydana gelen fiillerden meydana geliyor. Bunları ört ki bunlar ile zahir olmaktan kurtulayım. Yani ben benliğimden kurtulayım. Benim zat ve sıfatım senin zat ve sıfatınla mahf olsun. Yani benim zat ve sıfatımın yerine senin Zat ve sıfatın kaim olsun. Benim vücudum senin deryayı Zat-ı mutlakında yok olsun. Böylece sen وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۤ 6/91 ayetinde nasıl ki sen hakkıyle karinin bilinmediğini beyan buyurduğun “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” İdrak edemediler, ölçemediler.
Yani senin gerçek vechine kadrin bilinmez iken benim dahi kadrim bilinmesin. Yani benim beşeriyet diye bir varlığım bilinmesin. Nasıl ki senin zatın vechin hakkıyla bilinmiyor, benimde bilinmesin. Neden çünkü setret diyor. Yani senin zatında helak olmam hasebiyle fani olmam sana tabi olarak bende bilinmeyen olayım. Bilindiğin zaman bir varlık ortaya koymuş oluyorsun o varlık la da sınırlanmış oluyorsun. Hakkın vechinde ve zatında helak olduğun zaman Hakkın zatı gibi bilinmemiş sonsuz bir varlık oluyorsun. Bilinmemişten maksat hiç bilinmemiş değildir, öyle bir derin deryaya dalalım ki bilinmemiz son derece mümkün olmayan son derece zor olsun. Öyle bir genişliğe ulaşalım diyor, hiç bilinmemezlik değildir.
Zira benim vücudum senin mutlak vücuduna izafe olunmuş bir vücud-u mukayyettir. Kayıtlı bir vücuttur. İşte bu kayıdı ortadan kaldıralım senin varlığın da helak olur. Hakikatte mukayyedin vücudu ancak mutlakın vücududur. Aslında zaten bu böyledir ama sen kendini ayrı bir varlık olarak gördüğünden mukayyed vücutmuş gibi görürsün kendini. Vücudunda hükümran olan ancak sensin. Yani benim varlığımda söz sahibi olan ancak sensin diyor. İşte işin aslı da budur, ama biz o vücuda kendiliğimizden sahip olduğumuzdan ben yaptım ben ettim diye onun malına mülküne sahip çıkmış oluyoruz. Anne ve babamı da ört ki ben onların neticesiyim. Anne baba olmadan çocuk meydana gelmez. Ebeveynden bir tanesi olan babam peder mevkiinde olan akıldır. Valide menzilesinde olan da tabiattır. Zira âlem-i kevnde yani bu mükevvenat âleminde akıl fail ve müessir, tabiat meful ve müteessirdir.
Akıl fiil sahibidir ve tesir edicidir, tabiat tesir edilmiş olan, tesiri alandır. Böylece akıl ile tabiatın nikahlanmasından birleşmesinden suret-i insaniye doğar. Yani akl-ı kül ile nefs-i külün birleşmesinden vücut varlığı ortaya çıkar. Akl-ı kül Âdem, nefs-i kül de Havadır. İşte bütün bu âlemde fail olan akl-ı kül, tesiri alan da nefs-i küldür. Bütün bu âlemler bu ikisinin varlığından meydana gelmiştir. Bu vücutlar dahi bu âlemden meydana geldiğinden akl-ı kül ve nefs-i kül, nefs-i külün bu âlemdeki ifadesi tabiattır, yani anasır-ı erba yani dört unsur ( ateş hava su toprak) varlığımız bunlardan meydana gelmiş oluyor. İnsanın vücuduna nazaran, şimdi insanın varlığına bakarak bu ayırmayı yaparsak akıldan murad “Ruh” ve tabiattan murd dahi “Nefis”tir. İnsanda da bu ikisi faaliyettedir. Akıl baba nefis te kadın hükmündedir. İşte ikisinin birleşmesinden akıl ile nefsin birleşmesinden yahut ruh ile nefsin birleşmesinden çocuklar meydana geliyor.
Mana itibariyle akıl ile nefsin birleşmesinden ilim füyüzat meydana geliyor. Batını yönüyle bakarsak böyledir. Onların izdivacından kalb-i insani doğar. Veled-i kalb dediği kalbin oğlu doğar. Akılın ilim ve nefsin izdivacından doğar. İşte onun için evvela nefs-i emarenin yaramazlıklarını ortadan kaldırmak lazımdır, levamenin karışık hallerini ortadan kaldırmak lazımdır, mülhimenin de hayal yönünü evham yönünü kaldırıp ilham yönüyle hareket ettirmek lazımdır. İşte ondan sonra izdivaç başlıyor. Yaramazlıklar varken nefs-i emare faaliyette iken izdivaç olmuyor. O izdivaç olsa da o zaman ondan haşarı çocuklar meydana geliyor. Cini duygular meydana geliyor.
“Ya rab ruh ile nefis de setreyle ta ki onların ismi ve resmi de kalmasın” yani hepsi amaya gitsin diyor. İsim ve resimleri kalmayınca kadr ve makamı dahi bilinmez olsun. Mü’min olduğu yani onda ihbarat-ı ilahiyeden vaki olan şeyi tasdik edici bulunduğu halde beytime yani kalbime dahil olan kimseyi de setr eyle ve o ihbarat-ı ilahiyeyi dahi (sav) efendimizin “Allahüteala(cc) benim ümmetimin nefislerinin tahdis ettiği şeyden tecavüz etti.” Hadis-i şerifinde beyan buyurulduğu üzere tasdik eden mü’minin nefsinden meydana gelen şeydir. Zira gönlünün temiz ve nefsani sıfatlardan pak olan kalbe gelen varidat-ı ilahiye dahi taharat-ı asliyesini muhafaza eder. Önceden sayılan şeylerin sebebi budur, yani vücudumu setr eyle nefsimi setreyle, aklımı setr eyle demesi yani bütün bunları öertme ile kendi hakikatinle ört.
Yani bunları örtmediğin takdirde bende bunlardan hayalen ve nefsen ve zannan bazı oluşumlar olacak bazı bilgi, düşünceler oluşacak işte bu düşünceler bulanıklığa ve kederlere sebep olacaktır. Dolayısıyla gelen ilahi ilham bu bulanıklık içerisinde bulanacak demektir. Zira kederler ve nefsani bulanıklık günlük işlerin kedere boğduğu gamlandırdığı oluşumun dışında ve nefsani sıfatlardan temizlenmiş olan kalbe gelen ilahi ilhamlar dahi bu bulanıklıkta bulanacaktır. Mülhimede ilham ve evham birlikte geliyor, işte bu ilham geldiği zaman eğer o gönülde evham varsa yani kederler varsa temiz ve pak gelen o ilham gönüldeki kederlerin içerisine birleştiğinde o da kirleniyor. O da bulanık hale geliyor, evsafı nı kayıp ediyor. Varidat-ı ilahiye saflığını kayıp ediyor.
Bulanık su içine bir mıktar temiz su döktüğümüzde o temiz su da bulanık oluyor. İşte evvela kendimizi temizlememiz gerekiyor. Kalp mertebesinde olan nefsin lakırtıları ihbarat-ı ilahiyedir (ilahi haberler). Yani kalp mertebesinde olan kimse yani kalbini temizlemiş olan kimse den çıkan sözler ilahi haberlerdir. Yani kalbi temiz olan kimselerin (bundan murad nefsini aşmış olan kimselerdir.) içinde benlik tortusu kalmamış kimselerin kalbinden diline gelen ilahi haberler tertemizdir, bozulmamıştır. Fakat nefsinden meydana gelen sözler ve yaptıkları şeyler temiz değildir. Onların kalplerine gelen ilhamat-ı ilahiye kalpteki bulanık hale (şüpheli, kederli, gamlı) bulanıp safiyetini kayıp eder. İşte Cenab-ı Haktan herhangi bir kimsenin kalbine gelen ilhamat-ı ilahiye geldiği yerde o kalpte bulunan tesirlerin altına girerse yani kalpte bulunan yaşantının tesiri altına girerse onda o hakikat kalmıyor bulanık hale gelmiş oluyor, onun için o kimsenin hiçbir sorunu çözmesi mümkün değildir.
Çünkü kalbindeki düşünce istikametine dönüşüyor gelen ilahi ilhamatlar. Onun ağırlığı altına giriyor. Onun rengine boyanıyor. Onun rengiyle bulanık hale geliyor safiyetini kayıp ediyor. Demeki burada ikinci bir suç işlemiş oluyoruz, sebebiyet vermiş oluyoruz. Birinci suçumuz kendi hakikatimizi temizlemememiz, ikinci suçumuz da temizlemedi ğimizden ötürü kalbe gelen ilahi varidatı da kirletiyoruz. Onun için hiç birimizde genelde dengeli bir düşünce ortaya koyulamıyor, gönül rızasıyla bir iş yapamıyoruz. Ne düşüncelerimizde ne bilgilerimizde ne de yaşantımızda.
İlhamat gelen ilhamat mutlaka sana bir yol gösteriyor, fakat kalbine gelipte o kirlendi ğinden yol gösteremez bulanık hale geliyor, şüpheli şaşırtıcı hale geliyor. Hz Mevlana Celalettin-i Rumi (ra) efendimiz bu hali “Fi-Hi Mafi” de şöyle beyan buyurur, “Bu fıkhın aslı vahy idi, fakat halkın efkar ve havası ve tasarrufu ile karışınca o letafet kalmadı ve zamanımızda dahi vahyin letafetine hiç benzermi? Nitekim bu su şehre turup ismindeki dağdan gelir, menbaı oradadır.
Her ne zaman şehre gelir şehrin mahallelerinden geçer, bu kadar halk ellerini yüzlerini ve ayaklarını ve azalarını ve elbiselerini yırtar ve hayvanatın necasatı onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider, bakarsan vaka yine o sudur toprağı çamur eder susamışı kandırır ve sahrayı yeşillendirir, fakat bu suyun evvelce haiz olduğu letafetin kalmadığını ve ona nahoş şeylerin karıştığını anlayacak bir mümeyyiz lazımdır. Yani bu fıkhın aslı vahy idi yani fıkıh bilgisinin aslı vahy idi. Fakat halkın fikirleri va duyguları (efkar ve havası ) ve de tasarrufu yani müdahele etmesi vahye müdahele etmesi şurasından burasından karışınca o latefet kalmadı. Yani ilmin zahirinde din-i mübin-i İslam ilminin zahirinde fıkıh ilminde şeriat ilminde tarikat ilminede teşbih edebiliriz, hakikat ilmine de marifet ilmine de, yalnız onların gerçekleri yönüyle değil, kişilerin vehimlerinde meydana getirdiği mertebeleri itibarıyladır.
Tasavvuf diye belirtilen bazı kitaplar veya bazı sözler baştan da söylendi ya onlara karıştı demek oluyor. İşte karışıklık olunca kendindeki o letafet kalmadı. Hakiki hali kalmadı. Nitekim bu su şehre turub ismindeki bir dağdan akmaktadır, gelmektedir. Suyun kaynağı o dağdır. Kaynağından çıktığı zaman ne kadar saf ve ne kadar latiftir. Her ne zaman şehre gelir, şehrin mahallelerinden geçer ve bu kadar halk ellerini yüzlerini ayaklarını azalarını ve elbiselerini yıkarlar o su da ve hayvanatın necaseti hayvanların pisliği de onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider. Bakarsan vaka yine o sudur, yani şehri terk ettikten sonra yine aynı sudur, toprağı çamur eder, susamış hayvanları kandırır, tarlaları yeşillendirir, fakat bu suyun evvelce haiz olduğu letafetinin kalmadığını ve ona nahoş şeyler karıştığını anlayacak bir mümeyyiz yani temyiz edici belirleyici idrak edici meydana çıkarıcı bir varlık lazımdır.
O su kaynağında Cenab-ı Haktan geldiğinde insanın gönül dağına yani “Tur-u Sina’” ya geldiğinde tertemizdir. Ama ne zaman ki “Tur-u Sina” da tur atmaya başlar, içeride dönüşüm yapmaya başlar o zaman senin midenden geçer, barsaklarından geçer yine dışarıya çıkar, içtiğin su aynı su ama dışarıya çıkardığın su aynı değil. O sudan ama onun aynı değildir. İşte ilhamat da böyledir, gönüllerimize tertemiz geldiği zaman eğer orada nefsaniyet varsa nefs-i emarenin kirlenmeleri varsa hayal ve vehmin kirlenmeleri varsa dolayısıyla o onlarla birlikte kirlenir senden yine o çıkar gider kelam olarak düşünce olarak çıkar ama aslını büyük ölçüde kayıp etmiş olur. Velhasıl kalbi saffa gelen varidat-ı ilahiye safiyet-i asliyesini muhafaza ettiğine ve Nûh (as) gibi Nebi-i zişanın kalb-i mukaddesine vaki olan varidatın vahy-i ilahi olduğundan şüphe olmadığına binaen Cenab-ı Nûh ihbarat-ı İlahiyeden ibaret olan kendilerinin hadis-i nefslerini tasdik edici olduğu halde gönlüne giren mü’minlerin dahi enaniyeti mütayinlerinin setr olunarak fenafillah makamına vusullerini talep eder.
Yani ümmetine etmiş olduğu duanın özelliklerini anlatıyor burada ne şekilde ne surette neden etti diye. Daha öncede anlatıldığı gibi hani yeryüzü onları alsın örtsün diye burada iki hayır vardı, birisi kendileri hakkında “Zahir” isminden “Batın” ismine, kendi zahirlerinden kendi batınlarına, arzın batınından da arzın batınına ithal etmeleri için de dua etmişti Nûh (as) Bir de kalan mü’minleri bozmamaları içindi. Onların görüntüden alınmasını istemişti. Eğer onlar yaşamış olsalardı hayatları hem kendi bedenlerinin zahirinde hem de arzın zahirinde zahir olarak yaşıyacaklar ve eski fiillerine devam edip isyanları, günahları daha da artacaktı. Dolayısıyla o görünen isyanları da mü’minler göreceğinden onlara da örnek olacağından bir çok mü’minin de gönlünü çalmış olacaktı. Dolayısıyla onları yerin alması için dua ettiğinde hem kendileri zahirden batın ismine intikal etmeleri setr olunmaları yani Hakka yürümeleri hem de diğer mü’minleri kendi halleriyle bozmamaları içindi.
Gönlüne giren mü’minlerin dahi yani onun muhabbetini kazanan mü’minlerin dahi mütayinlerinin yani kendinde meydana gelen oluşumların setr olunarak fenafillah makamına vusullerini talep eder. Enbiyanın gönüllerine dahil olan kimselerin, yani peygamberlerin gönüllerine dahil olan yani peygamberlerin muhabbetine mashar olan kimselerin onların kalb-i şeriflerine nazil olan tecelliyat-ı ilahiyeden istidatları kadar nispetleri vardır.
Yani enbiyanın gönlüne giren onun çevresindeki ümmetlerinin kendilerine gelen saf temiz ilahi varidatın istidatları kadarını ortaya çıkarırlar. Onlardan o kadar nasipleri vardır, onun için enbiyanın varisleri olan insan-ı Kamillerin gönüllerini kazanmak salikler için en birinci vazifedir. Enbiyanın gönlüne dahil olan kimselerin onların kelb-i şeriflerine nazil olan tecelliyat-ı İlahiyeden istidatları kadar nasipleri vardır. Yani peygamberlerin gönüllerine giren onun cemaatleri ümmetlerinden peygamberin kalbine gelen ilahi varidattan nasipleri vardır. Çünkü onlara anlatıyor, tebliğ ediyor ya işte hem zahiren hem de onlara muhabbeti olması dolayısıyla batınınen zati tesir, zati geçiş vardır onun için peygamber varisleri olan insan-ı Kamillerin gönüllerini kazanmak salikler için en birinci vazifedir.
Peygamberlerin gönüllerinden oluşan bu oluşum tabi ki İnsan-ı kamillerin gönüllerin den de çevrelerine oluşuyor. İşte rabıta da bir bakıma bunun bir başka bağlantısıdır. Fişi taktığın zaman cereyan var alıyorsun kullanıyorsun. O cereyanı kullanıyorsun ama o çaydaki gibi çaydanlığın içi de temiz olması gerekiyor. Akıldan meydana gelen mü’minlerin hani daha evvel babaları akıl dediya, nefisten olan mü’minatın yani mü’min ve mü’minat erkek mü’minlerin ve kadın mü’minlerin dahi kendi varlıklarından meydana gelen kendi ene’lerinden meydana gelen yaptıkları işleri dahi setr eyle. Zulmet perdelerinden, cisim perdeleriyle örtülmesi, beden perdesiyle örtülmesi, arkasında gaybda gark olma hasebiyle yer tutan bakanların gözlerinden perdeli olan, şu bedenlere baktığın zaman bedenler hakkın varlığını örtmüş oluyor. Perde olmuş oluyor. Bu bedenlere bakanlar onun hakikatini görmüyor, gözlerinden perdeli olan zalimlere sende helakten gayrisini ziyade etme.
Yani o zalimleri helak eyle demektir. Zalimin bir bakıma karanlıklardan meydana gelmektedir, nitekim (sav) efendimiz hadis-i Şeriflerinde buyurur; “ Zulum kıyamet gününün zulmetleridir.” Zulum dediği yani karanlık kıyametin zulmetleridir. Yani kıyametteki karanlığın buradaki belirtileridir. Yalnız bunu daha değişik yöndede kullanabiliriz. ظَلُومًا جَهُولا 33/72 ayetinde çok zalim ve cahil oldu. Buyurur, اَوَ لَمْ يَرَ الاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ 36/77 “Biz insanı bir nutfeden halk ettik sonra o büyüdükten sonra bize karşı zalim ve cahil oldu.” -Yasin suresi- Bu ayetle bu zulumetten bu karanlıktan bahsediyor. Burada zulmetten maksat karanlığa aldı yani ahiretin yani sonun karanlığına aldı. Manasınadır. Yani dünya üzerine fazla bırakma yani günahları üzerine sabit olmasınlar. Ömrünü kısaltırsan günahları da kısalmış olur, azalmış olur. Bu zulmete yani karanlığa al gibdir buradaki ifadesi.[54] “ İz- -T-B- ”
36. Paragraf:
İmdi onlar, nefisleri olmaksızın, vech-i Hakk'ı müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler. Muhammedîler hakkında كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88)dir. Ve "tebâr" helaktir. Ve bir kimse Nûh (a.s.)ın esrarına vâkıf olmak murâd ederse, onun üzerine felek-i şemse terakki etmek lâzım olsun. Ve o bizim Tenezzülât-ı MevsÜiyye'mizdedir, vesselam (36).
Yani izafi vücutlarını cismani örtülerini ortadan kaldırıp kendine ait nefsaniyelerini ve vücutlarını ortadan kaldırıp hakkın mutlak vücudunda helak olan, yok olan yani şu cesetler artık zulmete girince yok olmuş oluyor, bilinmezlik haline karanlığa gidiyor, buradaki zulmetten murad günahkar zulmeti değildir. Nurun zıddı olan karanlık değildir. Kişinin nefsinin karanlığından bahsediyor. Diğer karanlık günah kişinin kendi aslının karanlığına düşmesi yani nurunu karanlığa düşürmesidir. Buradaki karanlık nefsini yokluğa atmasıdır. İkisinin arasında fark vardır. İkisi de zulumat gibi gözüküyor ama biri Rahmani zulmete götürüyor biri de nefsini zulmete götürüyor.
İşte Muhammediler Rahmaniyetini zulume değil de nefsaniyetini zulmete intikal ettirdiklerinden arada nefisleri olmaksızın hakkı bakinin vechini müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler. Yani kendilerine ait bir varlıklarını bilmezler. Bir müddet var zannettiler, hayali olarak sen varsın, varsın dediler, ama bunun hakikatini anladıktan sonra baktılar ki nefsleri diye bir şey yoktur. O zaman o nefis zulmete yani karanlığa gitti, yok oldu. Nefsleri olmaksızın hakkı bakinin vechini müşahede ettiler. Yani kendinde nefsleri yok, yok ama gene de burada bir varlık var, işte o varlık kendirline ait nefisleri değil hakkın vechine ait bir vech olduğunu anladılar. Ama bunu Muhammediler anlıyor ancak. Ondan evvel ümmetlerin bunu anlaması mümkün değildir. Bunlar zatlarına vukufları olmaz, enaniyetlerini ıshar etmezler. Yani beşeri zatlarına Zat-ı ilahiye değil, kendi zatlarına vukufları olmaz, Yani kendi zatlarına vakıf olamazlar. Enaniyetlerini ıshar edemezler. Vakıf olmayınca da ıshar edemezler.
Nitekim bu Muhammediler hakkında kur’an-ı kerim de Hak teala كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 bu ayet Muhammedilere ait bir ayettir. Muhammedilerin de tevhid-i efal, tevhid-i esma mertebesinde olanlardır. Muhammedilerin tamamında değil. Ama Muhammediyun meşreb Hak yolunda gidiyorsa bu mahale mutlaka uğrayacaktır.
28/88 “ Her bir şey helaktır, ancak onun vechi helak değildir.” Buyurur. Bu ayet-i kerimede sondaki “vecheHU” daki “HU” nun zamiri “Şeye” raci olunca mana “Her bir şey haliktir, ancak o şeyin vechi halik değildir. ” Bu “Ha” ile “He” yi çok iyi anlamak lazımdır. Her şey haliktir yani helak olucudur, ancak o şeyin vechi halik değildir. Yani vechi bakidir. Bir şeyin vechi denilince onun Zat’ı ve hakikatı murad olunur. Vechden maksat sadece yüzü değil onun özü hakikatıdır. Eğer sadece yüzü olsaydı başını Mescid-i aksaya döndürmekle iş bitmiş olurdu. Yüzünü Mescid-i aksaya döndür diyor, tamam yüzün döndü, vecihten kasıt bütün varlığın Zatı ve hakikatı murad olunur. Bu taayyunat-ı Kesire vücud-u Mutlakın Hakkın taayyunundan ibarettir. Yani bu kesir varlık, taayyunat, yani çok olan bu taayyunat, vücud-u mutlak-ı hakkın takayyudundan ibarettir. Yani Vücud-u Mutlak-ı Hakkın kayıtlanmalarından ibarettir.
Her mertebede kendi varlığını orada zuhur edeceği şekilde kayıt altına almasıdır. Kayıtlı zuhur etmesidir. Çünkü O’nun her varlıkta bir kayıdı olacaktır. Yani bir sınırları olacak ki ona bir özellik versin hepsi kayıtsız sınırsız olursa programsız olursa meydana çıkmaz. Bir denizi düşünelim denizde kayıt yoktur, dalgalar kısmen kayıtlandırıyor, yuvarlıyor, dağılıyor, köpük yapıyor, bunlar birer kayıda girmektir, ama neticede denizdir. İşte bu âlem de bir derya bir deniz ama kimisi bir ağaç şeklinde kimisi kuş şeklinde kimisi taş şeklinde işte ovalar dağlar şeklinde bir kayıda girmiş mukayyed, kayıtlanmıştır. Böylece eşyanın hakikati Hakkın vücududur. Bu halde ayetin manası böyle olur. “Her şeyin taayyunu haliktir, ancak o şeyde müteayyin olup onun hakikati bulunan vech-i mutlak halik değildir. Yani her şeyin hakikati helak olacaktır, her şeyin taayyunu haliktir yani şekillenmesi haliktir.
Yani şekillenmesi helak olacaktır, bu şekil bitecektir, şeklin ifade ettiği mana yani o şekil neyi kasdediyorsa bir kuş şekli ona kuş diyorsun o şeklin de bir manası vardır. Yani kuş işte bu şekil helak olacaktır. Bu taayyun helak olacaktır. O’nun hakikati ise yani o şeklin özünde bir hakikati var, vech-i mutlaktır, ancak o şeyde müteayyin olup onun hakikati bulunan vech-i mutlak halik değildir, o yok olmayacaktır. Vecih diye belirtilen zamir Hakka dönünce onun dışındakilerin hepsi halik yani helak olacaktır. Ancak Hakkın vechi halik değildir, helak olucu değildir. وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا تَبَارًا 71/28 ayeti kerimesindeki “Tebar” helak manasınadır, helak olacaklar manasınadır.
Velhasıl zalim-i Muhammediler, vech-i mutlak-ı Hakta kendi enaniyeti vehmiylerinden fani olmuşlardır. Yani kendi nefislerinden geçmiş olanlar, kendi nefislerini karanlıkta kayıp etmiş olanlar vech-i mutlak-ı Hakta kendi enaniyeti ve vehimlerinden fani olmuşlardır. Yani Hakkın gerçek vechinde kendi enaniyet ve vehimlerinden yok olmuşlardır. Yani kendi “ene”lerinden ve vehimlerinden yok olmuşlardır. Dolayısıyla onlar ebeden Hakkın müşahedesinde olup nefislerini bilmezler. Yani şu varlıklarda kişi Hakkın vechini müşahede ettiğinde orada Hakkın vechinden başka bir şey yok olmuş olur. Dolayısıyla onların kendine has benlikleri eneleri enaniyetleri evhamları da zulmete, karanlığa gitmiştir, yok olmuştur. Orada bir varlık var ama daha evvelce benim, senin onun, bunun bana ait, ben ederim, ben yaparım gibi enaniyetlerini benliklerini ortadan kaldırdıklarından benlikleri zulmet olmuş olur. Karanlığa gitmiş olur.
Oradaki varlığın aslı vecihten başka bir şey değildir. İşte كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ olan onun hayalinde var zannettiği kendi zannıdır Muhammediler üzerindeki hadise budur, oluşum budur. Ama diğerleri bu vechi ortaya çıkaramadığından, diğer peygamberlerin ümmetleri bu sırra vakıf olmadıklarından bu hali yaşayamazlar. Yani hakkın kendilerindeki varlığın Hakkın vechi olduğunu anlayamazlar. Şimdi bu Kur’an’da Muhammedilere söylenen bir söz oluyor. “Küllü şeyin halukun illa veche” ondan sonra كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ 55/26 ütün kimlikler de yok olacak. “Ondan sonra فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 ayeti zuhur ettiğinde bütün âlemde.
Evvela eşyanın vechini idrak ettik sonra kimliklerin vechini idrak ettik bütün âlemde ne varsa bütün varlıkların vechin Hakkın vechi olduğunu kendisi de dahil olmak üzere Allah’ın vechinden başka bir şey seyredemez göremez. İşte bu hakikat Muhammedilere kısmet olmuştur. Yeryüzünde on tane gurup cemat bu mahalde çıkar mı çıkmaz mı tereddütlüdür. Muhammediler kendilerine ait beşeri nefislerinin olduğunu bilmezler. Bilirler yalnız ortadan kaldırdıklarından fazla bir tesir sahası olmadığından o bilinmezlik yok hükmündedir. Yani onu kullanmazlar.
Kullanmadığın şey yok hükmündedir.
Nûh (as) ın esrarına vakıf olmak isteyenler, yani Nûh hakikatini idrak etmek isteyenler, ruhen felek-i şemse uruç etsinler. Yani güneşe yükselsinler. Zira kelime-i Nûhiyeye ait hüküm ve maarif ve bilgi müşehadat esrarı ancak ruh-u şemse terakki eden kimselere münkeşif olur. Nûh’un hakikatini çok daha bariz müşahede etmek isteyen kimseler güneşin ruhuna telakki etsinler. “Yuh” güneşin bir adıdır, o da cisimler âleminde menba-ı hararaet ve ziya olan bir varlıktır. Akıl âleminde düşüncede cemi ervah-ı cüziye ondan doğar, meydana gelir. Meratib-i hakliye-i beşeriyeden halkedilmiş beşeriyet mertebelerinden ve fıtrat-ı insaniyeden yani insan fıtratından felek-i şemse terakki keşif iledir. Cenab-ı Şeyh (ra) felek-i şemse terakki tenezzülat-ı mevsiliye namındaki kitaplarında tam bir vecih üzere beyan buyurmuştur.
Tenezzülat-ı mevsiliye diye bir kitabı varmış, bu Nûh (as) ın hakikatını idrak etmek isteyenlerin şemse yani güneşe ruhen terakki etmeleri ve oradaki hakikatleri idrak etmelerini tavsiye ediyor. Çünkü Nûh’i hakikatlerin güneşte olduğunu müşahedatan söylemiştir.
Kur’an-ı Kerim’de وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ 54/13 “Çivilerle levhalarla olana yükledik” buyuruyor. Gemiye yükledik buyurmuyor. Çivilerle levhalarla yapılmışa yükledik buyuruyor. Buradan insan vücudunu murad ediyor, Cenab-ı Hak. Çivilerden murad bizim kemiklerimiz, levhalardan murad da derilerimiz bu vücudu sarmış olan levhalardır.
İşte Nûhi hakikatleri o mertebede bu bedene yükledik Nûh ile birlikte de bütün insanları o gemiye yükledik, demek istiyor. Biz de Hakkın deryasında Muhammedi teknesi ile seyahat etmemiz gerekiyor ki bu Muhammedi teknesi bu işte Nûh’un teknesidir. O zamanlar bunu yani seyri sulukumuzun başlarında Nûh’un gemisi diye onun içerisine binip kendimizi kurtarıyoruz, necat buluyoruz, hakikatimizi idrak ediyoruz, bak ne dedi Âdem, Şit, Nûh üçüncü işte burası nefs-i mülhimenin yeridir. Çünkü necat bulma yeri burada başlar. İlham ile evhamın arası burada ayırmaya başlıyorsun hakim olmaya başlıyorsun evhami olanları dışarıda bırakıyorsun onları da hakkın deryası boğuyor, deryanın içinde kalıyor. İlhami olanları mü’mün olanları geminin içerisine alıyorsun işte bundan sonra da artık senden doğacak olan doğuşatlarda İlhami kaynaklı çocuklar oluyor, bilgiler oluyor. Müşahadeler oluyor.
İşte Nûh mertebesinde Nûh’un gemisine binerken daha ileriye gittiğinde o zaman Muhammedi teknesine biniyorsun âlem deryasında gezmeye başlıyorsun. Muhammedi teknesi senin varlığın Hakikat-ı Muhammedinin sende zuhura çıktığı mahal burasıdır. Muhammedi teknesi oluyor. İşte onu deldiğin zaman Musa (as) kıssasında da bahsedildiği gibi delik alttan sağdan soldan su halinden olursa tekneyi batırıyor. Ama su seviyesinin üstünde bir yerlerden bir parça kırarsan o zaman nefsinden onu kurtarmış oluyorsun. O gemi ile daha çok işler yapıyorsun. Eğer o tekne güzel süslü püslü olursa nefsin ona el koyuyor. Nefs padişahı ona el koyuyor. Onlar isyan etti zalim ve cahildirler ظَلُومًا جَهُولا 33/72. Zalim ve cahillilk bakıldığı zaman yerme gibi görünüyor, kelam gibi ifade gibi anlaşılıyor, zalim ve cahil halbuki hakikatte bunların ikisi de taltif oluyor insan hakkında. (asv) efendimiz zaman zaman buyurur, bir ayetin dört manası vardır, biri zahir, biri batın, biri haddi biride matlaıdır.