İnne rabbeke ya'lemu enneke tekûmu ednâ min śuluśeyi-lleyli ve nisfehu ve śuluśehu ve tâ-ifetun mine-lleżîne me'ak(e)(c) va(A)llâhu yukaddiru-lleyle ve-nnehâr(a)(c) ‘alime en len tuhsûhu fetâbe ‘aleykum(s) fakraû mâ teyessera mine-lkur-ân(i)(c) ‘alime en seyekûnu minkum merdâ(ﻻ) ve âḣarûne yadribûne fî-l-ardi yebteġûne min fadli(A)llâhi(ﻻ) ve âḣarûne yukâtilûne fî sebîli(A)llâh(i)(s) fakraû mâ teyessera minh(u)(c) ve ekîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve akridû(A)llâhe kardan hasenâ(n)(c) vemâ tukaddimû li-enfusikum min ḣayrin tecidûhu ‘inda(A)llâhi huve ḣayran ve a'zame ecrâ(n)(c) vestaġfirû(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
(Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O halde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükafat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur'ân'dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah'ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur'ân'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Allah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Müzzemmil Suresi'nin 20. ayeti, gece ibadetinin zorunluluğundan kolaylaştırılmasına geçişi, Kur'an okuma, namaz, zekat ve Allah yolunda harcama gibi temel ibadetleri vurgular. Ayet, Allah'ın kullarının durumunu bilmesini ve onlara kolaylık sağlamasını dilbilimsel olarak 'takdir', 'tahsi' ve 'teysir' gibi kavramlarla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kader (قدر) kelimesi, bir şeyin miktarını, ölçüsünü ve düzenini belirlemek anlamına gelir. Ayetteki 'Allah gece ve gündüzü takdir eder' ifadesi, Allah'ın bu zaman dilimlerinin başlangıcını, sonunu ve sürelerini ilahi ilmiyle tayin ettiğini, kulların ise bu ölçüyü tam olarak kavrayamayacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Takdir (تقدير), bir şeyi belirli bir ölçüye göre düzenlemek ve ona bir sınır çizmek demektir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın gece ve gündüzün sürelerini ve dönüşümlerini hikmetine uygun olarak belirlemesi, kulların ise bu ilahi ölçüyü tam olarak idrak edemeyecekleri gerçeğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İhsa (إحصاء), bir şeyi saymak, miktarını bilmek ve kuşatmak anlamına gelir. Ayetteki 'len tuhsûhu' (onu kuşatamazsınız/sayamazsınız) ifadesi, gece ibadetinin uzun ve meşakkatli olması nedeniyle müminlerin bu vakitleri tam olarak hesaplayıp düzenli bir şekilde yerine getirmekte zorlanacaklarını, dolayısıyla Allah'ın onlara kolaylık sağladığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İhsa, bir şeyin sınırlarını bilmek ve onu tam olarak kavramak demektir. Bu ayette, müminlerin gecenin belirli kısımlarını ibadetle geçirme yükümlülüğünü tam olarak yerine getiremeyecekleri, yani bu vakitleri tam olarak tutturamayacakları mecazi olarak ifade edilmiştir. Bu durum, Allah'ın kullarına olan merhametini ve kolaylaştırmasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe (توبة) kelimesi, dönmek anlamına gelir. Allah'ın kuluna tevbesi, ona rahmetiyle yönelmesi, onu bağışlaması ve yükümlülüklerini hafifletmesidir. Ayetteki 'fetâbe aleykum' (size yöneldi/tevbenizi kabul etti) ifadesi, Allah'ın kullarının gece ibadetindeki zorluklarını bildiği için onlara kolaylık sağlamak üzere hükmü değiştirmesini, yani ibadeti hafifletmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'tevbe' kavramı, sadece kulun Allah'a yönelmesi değil, aynı zamanda Allah'ın da kuluna yönelmesi anlamını taşır. Bu ayetteki 'Allah'ın tevbesi', O'nun kullarına olan merhametinin bir tezahürü olarak, onlara ağır gelen bir yükümlülüğü hafifletmesi ve kolaylaştırması şeklinde anlaşılmalıdır. Bu, ilahi lütfun ve affediciliğin bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Yüsr (يسر), kolaylık ve rahatlık anlamına gelir. 'Teyesser' (تيسر) ise bir şeyin kolaylaşması demektir. Ayetteki 'fakreû mâ teyessera mine'l-Kur'ân' (Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun) ifadesi, gece ibadetinin ağır yükümlülüğünün kaldırılması ve yerine, kişinin gücü yettiği, kolayına gelen miktarda Kur'an okumasının emredilmesiyle Allah'ın kullarına sağladığı kolaylığı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Y-s-r kökünden türeyen kelimeler Kur'an'da genellikle kolaylık, rahatlık ve güçlüğün zıttı anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'teyessera' kelimesi, Allah'ın müminlere olan şefkatini ve ibadetlerde aşırıya gitmeme prensibini ortaya koyar. Gece ibadetinin zorunluluğundan, kişinin kendi imkanlarına ve durumuna göre Kur'an okuma esnekliğine geçişi ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İbtiğa (ابتغاء), bir şeyi istemek, talep etmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek anlamına gelir. Ayetteki 'yebteğûne min fadlillâh' (Allah'ın lütfundan ararlar) ifadesi, müminlerin dünya hayatında rızıklarını temin etmek için meşru yollarla çalışıp çabalamalarını, bu çabanın da Allah katında bir ibadet değeri taşıdığını ve Allah'ın lütfunu arama gayreti olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bağy (بغي) kelimesi, bir şeyi aşırı derecede istemek ve talep etmek anlamını taşır. 'İbtiğa' ise bu isteği fiiliyata dökmek, arayış içinde olmak demektir. Bu ayette, Allah'ın rızkını aramak için yeryüzünde dolaşanların durumu, ibadetle meşgul olanlar ve savaşanlar gibi önemli bir faaliyet olarak zikredilerek, dünya işlerinin de meşru sınırlar içinde ibadet sayılabileceği vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kard (قرض), birine bir şey ödünç vermek demektir. Kur'an'da 'kard-ı hasen' (güzel ödünç) ifadesi, Allah yolunda karşılıksız olarak verilen malı ifade eder. Bu, Allah'a verilen bir borç gibi kabul edilir ve Allah onu kat kat fazlasıyla geri ödeyecektir. Ayetteki kullanımı, müminlerin mallarını Allah rızası için harcamaya teşvik eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kard (قرض), bir şeyi kesmek veya birine bir şey vermek anlamına gelir. 'Kard-ı hasen' ise, Allah'a verilen bir borç gibi, karşılığında dünyevi bir menfaat beklenmeksizin, sırf Allah rızası için yapılan harcamalardır. Bu ayette, Allah'a güzel bir ödünç vermek, sadaka ve infak yoluyla yapılan iyiliklerin Allah katında büyük bir karşılık bulacağını ifade eder.
Müzzemmil Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(73/20) “İnne rabbeke ya’lemu enneke tekûmu ednâ min suluseyi-lleyli ve nisfehu ve sulusehu ve tâ-ifetun mine-llezîne me’ak(e) va(A)llâhu yukaddiru-lleyle ve-nnehâr(a) ‘alime en len tuhsûhu fetâbe ‘aleykum fakraû mâ teyessera mine-lkur-ân(i) ‘alime en seyekûnu minkum merdâ ve âharûne yadribûne fî-l-ardi yebtegûne min fadli(A)llâhi ve âharûne yukâtilûne fî sebîli(A)llâh(i) fakraû mâ teyessera minh(u) ve ekîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve akridû(A)llâhe kardan hasenâ(n) vemâ tukaddimû li-enfusikum min hayrin tecidûhu ‘inda(A)llâhi huve hayran ve a’zame ecrâ(n) vestagfirû(A)llâh(e) inna(A)llâhe gafûrun rahîm(un)”
(73/20) “Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kûr'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”
Ayet-i kerime Rububiyet merbesi âyetlerindendir.
Bu âyet-i kerimede Risâlet mertebesi ifadesi ile gece teheccüd dervişlik çalışmalarını ifade etmektedir. Sonunda ise nefsin önceden gönderdiklerinin Allah katında bulunduğu ifade edilmektedir. Esmâ metebesinden nefis tezkiyesi ile yapılan nefsin arınması ve zekâtının verilmesi gerektiği bildirilmiştir.
(Beyyine Sûresi 5-) Vemâ umirû illâ liya’budûllâhe muḣlisîne lehu-ddîne hunefâe ve yukîmû-ssalâte ve yu/tû-zzekâ(e ve żâlike dînulkayyimet;
(98/5) “Hâlbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.”
Halbuki onlar tam tersini işlediler, nefislerinin hükümlerini Hakk’ın emirleri gibi gösterdiler ve onları uygulamaya ve uygulatmaya başladılar. Böylece onlara bildirilen sırât-ı müstakimden, sırât-ı nefislerine yöneldiler, bunu da Hakk yolu zannettiler. Onlara Allah’a kulluk etmeleri söylendi, onlar nefislerinin kulu oldular.
Onlara namaz kılmaları söylendi, bu hükmü yerinden kaldırdılar. Onlara zekât vermeleri söylendi, kitaplarından o hükmü de kaldırdılar.
Böylece kendileri, kendi bâtıl dinlerini kurup onu tatbik ettiler, böylece aslında nefislerine zulmetmiş oldular. Halbu ki, onlara verilen gerçek hükümler, dosdoğru dindi. Onları tatbik ve takib etmiş olsalardı, daha sonra gelen Peygamberin (s.a.v.) in getirdiği hükümler, zâten bunlar idi ve daha ileri dereceleri idi, böylece kendileride bu hakikatin içinde olacaklarından, gerçek ve en kemalli olan sırât-ı müstakim yolcuları ve Hakk muhabbetlileri olacaklar idi. Ne büyük bir lütuf kaçırdıklarını bir bilebilselerdi![36] “ İz- -T-B- ”
Hamdın beşincisine geldiğimiz zaman mertebenin dördüncüsüne yani Marifet mertebesine geldiğimiz zaman işte her ne kadar dördüncü mertebede Hamdı Allah yapıyorsa da Âlemlerin Rabbı yapıyorsa da O’nun Hamdı itibariyle kulda bir bilinç ortaya geliyor. Bir irade bir şuur bir yükseliş ortaya geliyor çünkü yeni bir ufuk açılmış oluyor önünde rabbı ona verdiği nimetle rahmetle özellikle kendisinde yeni bir ufuk açılıyor. “Ey kulum kendine bak kendini tanı ben sende varım sende tecelli ediyorum” övdüğü bu yöndedir. Aslında kulundaki kendini övüyor, kulun kulluğunu değil.
O zaman işte وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 işte burası O’nun mertebesidir, bakın “umulur ki” diyor yani bu böyledir diyor, her mertebede olan insan oraya bir muhabbeti olsun ümidi olsun umulur ki herkesin yolu açık olduğunu bilsin herkese oranın yolunun açık olduğunu bilsin her mü’min ve tevhid ehli kişinin yolunun oraya açık olduğunu bilsin diye “Umulur ki” diyor. bazı terimleri hangi yönde kime ait olduğunu bilmemiz gerekiyor, bir daha okuyalım; وَمِنَ الَّيْلِ gecenin bir vakti kalk gecenin bir vakti ne demektir, gece fenafillah mertebesi demektir. Hakk’ın övdüğü kimse fenafillah mertebesindedir, Gecenin bir vakti kalk yani fenafillah mertebesinde kalma, demek istiyor. Gece uyursak Fenafillah mertebesinde sabahladın demektir, yani orasını mekan tuttun demektir, Gecenin bir vaktinde kalk yani geceden kasıt bütün varlığın görünmez olduğu her şeyin bir olduğu zaman değil midir, gölgelerin kayıp olduğu varlıkların kayıp olduğu işte fenafillah Hakk’ta fani olduğunuz zaman senin beşeriyet gözün bir varlık görmez artık. Cenab-ı Hakk bunu ayet-i Kerime’de nasıl açıklıyor, كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 28/88 her şey helak olacak onun veçhi baki kalacaktır. İşte eşya gözünden gittiği zaman senin gözünde kalan Hakk’ın veçhinden başka bir şey değildir. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 Her nereye baksan Hakk’ın veçhini görürsün, eşya eşyalığını kayıp eder gözünde. Eşya yine ortada vardır ama evvelce baktığın eşya o eşya değildir, işte bu gecedir, gündüz de olabilir de ibadeti gecedir. Eşyanın yani mahlukatın gözünde yok olması, işte böyle bir gecede öyle bir halde gündüz de olabilir aslında ama normalde gece fiili olarak da geceye tefsir edilmiştir. Yaşanması da o zaman daha münasip zaten, dışarıya da baktığınız zaman yine fenafillah halidir, yokluk halidir, çünkü eşya gözünü artık almıyor, meşkul etmiyor, karanlıkta meşkul etmiyor, yokluk halidir.
İşte böyle bir halde gecenin bir vakti gecenin en güzel hali “selasi ahır”, yani gecenin son üçte biri, gecenin son üçte biri gecenin kalbidir demiş, efendimiz. Yasin Surresi de Kur’an’ın kalbidir, gecenin kalbi de insanın kalbi, işte bu üç kalp içtima ettiği vakit fetih futuatlar olur yani açılımlar olur o gecenin o saatinde. Yasin de okusak Teheccüd de kılarsak kendi gönlün de açık olursa tabi ne olmaz o saatte. İşimizi samimi de yaparsak. وَمِنَ الَّيْلِ Gecenin bir vaktinde kalk فَتَهَجَّدْ بِهِ senin için ayeti kim okuyorsa odur bakın senin için diyor,
(Dinleyici sorusu cevabı:
İşte bir kimse nefsaniyeti yönünden “ene” derse o şeytandandır, ama Uluhiyeti yönünden “Ben” derse o Hakk’tandır. Ama Uluhiyeti yönünden dediği “Ben” o dediği bende değildir. çünkü Hakk der ondan Hakk der. Ama şeytani yönden dediğin zaman orası doğru, sen söylersin nefsinden ve Hakk’ın karşısında en büyük şirki işlemiş olursun “ben” demek suretiyle. Şeytanın elbisesini giymiş olursun. O’nun rolünü oynamış olursun.)
فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ Senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl 4-8-12 dir bu ne demek, 4; şeriat, tarikat, Hakikat, Marifet. Yani dört rekat da kılabilirsin, 8 rekat da kılabilirsin, slamiyetin zahiri ve batını olarak 8 cennet mertebesi olarak kılabilirsin 12 rekat kılarsın bütün mertebeleri içine alarak 12 mertebenin karşılığı olarak kılabilirsin. فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ Bunu yaparsan عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا umulur ki rabbın seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır. Peki “Makam-ı Mahmud” nedir, ulaştırır diye vaad edilen o makam nedir, Elhamdü diye okuduk binlerce defa, ama o bir makam “hamd” makamı o “Makam-ı Mahmud” övülen makam nerededir, işte Allah’ın Makam-ı Mahmud’u dünyadaki itibariyle hakikat-ı Muhammedi’nin zuhur yeri olan Muhammed (sav) dir. Makam-ı Mahmud kendisidir. Ama dünyadaki mertebesi itibariyle bizlere olan yakınlığı itibariyle, eğer o makam bizlerin arasına inmemiş olsaydı, bizim bu işlerin hiç birisinden haberimiz olmayacaktı.
İşte Allah onun için اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ dediği O’ndaki o makamı övmektedir. Nebi üzerine diyor, o gün için ama sonra varisleri üzerinedir, ondan da ümmeti üzerinedir. Yani her bir kişinin hangi mertebede ise o mertebeden bu mertebede hissesi vardır. Yani bu ayetten bu makamdan hissesi vardır. Her bir varlığın hissesi vardır, sadece insanların değildir. Yani sadece bir yere mahsus değildir, tabi bir merkez itibariyle özü vardır, ama güneşin nasıl bir özü vardır, ama güneş sadece kendince bir varlık değildir, bütün şuaları âlemi aydınlatıyor. İşte Makam-ı mahmud’un da şuaları her birerlerimizde mevcut ve bizleri aydınlatıyor. Ama biz ona camımızı kapatmışsak ona karşı o dışarıda kalıyor, bize ulaşamıyor.
Yapılması lazım olan şey perdeyi yırtıp açmaktır, perdeni açtığın zaman hani karagöz perdesi vardır, karagöz oyununda öyle hakikatler vardır ki zaten o oyunu kuran da Şeyh Şebisteri’dir,
Allah’ın bu şekilde övmesi ve bu hali idrak etmenin bu gece namazı içerisinde kişi وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا umulur ki rabbın seni makam-ı Mahmuda ulaştırır, gecenin bir vaktinde kalk şunu şunu yap bunun neticesinde Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın. Şimdi kulun ulaşması lazım gelen bir makam var, ulaşması lazım gelen makam da aslında ötelerde olan makam değildir. Kendinde var olan yani az önce dediğimiz gibi Hakikat-ı Muhammedi nin şuaları sende bir makam bir varlık ortaya getiriyor, perdeni aştığında onunla karşı karşıya kaldığında o seninle aynanda yansıdığı zaman güneş oldun sen şimdi aynanın içerisinde görünen süliyet ondan ayrı mı, aynısı değil mi, yani aynaya baktığımız zaman kimi görüyoruz, kendimizi görüyoruz, ama gördüğümüzün bizimle hiç ilgisi yoktur.
Bu mevzular hakikat mevzulardır bunların hepsinin açılması lazımdır ki bunlar bir örnek olsun bize bu örneklerle başka şeylere de ulaşabilelim, ufkumuz açılsın. Şimdi sen diyorsun ki aynada gördüğüm benim diyorsun ve bunun için yemin ediyorsun, ben de gördüğün sen değilsin diye yemin ediyorum, peki hangimiz haklıdır. Sen de haklısın ben de haklıyım. Neden çünkü bir yönüyle ama neden haklı neden haksız onun da bilinmesi lazımdır. Bir yönüyle dediğin doğru, aynaya baktığın zaman tabi ki kendini görüyorsun, o sensin başkası değildir, ama diğeri de diyor ki o sen değilsin.
Aynayı kırdığın zaman sen nerede oluyorsun, sen gene buradasın, aynada değilsin. Demek ki oradaki olan aynı zamanda sen değilsin. Ama senden başkası da değildir. Buradan nereye geçiyoruz, işte gönlünü pasdan lekeden kirden temizler berrak hale getirirsen ayna haline getirirsen Allah’ın varlığı sende cilalanmış yansımaya başlar. İşte o senin gönül aynanda görünen Allah’ın ta kendisidir. Kendinde bulduğun Allah’ın ta kendisidir. Ama yine bilmen lazım ki sen kendinin ta kendisisin.
Bakın gönlünü temizlediğin zaman beşeriyetinden arındığın zaman sen pırıl pırıl bir ayna hükmünde oluyorsun. Cilalanmış ter temiz pak bir varlık oluyorsun. Kendinin şekli ortadan gitmiş oluyor, yani sen yok olmuş oluyorsun, ortadan çekilmiş oluyorsun, ama orada bir varlık var, parladığın için yansıma alıyorsun, aynayı nereye koyarsan koy aynanın içine mutlaka bir şey akseder, aynada mutlaka bir şey görürsün, havaya da koysan bulutları gösterir. İşte sen de ayna gibi pırıl pırıl olduğun zaman istiğfar selavat tevhid bunlar içindir, varlıkları üzerimizden izole etmek için aşındırmak içindir, aynayı parlatmak içindir.
İşte o aynada akseden Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir artık. Çünkü âlemde Hakk’ın varlığından başka bir şey yoktur. Başka bir şeyin de sana yansıması mümkün değildir, yeter ki sen ayna ol, yansıyacak olan Hakk’ın ta kendisidir. Başka şey yansıyamaz, ama yine sen senden başkası da değilsin aynı zamanda. Şimdi bunu biraz daha açalım, gönül aynamızı temizlediğimiz zaman cenab-ı Hakk’ın bizdeki zuhuru her varlıkta var sadece bizde değildir, ama bizim gene kendimize ait olan bir varlığımız vardır. Bunu inkar etmemiz mümkün değildir. Eğer bunu inkar edersek biz ortadan kalkarız, biz diye bir şey kalmaz zaten. Biz diye bir şey varsa bizim kendimize ait bir programımız bir şifremiz bir varlığımız vardır.
Çünkü Cenab-ı Hakk bize “ey kulum” diye hitab ediyor, her ne kadar her ne kadar kendi orada zuhurda olsa da bize hitabı vardır. İşte bu iki mertebenin hakikatini özelliğini birlikte yaşamak durumundayız. Biz bunların birini hep üste getirerek birini perdeliyoruz, dolayısıyla da dengeyi kayıp ediyoruz. Ya uçlara gidiyoruz “Ben Hakk’ım” diye ilan ediyoruz, beşeriyetimizi unutuyoruz veya beşeriyet kalıpları içerisinde Uluhiyetimizi unutuyoruz. Yani aynalık vazifesini yapamıyoruz. Veya tamamen ayna olup kendimizi ortadan kaçırıyoruz. İkisi de hatalıdır.
Ama zaman içerisinde mertebe itibariyle bazen kulluğunu unutursun kulluğunu kaçırırsın ama bu belirli bir süredir, devamlı olmaz, işte fenafillah’a geldiğin zaman kulluğun elinden kaçar, bir hadis-i kudside “eğer siz günah işlemeyen bir ümmet olsaydınız ben sizi yeryüzünden kaldırır günah işleyen ümmet getirirdim” diyor. Burasını fazla açmayalım, zaten bunu söylerler de ne olduğunu bilmezler. Sadece lafsını yaparlar, bu hadisin izahı da çok zordur tehlikelidir de. İnsanları da ibadetten uzaklaştırır, madem ki Cenab-ı Hakk günah işlememizi istiyorsa onlar fiziki günahı zanneder, yani beden yönünden yapılan günahları zannederler, halbuki orada bahsedilen o günah değildir, isim benzerliği vardır. Oradaki iş başka iştir, o Pazar bu kadar ucuz değildir.
Bizim mutlak olan kulluğumuz var, Cenab-ı Hakk “Kulum” diyor bunun yanında da “benim sizde zuhurum var “, “Sana şah damarından yakınım”, diyor ne demektir bu bakın ifadeye dikkat edelim “Ben senin şah damarınım” demiyor, “Şah damarınım” dese bu beden yönüyle ben sendeyim diyecek, bakın “şah damarından daha yakınım” yani ben sana bedeninden daha yakınım demek istiyor. şah damarı bedeni ifade ediyor, şah damarından daha yakınım diyor bu ne demektir, ben senin bedende senden daha çok varım demektir. Ve nereye baksan senin gözünlede benim gözümlede baksan gene beni görürsün başkasını göremezsin diyor, çünkü âlemde benden başkası yoktur, وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 2/115 doğu da onun batı da onundur, her nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz.
Bu hakikatler içerisinde Hz Rasulullah’ın (sav) ifadesi ne ile belirtiliyor, “La ilahe illallah Muhammedürrasulullah”, “Eşhedüenlal ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeder rasulullah” bakın iki özelliği var, Hz Rasulullah’ın “Abduhu ve Rasuluhu” yani hem abdiyet tarafı var hem risalet tarafı vardır. İşte O’nun öyle olduğu gibi hepimizin de öyledir. Sadece O’na mahsus değildir. Ama O en büyük pehlivan, en büyük sanatkar, en büyük alim, bu işin mucidi, en ileri derecede olanı ama biz de O’nun çıraklarıyız, örneği odur, biz talebeleriyiz, örnek o olduğuna göre biz de O’nun gibi olmaya çalışırız.
Bir ustanın yanında çırak neden senelerce uğraşıyor, tabi ki mesleği için işte senin bu abdiyetin sende umulur ki Uluhiyetine yükselirsin. Muhammede ulaşırsın, Makam-ı Mahmuduna ulaşırsın sana verdiğim benim hakikatlerimi ortaya çıkarırsın bu tür çalışmalarla ancak diyor. Onun yolunu gösteriyor. İşte her birerlerimizde bir Makam-ı Mahmud mevcut iken bir de âlemlerin merkezi olarak yani bütün âlemlerin yöneldiği Makam-ı Mahmud vardır. Yani her birerlerimizde bir çekirdek öz olarak var, bir de onun çuvalı ile ambarı ile olanı vardır. Yani bir de merkezde olanı vardır. İşte bu merkeze de bütün mahlukat yönelmektedir. Sayısını bilemediğimiz kadar meleğinden hayvanından insanında her türünden tutun, يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 semavat ve arzda ne kadar varlık varsa bunların hepsi tesbih etmektelerdir yani övmektelerdir, yani makam-ı Mahmud’a yönelmekteler, çünkü varlık sebepleri Makam-ı Mahmud’dur, o Makam-ı mahmud’a yönelinsin diye o mahlukat dediğimiz varlıklar ortaya getiriliyor. Varlık sebepleri Makam-ı Mahmud, bizlerin de öyledir. Ne oldu 6. Oldu, yani bütün âlemdeki mevcut varlığın külli olarak hamdı var yani şükranesi var, bu yine halktan Hakk’a doğru, bu ifadesi. Uluhiyet makamı bu varlıkları zuhura getirdi, işte mucidi icat edenine yönelmeleri varlıklarını ortaya getirdiği için yahut şükretmeleri, övmeleri o makamı övmeleri var, toplu halde.
Sonra Makam-ı Mahmud’u ahirette görüyoruz, hangisi Müslümanlar nerede toplanacak “Hamd” mertebesinin altında o makam sana gölge yapacak bayrak değil, orada mana var, “Liva” sancak, bayrak demektir, o bayrak bizim anladığımız sopaya asılan bayrak değildir, tabi orası bir merkez olarak öyle de belirgin hali olacak, ama bu suri olan şeydir. Ama manası o bayrak değildir. nasıl senin suri bir cesedin varsa ama manan çok başka ise surette görünen şeyin Makam-ı Mahmud’un oradaki faaliyeti olacaktır. Sancak-ı Hamd bakın onun gölgesinde olacağım diyor, düşünsene güneş gölgesi değil, tabi o da var ama onun gölgesi demek Makam-ı Mahmud’un koruması altında olacaksın demektir.
Bundan daha büyük lütuf olur mu hiç, Cenab-ı Hakk isterse Cennet’e koymasın, zaten Makam-ı Mahmud oradasın Hz peygamber’in yanındasın dizinin yanındasın, Cenneti ne yapacaksın, Cehennem ile işin yok zaten cehennemi dünyada geçmişsin zaten işte bu mü’minlere Cehennem “Çabuk çabuk geç üstümden senin nurun benim ateşimi söndürecek” diye mü’mine ricada bulunuyor. Ne oldu 7. Hamd mı oldu?
Gelelim sonuncuya; Ekmelu zikir La ilahe illallah ekmeli dua elhamdülillah. En güzel zikir kelime-i tevhid, la ilahe illallah, en güzel dua da elhamdülillahtır. Allah’ın hamdının senin üzerine olmasıdır. Bizim gayretimiz ne kadar ise o Hamd mertebelerinde o kadar yükselebiliyoruz, yani ipten yukarıya kendi gayretimizle ne kadar tırmanabiliyorsak bir de yukarıdan şuraya da tutun hadi şunu da yap hadi bak şurada da tutunacak yer var, sıkı tut diye tutunacağın yerleri sana gösteriyorsa ama çıkacak olan sensin, hani “dede himmet” demiş, o da “Evlat gayret” demiş.
Allah hazmını vesin en büyük duada budur bir yemeği yersin de hazmedemezsen o insanı daha da zorlar zarar verir.[37]
Diyanet Meali:
(73/20) - (Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
(73/20) - Filhakıka rabbın biliyor ki sen muhakkak gece üçte ikisine yakın ve yarısı ve üçte biri kalkıyorsun beraberindekilerden de bir tâife, hâlbuki geceyi gündüzü Allah takdir eder, bildi ki siz onu bundan öte başaramazsınız, onun için size lutf ile irca-ı nazar buyurdu, bundan böyle Kur'andan ne kolay gelirse okuyun, bildi ki içinizden hastalar olacak, diğer bir takımları Allahın fazlından bir kâr aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir takımları da Allah yolunda çarpışacaklar, o halde ondan ne kolay gelirse okuyun ve namazı kılın ve zekâtı verin ve Allaha karz-ı hasen takdim edin, kendilerinizin hisabına hayr olarak her ne de takdim ederseniz onu Allah yanında daha hayırlı ve ecirce daha büyük bulacaksınız, hem de Allaha istiğfar edin, şübhesiz ki Allah gafurdur, rahîmdir.
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
(73/20) - Muhakkak senin Rabbin biliyor ki, şüphe yok sen gecenin üçte ikisinden biraz eksik ve yarısı ve üçte biri kadar kalkıyorsun ve seninle beraber olanlardan bir tâife de ve Allah geceyi ve gündüzü takdir eder. Bildiği, siz bunu sayıp başaramıyacaksınız. Artık size ruhsatla irca-ı nazar buyurdu, imdi Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Bilmiştir ki sizden hasta olanlar olacaktır, başkaları da Allah'ın fazlından bir kâr aramak için yeryüzünde yol tepeceklerdir ve başkaları da Allah yolunda cihadda bulunacaklardır. Artık ondan kolay olanı okuyunuz ve namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah için güzelce ödünç vermekle ödünç veriniz ve nefsiniz için hayırdan ne takdim eder iseniz onu Allah indinde daha hayırlı ve mükâfaatça daha büyük olarak bulursunuz ve Allah'tan mağfiret isteyin, şüphe yok ki Allah gafûrdur, rahîmdir.
İZAH: Gece namazı ilk önceleri hem Peygamberimize hem de sahabeye emredilmişti. Sıkıntılar neticesinde C.Hakk kolaylık buyurdu. Daha sonra ümmeti için nafile, kendisi için farz oldu.
Nefis mertebelerinde kurallar herkes için aynı ve geçerlidir.
Ama yolda yürünmesi, gidilmesi farklıdır. Herkesin yoğurt yeyişi değişiktir. Yine de kurallara uygun olarak yemelidir.
Mesela gençlerin önce işini, eşini bulması istenir. Yavaş yavaş da yol aldırılır. Ne zaman hayatı bir düzen tutar, duyguları da tecrübeleriyle yerine oturur da inip-çıkmaz olunca vazifeler bu defa arttırılır. Tabii ki gücü ve istidadı nisbetinde…
Sonrasında amel yönünden akıl yönüne ağırlık verilir. Salik istidadı kadar burada da kâlem oynatır. Kimine farz
kimine sünnet olur…. N.N.[38] “ İz- -T-B- ”
Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.
Allah' a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Müzzemmil’de vâki’ (Müzzemmil, 73/20) ya’ni “Allah’a karz-ı hasen ile ikrâz” edin. Nefsiniz için takdîm ettiğiniz şeyi Allah’ın indinde bulursunuz” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde ulemâ-i zâhir derler ki: “Karz"dan murâd, Allah için sadaka vermek ve malını Hak yolunda sarf etmektir ki, gerek dünyâda ve gerek âhirette onun bedelini edâ ve ihsân eder. Ve ulemâ-i bâtın bu ma’nâ-yı zâhirîden başka dîğer bir ma’nâ dahi beyân edip derler ki: “Karz"dan murâd, kişinin vücûd-ı abdânîsidir. Bu vücûd-ı abdânînin huzûzunu Hak yolunda terk edip onu Hakk’a fedâ etmek onu karz-ı hasenle Hakk’a ikrâz etmektir ki, Hak bu karzı vücûd-ı Hakkânîsini vermek sûretiyle öder. Ve dîğer taraftan ehl-i hakîkat indinde “halka karz vermek” hakikatte Hakk’a vermektir. Zîrâ halkın vücûdu, Hakkin Varlığında ve vücûdunda mütekevvin bir nümâyişten ibârettir. Nitekim hadîs-i kudsîde Mûsâ (a.s.)a vârid olan hitâbda '“Acıktım, beni it’âm” etmedin!" buyrulmuştur. Kulun it’âmı bu mertebe-i kevnde Hakki it’âmdır. Beyt-i şerîfde hem ma’nâ-yı zâhirî ve hem de bu ma’nâ-yı bâtınîye işâret buyurulur. Ya’ni, “Bu cismin gıdâsından muhtaç olanlara tasadduk ve infâk et ki, Hak
Teâlâ ona bedel senin kalbinde feyiz çimenleri bitirsin! Ve kezâ cisminin hazzını ve nefsini Hakk’a fedâ et ki, ona bedel olarak kalbinde müşâhede-i hakâik çimenleri bitsin ve her şeyi vücûd-ı Hakkânî ile göresin!”
Bu namaz ve oruç ve hac ve cihâd dahi i'tikâddan şâhidlik vermektir.
Namaz ve oruç ve müdâfaa-i dîn ve ırz ve memleket için düşmana karşı olan harb yalnız ibâdât-ı bedeniyyeden olduğundan bu husûsta fakîr ve zengin müsâvîdir. Ve hac ise hem ibâdât-ı bedeniyyeden ve hem de ibâdât-ı mâliyyeden olduğundan bu ibâdeti yalnız zenginler yapabilir ve onlara farzdır. Bu beyt-i şerîfde ibâdât-ı bedeniyye beyân buyrulmuştur. Ya’ni, “Namaz ve oruç ve hac ve cihâd insanın bedenine ve zâhirine ve i’tikâd ise bâtınına ve kalb ve fikrine taalluk eder. Ve insanın cisminin hareketi bâtınında hâkim olan fikir ve i’tikadı sebebiyle vukü'a geldiğinden bu ibâdetler insanın i’tikâdının şâhidi olur."
Zekât ve hediye ve hasedin terki dahi kendi sırrından şâhidlik vermektir.
“Sır”dan murâd, ahlâktır. Zîrâ zekât yalnız ibâdet-i mâliyyedendir. Malının zekâtını hak edenlere veren bir kimsenin i’tikadı sâbit olmakla berâber mâl-i dünyâya hırsı ve tama’ı olmadığı da anlaşılır. Ve hediye vermek dahi kezâ malını bezletmektir. Binâenaleyh bir kimse bir dostuna hediye verdiği vakit ona karşı hem muhabbeti ve hem de hediyesinin kıymeti nisbetinde de keremi anlaşılır; ve hemcinsinin fazlına karşı hasedi terk ettiği vakit dahi tab’an kerîm olduğu zâhir olur. Bu fiiller o kimsenin sırnnın ve ahlâkının güzelliğine şehâdet eder.
Ve onun o zekâtı dedi ki: "O kendi malından veriyor. Dîn ehlinden nasıl çalar.”
“Ve zekât veren kimsenin verdiği zekât dahi lisân-ı hâl ile der ki: "Bu zekâtı veren kimse kendi malından hak etmiş olan fakire, fukarâya bezlediyor. Din ehlinin malını nasıl çalar?" “Dîn ehli" kaydından murâd, harbî olan küffârın malıdır. Zîrâ bir mü’min harbî olan bir kâfirin malını mekân-ı muhrezden (kazanılmış) gizlice alsa, mal ganîmet olduğu için ona helâl olur.
Vaktâki o cevher nuru dışarıya parla-mıştır, bu tesellüslerden ferâğat bulmuştur.
“Tesellüs”, sâlûsluk etmek ve riyakârlık yapmak demektir. Ya’ni, “Arifin bâtınının nûru dışarıya taştığı veyâ parladığı için birtakım sahte şeyhler gibi, halka namazını, orucunu ve zekâtını göstermekten vazgeçmiştir.
"Enfikü!" buyurdu, binâenaleyh bir kesb et, zîrâ ki eski îrâdsız masraf olmaz.
Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de “Enfikü!" ya’ni “İnfâk ediniz!" buyurdu. İnfâk ise mevcûd olan bir maldan olur; ve mal ise kazanılmak sûretiyle elde edilir. Zîrâ ki evvelce elde bir îrâd olmaksızın hare ve infâk mümkin olmaz. “Enfikü!" emrini mübelliğ olan âyât-ı kûr’âniyye müteaddiddir.
Ezcümle sûre-i Bakara’da buyrulur:
(Bakara, 2/254) Ya’ni “Ey mü’minler, kendisinde bey’ ve dostluk Ve şefâat olmayan kıyâmet günü gelmezden evvel size rızk olarak verdiğimiz şeyden infâk ediniz!”
O gerçi “Enfikü!"yu mutlak getirdi. Sen "İksibû sümme enfikü!" oku!
Ya’ni, Hak Teâlâ hazretleri (Bakara, 2/195) ya’ni “Allah yolunda infâk ediniz!" âyet-i kerîmesinde “İnfâk ediniz!” emrini mutlak olarak tebliğ buyurdu. Fakat infâk, mevcûd olan maldan olacağından bu emrin altında “İksibû!” ya’ni “Kazanınız!” emri müstetirdir. Binâenaleyh sen bu âyeti okurken “İksibû sümme enfikü!” ya’ni “Kazanınız, sonra infâk ediniz!” ma’nâsıyla oku!
Hırs küllü ister, o külden zâhir olur. Ey turp oğlu turp, hırs emirdir.
“Fücül”, turp ma'nâsınadır. Burada “insanlıktan uzak olan kimse” ma‘nâsı murâd buyrulur. Nitekim zamânımızda dahi bir adamı tahkir için “hay turp oğlu turp" derler. Ya’ni hırs-ı nefsânî külle ve her şeye mâlik olmak ister. Zîrâ o nefs-i külden ve âlem-i kesâfetten zâhir olur. Binâenaleyh nefs-i küllün ve âlem-i kesâfetin bilcümle sıfâtını ve îcâbâtını sahiptir. Ey turp oğlu turp, bil ki hırs, nefis üzerinde hâkim olan bir beydir. Hz. Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye' sinin on ikinci bâbında buyurur ki: “Hırs hevânın resûllerinden birisidir; o ancak kendi hakikatinden söyler ve kendi hakikatine münâsib olan ma'nâyı izhâr eder de sana der ki: “Mülk-i vücûdda hevâ denilen melik-i mutâ kendi kuvveti ve saltanatı tahtına dâhil olman için beni sana elçi olarak gönderdi ve bütün mallara ve malları biriktirmeye harîs olmanı ve zekât ve sadaka ve infâk-ı iyâl (ailesinin nafakası) gibi şerîatin getirdiği şeye muhâlefet etmeni sana emretti. Ve sen dersin ki, farzet ki milyonlarca altın topladın; sonun ölüm ve yaşadığın zamanlardaki nafakan dahi birkaç lokmadan ibâret değil mi? Bunları toplamak için çektiğin meşakkat neye yarar? Ve dâr-ı âhiret hayırlı ve ekberdir, çünki dâr-ı bekadır; ve ondaki tecelliyât-ı cemâliyye dâr-ı dünyâdaki gibi mahdûd olmayıp nâmütenâhîdir; ve sen burada da hırssın orada da hırssın. Ya’ni sen dünyânın süprüntüleri toplamağa sa‘yettiğin vakit dahi sana hırs derler ve sevâb-ı uhrevîye sâî olduğun vakit dahi sana yine hırs derler. İsmin ve hakikatin aslâ değişmez. Binâenaleyh senin kadrine noksan gelmez." Hırs senden bu hıtâbı işitince inkıyâd ederek tarîk-ı ilme ve dîne teveccüh eder. Bu sûrette sende ulûm-i nâfıa ve ahlâk-ı hasene hâsıl olur.” [Bk. Tedbîrât, s. 303]
Vaktaki ekersin, asıl olan bu zeminde ek, tâ ki her biri için yüz bin bitsin!
“Asıl olan zemîn”den murâd, tarîk-ı Hak’tır. Nitekim sûre-i Bakara’da buyrulur.
(Bakara 2/261) Ya’ni “Allah yolunda mallarını infâk edenlerin misâli bir habbe misâli gibidir ki, yedi başak bitirir; her bir başakta yüz habbe olur ve Allah Teâlâ murâd ettiği kimse için bunu kat kat ziyâde eder; ve Allah Teâlâ vâsi ve alîmdir.” Ya’ni, ey kimse eğer ekersen Hak yolunda ek ve infak et ki, senin infâk ettiğin mal habbesinin mukabili olarak onun yüz bin misli hâsıl olsun.
Zîrâ o seni her dem fakrdan korkutur; onu keklik gibi avla, ey erkek çakır kuşu!
Zîra o şeytan (Bakara 2/268) “Şeytan size fakrı va‘d eder ve size fahşâ ile emreder” âyet-i kerîmesi mûcibince sizi fakr ile korkutup Hak yolunda infâktan men’ eder; ve bu fakr korkusu, şeytanın elinde bir vâsıta olup küçük şeytan mesâbesinde bulunur. “Sakr”, doğan cinsinden çakır dedikleri bir kuştur (Ahteri-i Kebît). Ya’ni, erkek çakır kuşu mesâbesinde bulunan sâlik, sen fakrdan korkma! Sen o fakrı keklik gibi avla da bu küçük şeytan ile büyük şeytanı öldür. Şeytanın senin için kullandığı vâsıtayı, onun kafasına vur!
Böylelikle MÜZZEMMİL sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini feyiz kapılarının açılarak, idrak edenlerden olmaları niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.
Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.
“Murat DERÛNİ EN-NÛR”
ÜSKÜDAR/İSTANBUL 17-03-2026
Terzi Baba Kitapları
Baskısı olan kitaplar.
1) Necdet Divanı
2) Hacc Divanı
3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri
4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)
5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler
6) Mübarek Geceler ve Bayramlar
7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân
8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)
9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet
10) Kelime-i Tevhîd
11) Vâhy ve Cebrâil
12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi
13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye
14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi
15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)
16) Divan (3)
19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri
21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)
22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi
24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)
35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi
39) Terzi Baba (2)
41) İnci Tezgâhı
49) (36) Yâ-Sin Sûresi
59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)
60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)
61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)
63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler
67) (67) Mülk Sûresi
68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri
69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri
88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine
91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)
95) Terzi Baba (8) (19/53)
96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi
103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi
118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.
129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)
177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)
213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması.
214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması.
(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız:
6) Mübarek Geceler ve Bayramlar
14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi
15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)
88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine
Terzi Baba kitapları sıra listesi
KAYNAKÇA
1. KUR'ÂN VE HADîS
2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.
3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.
4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.
(Gönülden Esintiler)
1) Necdet Divanı
2) Hacc Divanı
3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri
4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)
5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler
6) Mübarek Geceler ve Bayramlar
7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân
8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)
9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet
10) Kelime-i Tevhid
11) Vâhy ve Cebrâil
12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi
13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye
14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi
15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)
16) Divan (3)