Ve-innî kullemâ de'avtuhum litaġfira lehum ce'alû esâbi'ahum fî âżânihim vestaġşev śiyâbehum ve esarrû vestekberû-stikbârâ(n)
"Kuşkusuz sen onları bağışlayasın diye kendilerini her davet edişimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inanmamakta direndiler ve büyük bir kibir gösterdiler."
"Ben onları senin bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler."
Nûh Suresi'nin 7. ayeti, Nûh peygamberin kavmini Allah'a davet etme çabalarına karşılık, onların bu davete karşı gösterdikleri inatçı ve kibirli tepkileri dilbilimsel bir derinlikle tasvir etmektedir. Ayet, davet, bağışlama, direnme ve büyüklük gibi temel kavramlar üzerinden, tebliğin zorluklarını ve muhatabın psikolojik direncini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi kendine doğru çekmek, yöneltmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'دَعَوْتُهُمْ' ifadesi, Nûh'un kavmini Allah'ın rahmetine ve bağışlamasına doğru çağırması, onları hakka davet etmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece bir seslenme değil, aynı zamanda bir yönlendirme ve davet eylemidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'da'wah' (davet) kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlerin insanları Allah'ın yoluna çağırması bağlamında kullanıldığını vurgular. Nûh'un 'دَعَوْتُهُمْ' ifadesi, onun peygamberlik misyonunun temelini oluşturan, insanları tevhide ve kurtuluşa çağırma eylemini ifade eder. Bu, sadece bir tebliğ değil, aynı zamanda bir uyarı ve rehberlik çabasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'غفر' kelimesinin kök anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. 'Mağfiret', Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi, gizlemesi ve cezalandırmamasıdır. Ayetteki 'لِتَغْفِرَ لَهُمْ' ifadesi, Nûh'un kavmini Allah'a davet etmesinin amacının, onların günahlarının Allah tarafından bağışlanması olduğunu açıkça ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'غفر' kelimesinin mecazi olarak 'günahları affetmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Nûh'un davetinin temel motivasyonu, kavminin işlediği günahların Allah tarafından affedilmesi ve böylece onların azaptan kurtulmasıdır. Bu, Allah'ın rahmetinin bir tecellisidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mağfiret' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına yönelik bir lütfu olarak geçtiğini ve günahların silinmesi, affedilmesi anlamını taşıdığını belirtir. Nûh'un 'لِتَغْفِرَ لَهُمْ' ifadesi, peygamberin kavmi için Allah'tan bağışlanma dilemesini ve bu bağışlanmanın davetin nihai hedefi olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'إصرار' kelimesinin 'bir şeye sıkıca tutunmak, ondan vazgeçmemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'وَأَصَرُّوا۟' ifadesi, Nûh'un kavminin küfür ve isyanlarında ısrar etmelerini, hakka dönme konusunda inatla direnmelerini ve öğütleri kabul etmemelerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'إصرار'ın 'günah işlemeye devam etmek ve ondan dönmemek' anlamına geldiğini açıklar. Nûh kavminin 'ısrar etmeleri', onların peygamberin davetine rağmen eski inanç ve alışkanlıklarından vazgeçmeyip, günah işlemeye ve küfürde kalmaya devam etmelerini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'كبر' kökünden türeyen 'istikbar'ın, 'kendini büyük görmek, başkalarını küçümsemek ve hakkı kabul etmemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'وَٱسْتَكْبَرُوا۟' ifadesi, Nûh kavminin peygamberin davetini kibirle reddetmelerini, kendilerini hakikatten üstün görmelerini ve bu yüzden imana yanaşmamalarını anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istikbar'ın, 'hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmek' olarak tanımlandığını ifade eder. Nûh kavminin 'büyüklendikçe büyüklendiler' ifadesi, onların sadece kibirli olmakla kalmayıp, bu kibirlerini eyleme dökerek Nûh'un davetini tamamen görmezden gelmelerini ve ona karşı düşmanca bir tavır sergilemelerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kibr' ve 'istikbar' kavramlarının Kur'an'da genellikle Allah'a karşı gelme, peygamberleri yalanlama ve hakkı reddetme ile ilişkilendirildiğini belirtir. Nûh kavminin 'istikbar'ı, onların Allah'ın mesajına karşı gösterdikleri ahlaki ve psikolojik direncin en üst düzeyini, yani kendilerini ilahi otoritenin üzerinde görme yanılgısını ifade eder.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Parmaklarını kulaklarına tıkamak, o sesi hiç duymamak içindir. Çünkü o ses “Esmâ-i İlâhiyye” nin sesidir, o sesi kulak yönüyle duyduktan sonra, içlerinde ki “esmâ-i nefsiyye” nin sesi kesileceğinden bunu göze alamadılar. Hattâ elbiselerini de başlarına geçirip o Esmâ-i İlâhî sözlerini dinlememek için perde etmişlerdir.
Birinci mânia kulağa parmak tıkamak, bu da yetmezse örtü ile başı kapamaktır. Baş ilimdir, kulak ise ilmin girdiği kapıdır. “Mudil” isminin zuhurları olan kavmi, “Hâdî” isminin zuhuru olan Nûh-u dinlememek için kulaklarını tıkayıp, başlarını örterek, Hâdî isminden gelen tebliği ki; “emri teklifi” dir, nefs-i emmâreleri “esmâ-i nefsiyye” leri yönünden kabul etmediler.
İşte bir Hakk tebliğ ve tavsiyesinin kabul edilmeyişi bu yüzdendir. Kimin ki, “nefs-i emmâre’si ve esmâ-i nefsiyye’si” galipse o kimse Hakk’ın dâvetini kabul etmez. Bu kabul etmeme kendi sorumluluğu altındadır. Kendi çabalarıyla “emri teklifi” ye uyup bu durumdan kurtulma imkânı her zaman vardır, ancak biraz gayret gerektirmektedir. Cenâb-ı Hakk bâzı insânları mutlak “mudil” esmâsının zuhurları olarak halk etmemiştir, bütün insânlarda bütün “Esmâ-i İlâhiyye” mevcuttur, Hakk haksızlık etmez yeter ki bizler, “emri teklifi” olan Allah (c.c.) nün peygamberleri vasıtasıyla bildirdikleri tavsiyelerine uyalım.
Söz buraya gelmişken küçük bir hatıramı da kısaca özetlemek isterim.
(1957-58) senelerinde (Hazmi) babam-ı fırsat bulduğum bazı cumartesi ikindi namazından sonra Beyazıt camiinde okuttuğu Mesnevi derslerine katılırdım
Yine sohbetlerinin birinde yukarıda ki Âyet-i kerîmeyi mevzu u içinde okuyup anlattığını yeri geldikçe hep hatırlarım. Rûhu şad, sırrı bâkî, Allah (c.c.) razı olsun.[10] “ İz- -T-B- ”
Mesnevi-i Şerif Beyitleri ile yolumuza devam edelim.
1423. Mâdemki sen fenâlığını isteyenin vesvesesine yoldaşsın,"semme vechullâh"ı ne zaman bilirsin?
Ya’nî senin kalbin dâima senin fenâlığını isteyen şeytanın vesvesesine tâbi’ oldukça, her tarafta olanın ancak Hakk’ın Zâtı olduğunu ne zaman bilirsin? Çünkü bir şeyde gark olup, boğulmak, diğer şeyin bilinmesine ve görülmesine engeldir. Şeytanın vesvesesi içinde boğulmuş olan dışarıda ve içeride açığa çıkmış olan Hakk’ı tabi’ki göremez.
1424. Her kime ki sîneden bir kapı açılmış ola, o her zerreden güneşi görür.
Ya’nî şeytânî vesvese sonucunda kalbi istilâ eden nefsânî
heveslerin perdelerini kaldıran kimseye sînesinden bir kapı açıldığı zaman, o her bir zerreden güneş gibi Hakk’ın Zâtını görmeye başlar.
1425. Ağyâr arasında Hak, yıldızlar arasındaki ay gibi zâhirdir.
"Ağyâr"dan kasıt, ilâhî isimlerin görünme yerleri olan sûretler ve varlık-sal taayyünlerdir. İlâhî isimler yıldızlara ve onların isimlendirileni olan Hak da aya benzetilmiştir. Ya’nî isimlerin görünme yerleri olan âlem taayyünleri arasında, isimlendirilmiş olan Hak zâhirdir, demek olur.
1426. İki parmağının ucunu iki gözünün üzerine koy; insâf et, cihândan bir şey görür müsün?
1427. Eğer görmüyorsan, bu cihân yok değildir; kusur o uğursuz nefsin parmağından gayrı değildir.
Parmaklarının ucunu gözlerine koyduğun zaman, eşyânın sûretlerini göremezsin. Oysa senin görmemen ile o sûretlerin yok olması lâzım gelmez. Bunun gibi, sen kalb gözünün üzerine, uğursuz nefsin parmakları olan hevesleri koymuş ve onun görüş kuvvetini iptâl etmişsin. Bu sebeple eşyâda Hakk’ın vechini göremeyecek bir hâle gelmişsin. Senin basîret gözün Hakk’ın vechini göremediği için, onun yok olması lâzım gelmez. Kusur, senin uğursuz olan nefsindedir.
1428. Uyanık ol, sen parmağı gözünden kaldır; ondan sonra her neyi istersen gör!
1429. Nûh'a ümmeti: Hani o sevâb? dediler: O taraftandır, dedi. Oysa onlar elbiselerine büründüler.
Ya’nî Nûh (a.s.)a ümmeti dediler ki: Senin bize vaad ettiğin sevâb ve mükâfât nerededir? Hz. Nûh onlara: O taraftandır; ya'nî Hak tarafındandır, diye cevâp verdi. Oysa onlar bu sözü dinlememek için başlarını elbiseleriyle örttüler ve parmaklarıyla da kulaklarını tıkadılar.
Bu beyt-i şerîfte, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur:
(Nûh, 71/7) “Ve innî küllemâ deavtühüm li tagfire lehüm cealû esâbiahüm fî âzâni-him vestagşev siyâbehüm ve esarrû
vestekberûstikbârâ”
"Yâ Rab ben onları senin mağfiret etmen için, her ne zaman da’vet ettim ise, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrarcı oldular ve son derece kibir ile büyüklendiler."
Ya’nî Nûh (a.s.)ın da’veti gerçekleşmiş iken, onlar nefislerinin hükümlerinde boğulup, işitme kuvvetlerini bu da’veti işitmekten yana iptâl ettiler.
1430. Yüzünüzü ve başınızı elbiselerinize sarıp sarmalamışsınız; şüphesiz gözünüz var ve göremiyorsunuz.
Yüzünüz ve başınız elbiseleriniz ile sarılı olduğu için, başınızın üstünde gözünüz bulunduğu halde onun görme hâlini devre dışı bırakıp görmekten kastedileni görmez bir hâle gelmişsiniz. Ya'nî, madde bedeninizin hükümleri, kalb gözünüzü örtmüş, hakîkatleri göremez bir hâle gelmişsiniz. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “fe innehâ lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr” (Hac, 22/46) Ya’nî "Onların baş gözü kör degildir; fakat sînelerindeki kalblerinin gözü kördür."
1431. İnsan gözdür ve gerisi kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur.
Ya’nî insanın kıymeti görmesinde olduğu için, o insan, âlemde ancak bir göz mesâbesindedir. Bundan dolayı onun görüşü iç ve diğer kuvvetleri ve a’zâsı kabuk gibidir; ve onun görüşünün kıymeti de, hakîkî asıl olan Hakk’ı görmesindedir; ve görmek de ancak bundan ibârettir.
1432. Dostun görüşü olmayınca kör olmak evlâdır. Bâkî olmayan dostun uzak olması evlâdır.
Gözün görüşü, hakîki mahbûb olan Hak olmayınca, O gözün kör olması evlâdır. Ey sâlik, senin nefsinin gözü bâkî olmayan dostları görmektedir, bu dostların senden uzak olması evlâdır; çünkü onlar Hakk’ın mâsivâsı olup, senin
bakışını Hak’tan yana perdeler.[11]
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
18. Paragraf:
Ve Cenâb-i Nûh, kavmi tarafından zikr eyledi ki, onlar onun icâbet-i da'vetinden vâcib olan şeyi bildikleri için onun da'vetînden tesâmüm ettiler. Böyle olunca ulemâ-i billâh Cenâb-i Nûh'un kavmi hakkında lisân-ı zemm ile onlar üzerine senadan işaret ettiği şeyi bildi; ve onda Furkân olduğu için, onun da'vetine icabet etmediklerini dahi bildi. Halbuki enir, Kur'ân'dır, Furkân değildir. Ve Kur'ân'da ikâme olunan kimse her ne kadar onun içinde olsa da, Furkân'ı ısğâ etmez; zîrâ Kur'ân, Furkân'ı mutazammmdır (18).
Nûh (as) Ayet-i Kerimede وَاِنِّى كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوۤا اَصَابِعَهُمْ فِۤى اَذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ 71/7 beyan buyurulduğu üzere kaviminin halinden bahisle dedi ki, “Ya Rab ben onları her ne vakit senin affına davet ettim ise onlar bu davete icabetin Hakkın nur vücudu ile taayyunat-ı hicabiye ve vücubul zumla niyeden gafr ve setrin mucib olduğunu bildikleri ve bunu kendi dinlerine ve hallerine muvafık olmayan bir şey olduğunu anladıkları için parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp sağırmış gibi davrandılar. Parmaklarını kulaklarına tıkamışlar Nûh (as) ın davetini duymamak için, güya duymadık biz diyerek kendilerini kurtarma yönüne gitsinler diye. Neden? Çünkü onların hakikatlerine ters gelen bir davet şekliyle onlara ulaştığından, yani Nûh(as) ın daveti doğru, fakat kendi var edilişlerine göre o davet ters geliyor.
Çünkü onlar kesretle şartlandıklarından Nûh (as) gündüz zahirin vahdetine yani bu âlemdeki varlıkların tümünün Allah’ın varlığına davet ediyor. Halbuki onlar kesretle perdelendiklerinden putlara yöneliyorlar. Yani tek varlıkları, ayrı varlıkları varmış gibi onlara birer kimlik vererek önünde secde ediyorlar. İşte Cenab-ı Nûh onlardan O’nu Hakkın Zahiren Hakkın Vahdetine davet ediyor gündüz, gece de batının Allah’ın Batın isminin mezahirine davet ediyor. Ama gece ve gündüz Vahdete davet ediyor. Onlar kesretle şartlandıklarından bu daveti kulaklarını tıkamak suretiyle duymamış oluyorlar. Onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar bir de ceketlerini paltolarını başlarının üzerine kaldırdılar, daveti duymamak için. Onlarda ne kadar şiddetli kesret muhabbeti var ki Allah’ın peygamberinin Zahir ve Batın Vahdetine davetlerini duymamak için de çaba gösteriyorlar.
Ve bunu Nûh (as) ın davetini işitmemek için yaptılar, halbuki kavimi bu daveti inkar suretinde icabet ettiler. Yani fizik olarak icabet etmediler ama dış görünüşte fakat o yaptıkları hareketin içinde icabet vardı. Zira Nûh (as) onları istiğfara yani taleb-i gafra ve örtünmeye davet etti, onlar surette inkar ettiler, fakat fiilen icabet ettiler. Çünkü parmaklarıyla kulaklarını ve elbiseleriyle vücutlarını örttüler, bunlar fiille yaptıkları işler, ayrıca taayyunatın çokluğu ile de Ahadiyeti örttüler. Dolayısıyla isyan gibi görünen şeyde Hakka tabi oldular. Zahir ehli buradaki hakikatleri çıkaramaz. Bu varlığın çokluğu ile Ahadiyetin vechini örttüler. Zahir isminin suretine ve Hakkın mufassal ve furkani olan kitabına oldu. İcabet ettikleri hal Zahir isminin suretine ve Hakkın fasılalandırılmış ve Furkani olan kitabına oldu.
Kur’an’a değilde Furkan’a iktiba ettiler. O da Kur’an’ın içinde olduğundan dolayısıyla yine Hakka tabi olmuş oluyorlar. Zira âlem Hakkın Nefes-i Rahmanide söylediği kelamın suret-i manzumesidir. Yani bu âlem kelamın suretlenmiş şeklidir. Velhasıl Nûh Kavimi kavlen nebilerini inkar ettiler, fakat putlarının masharları ile vech-i mutlak’ı setr ettikleri için icabet etmiş oldular. Yani fiilen icabet etmediler kavlen nebilerini inkar ettiler. Sözle inkar ettiler fakat putlarının masharları ile yani zuhuru ile yani onlara tapmak ile vech-i mutlakı setrettikleri için fiilen icabet ettiler. Yani Vech-i mutlakı örttüler ama put da vech-i mutlakın varlığından bir başka varlık olmadığından yine o kendileri ona icabet etmiş oldular. Böylece Nûh (as) dahi onlara zem suretinde sena edip yani zem gibi görünen sena edip, Kur’an-ı Kerim’de sena gibi görünüp öyle şeyler var ki, taltif gibi görünen yerme vardır.
Mesela خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا 25/76 “Onlar Cennette ebedi kalıcılardır” dendiği zaman burada biz bunu taltif olarak görüyoruz, zahir bakıldığında öyledir, ama batını manada baktığın zaman orada zem vardır. Çünkü mertebesi artık dondurulmuş oluyor onların. Mertebenin dondurulmuş olması onun artık sınırlandırılmış olması demektir. İşte o orada zem edilmiş oluyor. İşte bazı ayetler var dışarıdan baktığın zaman zem gibi görünüyor, ama altında iltifat vardır.[12] “ İz- -T-B- ”
Bismillâhirrahmânirrahîm:
Not = Buradan sonrası, (18/03/2009) tarihinden itibaren, Mekke-i Mükerreme-Harem-i Şerifte yazılmıştır.[13] “ İz- -T-B- ”