İçeriğe atla
Müzzemmil 2Cüz 29 · Sayfa 574

Müzzemmil Sûresi 2. Âyet

المزمل

Sohbete sor

Kumi-lleyle illâ kalîlâ(n)

(2-3) Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt.

Müzzemmil Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Yâni beşeriyet örtüsüyle örtünmüş olan, kalk artık yani beşeriyetinden hakîkâtine kalk. Efendimiz (s.a.v)’in şahsında bu hakîkâtlere dikkat çekmek için verilen ifâde ile “Ey onun ümmeti olan kişi” “Gaflet halinden kalk bakalım. Beşeriyet örtünden soyun, hayal âleminden hakîkât âlemine geç mânâsınadır. Nefsini kötülenmiş olarak bil ve hakîkâtini idrâk et.[8] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim.

Vaktaki onun gözünü "Kum!" emri açar, müteakiben seher gibi ikinci def' a güler.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Müzzemmil’de vâki’ olan (Müzzemmil, 73/1-2) ya’ni “Ey örtünen, gece kalk namaz kıl, uyku için gecenin azı müstesnâdır” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Mürîdin zulmet-i tabîat içindeki hâli geceye ve hâl-i taklîddeki sürûru ve şâdîsi subh-ı kâzibe ve “Kum!” emriyle zulmet-i tabiattan uyanıp kalkması sebebiyle vâki’ olan inkişâf-ı esrârdan dolayı sürûr-i hakîkîsi subh-ı sâdıka teşbîh buyrulmuştur.[9]

Yolumuza Fusûsül Hikem ile devam edelim.

İmdi eğer Hak zahir olacak olursa, halk onda mestur ve bâtındır. Binâenaleyh halk, Hakk’ın cemî'-i esması, sem'i ve basarı ve cemî'-i niseb ve idrâkâtı olur. Ve eğer halk zahir olacak olursa, Hak halkta mestur ve bâtın olur. Bi­nâenaleyh Hak halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve cemî'i kuvâsı olur. Nitekim hadîste vârid oldu (8).


Eğer Hak zahir olacak olursa halk onda mestur ve batındır. Böylece halk Hakkın cemi esması sem’i ve basarı yani duyuşu ve görüşü ve cemi niseb ve idrakatı nisbetler ve idrakatı olur. Eğer halk zahir olacak olursa Hak halkta mestur ve batın olur. Böylece Hak halkın kulağı gözü ayağı ve cemi kuvvası olur. Hak zahir ve halk batın ve mestur olmak suretiyle vaki olan kurba kurb-u feraiz derler. Hakk zahir ve halk batın ve mestur olursa yani zahire Hakk çıktığı zaman halk batın ve mestur, setr, örtünmüş olur, perdelenmiş olur. Böyle olmak suretiyle vaki olan kurba yani yakınlığa yani özleşmeye, hadisler ve ayetler her mertebeye hitap ettiği için bazı zahir ifadeler batında da kullanılıyor. Ama batın ehli o zahir ifadelerin içinde ne olduğunu müşahede edebiliyor.

İşte buradaki kurbdan maksat yakiyn halidir. Hakk zahir ve halk batın ve mestur olmak suretiyle baki olan kurb’a yani yakiyn haline kurb-u feraiz derler. Yani farzlarla yaklaşmadır. Hakkın zahir olduğu yerdeki ilmin ismi kurb-u feraizdir. Farzlarla yaklaşmadır. Bunlarda beş vakit namaz ve Allah’ın emrettiği şeylerdir. Yani uluhiyet ahkamıdır. Farzlarla yaklaşma içinde iken Hakk zahir halk batın olur. Farz Allah’ın emridir, Allah’ın emri de Hakkın zuhura çıkmasıdır. Bütün farzlar budur zaten, farzlar Hakkın ortaya çıkması demektir. Genel farz budur. Bir başka şekilde sünnet ve farzın ifade edelim. Sünnet; halktan uzaklaşmak, farz; Hakkla olmaktır. İşte burada da Hakkla olduktan sonra O’nu zuhura çıkarmaktır. Kurb-u feraiz budur. Sünnet halktan uzaklaşmaktır. Yani sünnetlerin tamamını topladığımız zaman öz çekirdek olarak bu ifade kalır, halktan uzaklaşmak, yani dünyadan uzaklaşmak.

Yalnız şu şerhi koyalım, dışarıdaki halktan uzaklaşmak değildir. Halk anlayışından uzaklaşmak, halkta Hakkı müşahede etmektir. İşte halkta Hakkı müşahede ettiğimiz zaman kurb-u feraiz hükmü yerine gelmiş olur. “Kulum bana nafilelerle yaklaşır” buyurduğu halktan uzaklaşmaktır. Halkın içinde iken nafileleri yapmak suretiyle halktan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Farzları yapmak suretiyle de Hakkla olmaya çalışıyoruz. İşte kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz hakikati bundan ibarettir. Sünnet Efendimizin gerçek hali halktan alıp Hakka götürmektir. Yaptığı işler de sünnet olduğuna göre biz de O’nun yaptıklarını tatbik ettiğimize göre işte halktan uzaklaşmak sünnet-i seniyenin hakikati budur. Yani halkiyet anlayışından uzaklaşmaktır.

Dışarıdaki insanlardan değil, biz dışarıdaki insanları halk veya ehl-i gafilan düşündüğümüzü biz yapıyoruz. Eğer biz Hakkı onlarda müşahede ettiğimiz zaman onları hiçbir şekilde gaflet ehli olarak görebiliriz, ne de herhangi bir şey görebiliriz. Onlar ancak kendileri indinde gaflettedirler. O gaflet kendilerini ilgilendirir, tabi ki orada bir gaflet var, ama o kendilerini ilgilendiren, hangi mertebede ise kendileri o mertebeden yargılanacağından gaflet onları ilgilendirir. Hakkın müşahede edildiği bir yerde müşahede eden için gören ve görülen burada görecelik, mutasavvufun en ince noktalarından biridir bu. Evliyaların bazıları tabiat arzularından kurtulabilmek için belirli bir süre halktan uzaklaşmışlardır.

Bir şeyi dışarıdan müşahede etmek daha da güzel olduğundan halkın yaşantısını dışarıdan müşahede ederek daha güzel değerlendirmişlerdir, sonra içlerine girmişlerdir, her türlü birlikteliği beraber yaşamışlardır. Efendimiz de bu hali yaşamıştır, vahiy gelmezden evvel Hıra dağındaki yaşantısı bunun aynıdır. Ama İslamiyet geldiği anda ayette şöyle buyuruyor, ﴿١﴾ يَاۤ اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ ﴿٢﴾ قُمِ الَّيْلَ اِلا قَلِيلا 73/1-2 “ Ey elbisesine bürünen, kalk neşret” Neşretmek dağda olmaz, insanların içinde olur. “Ey örtüsüne bürünmüş, örtünü aç artık gir halkın arasına “buyuruyor. Biz zannediyoruz ki çarşafın altına girmiş, örtünmüş uyumuş zannediyoruz, halbuki oradaki örtü; beşeriyet örtünü aç İslamlığın nasıl bir hakikat olduğunu insanın nasıl bir değerler olduğunu değer sistemi olduğunu, bunu aç buyuruyor, hicaptan sen de kurtul buyuruyor, başkalarını da kurtar buyuruyor.

Ve de elbiseni temizle buyuruyor, yani üstündeki beşeriyet elbisesini temizle artık, dostluk elbisesi ile çık artık ortaya. Orada her şeyi ifşa et diye emir vardır. O güne kadar ifşa yoktu, gizli, gizli yapılıyordu. Çünkü vücudun aslı Haktır, bu vücut vacip ve farzdır. Bu kurbun sahibi ilahidir, yani kurb-u feraizin sahibi ilahi sevgilidir. O’nun süluku cezbeden sonradır, yani bu yolda süluk cezbeden sonradır, bakası fenasından evveldir, Hak ismi zahir ve tecelli etmiş olduğundan Zat’ı ve sıfatı fani olup mütecelli olan Hakkın idrakine alettir. O beden bir alettir, orda tecellisi Haktır. Bu surette abd Hakkın semi, basarı ve sair kuvvası, olur, nitekim Hak Teala 8/17 ayetinde buyurur,

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى “..attığında sen atmadın, atan Allah'tı!..”

Bu ayette kurb-u feraiz anlatılıyor. Hakkı zuhura çıkarmak, Hakkla olmak, Allah’la olmak. (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki “Muhakkak ki Allah dedi ki abdının lisanından dedi ki Hamd edenin hamdını duyar” dedi. Abdinin lisanından söyletir.

Ve halk zahir ve Hak batın ve mescur olmak suretiyle vaki olan kurba dahi kurb-u nevafil derler. Nafile olan nefh edilmiş, kaldırılmış olan vucud-u halktır. Bu vücut ise asıl üzerine zaittir, yani fazladandır. Bu kurbun sahibi muhib-i ilahidir, süluku cezbeden evveldir, fenası bakasından mukaddemdir. Burada dervişin iki hali anlatılıyor, dervişliğin iki hali vardır, bunların birine meczub-u salik diğerine salik-i meczub derler. İşte kurb-u feraizin başlangıcı meczub-u salik yani evvela cezbe sonradan salik olma, salik-i meczub kurb-u nevafil hükmünde olan yönü evvela salik süluk etmek yani çalışmak, ondan sonra cezbe gelmektedir.

Cezbeden maksat Hakta fani olmasıdır. Cenab-ı Şeyhin metinde beyan buyurduğu hadisten murat “Kulum bana yaklaştığı zaman yahut yaklaşırsa nafilelerle yaklaştığı zaman onun gözünde gören, kulağında işiten ayağında yürüyen olurum. “ buyurduğu bu kudsi hadisi gösteriyor. Cenab-ı Halil’in (a.s.) bu iki kurb ile takarrübü caizdir. Kurb-u nevafil, sülukunun evvelinde kurb-u feraiz sülukunun evasıt ve evahirinde olmak münasiptir. Yani sülukunun, yolunun ortasında ve sonunda olması münasiptir kurb-u feraiz. Yani kurb-u nevafil sülukunun başlarında ortalarına ulaştıktan sonra kurb-u feraiz ve sonu da kurb-u feraizdir. İkisi de vardır üstünde. Bütün Hakk yolcuları bu yoldan geçtiklerinden

hepsinde aynı oluşum vardır.[10] “ İz- -T-B- ”

“Müzzemmil” ve “Müddessir” Halleri: Ayette geçen “örtünme” hali, tasavvufta “inzivâ” (toplumdan ayrılıp ibadete çekilme) ve “halvet” (tenhaya çekilme) kavramlarıyla ilişkilendirilir. Sâlik, manevi olgunlaşma yolunda belli dönemlerde dünyevi meşguliyetlerden sıyrılıp Rabbine yönelir. Bu hal, “müzzemmil” (örtünen) vasfıyla sembolize edilir. Akabinde gelen “kalk” emri ise, bu halvetten çıkıp elde edilen manevi güçle topluma yönelmeyi, yani risalet ve irşad görevine soyunmayı temsil eden “müddessir” (bürünen/giyinen) haline geçiştir. 

TEHECCÜD NAMAZI:

Gece namazı ile gündüz oruçlarını çoğaltarak devam etmelidir.

Ayet-i Kerime'de "Bari-i lemyezel" "ezeli ve ebedi" olan Allah-u Teala Hazretleri Kelamı Kadimi ezelinde, gece namazı hakkında Esteizu billah

"Kumilleyli illa kalilan, nısfehü evinkus minhü kalilan, evzid aleyhi." (Müzzemmil 73/2-3-4)

Mealen:

"Gecenin yarısında istersen biraz sonra istersen biraz önce bir müddet için kalk" buyurulmuştur.

Yine Ayet-i Kerimede Esteizu billah

"Ve minelleyli ve teheccet bihi nafileten lek" (İsra 17/79)

Mealen

"Gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl" denir.

Yine Ayet-i Şerife de "Esteizu billah

"Anil medacii yed'une Rabbehüm havfan ve tamaan" (Secde 32/16)

Mealen:

"Büyüklük taslamayarak Rablerini överek yüceltenler vücutlarım yataklarından uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar" Emri ile gece teheccüd namazının kılınması güçlendirilerek tavsiye olunup kılanları Cenab-ı Hakk'ın övdüğü bildirilmiştir.[11] “ İz- -T-B- ”

(İsra Suresi 17/79) Ayette

ve minelleyli fetehecced bihi nafileten leke asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuden

(Ey Muhammed, gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl, umu­lur ki rabbin seni de makam-ı Mahmuda (övülen makam) ulaştırır,) buyurulmuştur.

Hamd mevzuunda bu Ayet-i kerimeye bir miktar te­mas etmiştik. Burada da aynı konuya kısaca bir göz atalım.

(5) inci mertebe de ise hamd daha da derinleşip genişlemektedir.

(İsra Suresi 17/79)

asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuden

(Umulur ki Rabbin seni de makam-ı MAHMUDa ulaştırır,) hükmüyle bu mertebenin en geniş hali be­lirtilmiştir.

Bütün varlık âlemi tarafından gerek FITRÎ gerek İRADÎ olarak, övülen, hamd edilen MAKAM-ı MAHMUD, HAKİKAT-i MUHAMMED-i dir.

Gecenin ilerlemiş vaktine gelinceye kadar iyi bir hal ile namaz ve görevlerini yerine getiren kişi, bu makamın namzedidir, tabi ki: kendi mertebesi itibariyledir.

Dört, sekiz, on iki rek’atli kılınan bu gece namazına devam ettikçe, kişinin iç gelişimi artmağa başlar, böylece rabbinin indinde daha çok değerlenir ve övülmeye başlar.

Bu namaza devam edenler ulaşabildikleri mertebelerinden aldıkları haz ile yaşamlarına devam ederler.[12] “ İz- -T-B- ”


Hazret-i Peygamber efendimizin GÖZÜMÜN NURU NAMAZ dediği nedir? Sure-i Mü'minin başında- ONLAR NAMAZLARINDA HÛŞÛ İÇİNDE OLANLARDIR; (23/2)

Birçok yerde bahsediyor Kur'an-ı Kerim. Bir başka yerde A'RAF suresinde Namazın sürelerini belirtmekle birlikte bilhassa sabah namazının üstünde duruyor. Ve Kurânel Fecr demesi, fecirde Kur'an Oku. Yani Namaz kıl tefsirini yapıyorlar. Ve o namaz öyle bir namazdır ki, müşahede halidir. Meşhuttur, şahitleri vardır? O namazın. Şöyle diyorlar: Gece yeryüzüne inen melekler nöbet değiştirmek için beklerler.

Gündüz melekleri de aynı anda gelirler, dolayısıyla gece ve gündüz melekleri birleşmişlerdir hepsi şahit olurlar o kişinin kıldığı namaza. Diye tarif ediyorlar? işte sabah namazı meşhuttur dediği O. İNNE KUR'ANEL FECRE KÂNE MEŞHUDA. (17/78) Onun devamında VE MİNELLEYLE FETEHECCET BİHİ NAFİLETEN LEK ASA EN YEB’ASEKE RABBÜKE MAKÂMEN MAHMUDA, (17/78) Burası bir başka âlem, işte Hazret-i Peygamber Efendimizin gözümün nuru dediği Makâm-ı Mahmuda. Gecenin bir vaktinde kalk VE TEHECCET BİHİ Senin için NAFİLETEN LEK nafile olan teheccüd namazını kıl. Umulur ki, Rabbin seni Makâmı Mahmuda çıkartır, Orada her ne kadar hitap hazreti Peygamber efendimize ise de okuyan muhataptır. VE TEHECED BİHİ NEFILETEN LEK Senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazına devam et. Kim okuyorsa onun için nafile oluyor demektir.

Hz. Peygamber efendimizin ümmetine değil mi? Yani Kur'an ona inmedi mi? Kuran Hz. Peygamber efendimizin şahsına inmedi ki Kur'an-ı Kerim. Tebliğ için indi. Dolayısıyla muhatap kimse çünkü orada LEK diyor. Leke yani senin için yani o namaz okuyan içindir. Kul farzları işler, bunun dışında nafilelerle bana yaklaşır. Öyle bir hale gelir ki kulum beni sever bende onu severim. Ve onun gören gözü, duyan kulağı tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Daha ne desin ki... Bir söylemediği, işte ben oyum. Onu da biz anlayalım artık. Şimdi, bir kişinin elinde tutan, gözünde gören Hakk ise, dilinde konuşan Hakk ise, kulağında duyan Hakk ise, ayağında yürüyen Hakk ise, peki geriye ne kaldı.?

Nafile yani fazladan yapılan ibadetler neticesinde kurbu feraiz yani farzlarla yakınlaşma kurbu nevafil ki bu da nafilelerle yaklaşma. Farz bilindiği gibi genel konulmuş olan hükümler ne oluyor bunlar? Beş vakit namaz, Ramazan orucu, Hac, zekât, kelime-i tevhid işte beş vakit namazın dışında fazla kıldığı 2 rekât namaz yahut başka Bir şey yani ne yaparsa nafileye giriyor. Nafilenin cem-i nevafil. Nafileler. Nafile bilindiği gibi boş yere değil ziyade demektir. İşte bunlar ile Hakka yaklaşılır diyor. Yine o âyetin devamında VE NÜNEZZİLİ MİNEL KUR’ANU MA HÜVE ŞİFAUN VE RAHMETÜL LİL MÜ'MİNİYN, (17/82) diyor.

Biz Kuran'ı Kerimden bazı âyetler indiririz şifadırlar. Kimler için, mü'minler için ve rahmettir diyor. Genel insânlar için demiyor. Ama olabilen herkes için. Zaten alma kabiliyetinde istidadında olan mü'mindir. Otomatikman o sınıfa giriyor. Ama âyette bir incelik var şifa diyor. Evvela şifa yani içerisindeki âyetler kişinin madde hastalıklarına değil esas manevi hastalıklara şifa bulmaktır. Manevi hastalıklarda Kur'an-ı Kerim'in içerisindeki hükümlerin yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamak ve de Kur'an-ı Kerim'in gerçeğini araştırmak. Şifa, yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamak, rahmet ise içerisindeki gerçeği arayıp bulmak ve istifade etmektir.

Çünkü şifadan sonra atılım gerekecek, şifa olduğu zaman, bir kişi ŞAFİ isminin hikmetiyle şifa bulduktan sonra atılım yapacak durumda, yani çalışacak durumda. Ne yapacak o zaman? İşte o zaman rahmet gelecek yani rahmet tahakkuk edecek. Çalışmadan da rahmet mümkün değildşr. Kur'an-ı Kerimi ve kendimizi gerçek anlama ve idrak etme yolunda çalışmalarımız olmalı. Muhakkak olmalı ve buna ihtiyacımız vardır. Çünkü dünya üniversitesi bir daha yoktur. İnsân bir sefer geliyor, buradaki belirli ömrü sona eriyor, ondan sonra haydi bakalım GEL diyorlar, okulun bitti kapandı, tatil oldun. Onu oradan çekiyorlar. UMULUR Kİ SENİ MAKÂMI MAHMUD'A YÜKSELTİR,(17/79) şimdi MAKÂM-I MAHMUD ne? Biz geneldeki Makâm-ı Mahmud'u idrak edecek ve anlayacak halde değiliz. Çünkü efendimiz şöyle diyor. “Umulur ki o kişi benimdir.” O da kesin olarak söylemiyor. Tahmin ederim ki o bahsedilen kişi benimdir. O nasıl bir hal ki, yaşanması ve idraki nasıl yüce bir hal ki umarım ki o makâma beni çıkarırlar.

Mutlaka benim diyemiyor. O yüksek zat bunu böyle söylerse artık biz kendimizi ona göre düşünelim. O genelde olan bir makâm-ı Mahmud. Mahmud aslında HAMD Makâmıdır. Hamd ise El-Hamd'ın başında olan ELHAMDULİLLAHİ RABBİL Âlemiyn yaşayan hamd makâmına erişmiştir. Hamd dediğimiz şey nedir? Neyi anlıyoruz hamd dediğimiz zaman şimdi... Genelde müteşekkir olmak. Teşekkür babındadır. Tefsirlerde böyle deniliyor. Fakat teşekkür babında kullanıldığında şirk hükmü ortaya çıkar. Bir nimeti veren var, birde o nimeti kabul eden vardır. Ve bu alışveriş neticesinde müteşekkir olmak vardır. Orada yaşıyorsa oradadır. Doğrudur. Geçerlidir. Ama âyet gerçekten bunu mu vermek istiyor? Eğer Kur’an’ı Kerim düşündüğümüz mânâda, tasavvur etmeğe çalıştığınız mânâda geniş bir kitap ise bu kadar kısır ve kısa bir ifadesi olmaması lazımdır. Her ne kadar onu da kapsamına alıyor ise de o düzeyde; ama bize gerekli olan onun gerçek yüzeyini araştırmak ve bulmaktır.[13]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)