İnnâ ḣalaknâ-l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fece'alnâhu semî'an basîrâ(n)
Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.
Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden (erkek ve kadın sularından) yarattık da onu işitici, görücü yaptık.
İnsân Suresi'nin 2. ayeti, insanın yaratılış sürecini ve bu yaratılışın amacını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, insanın 'nutfetün emşâc'dan yaratılışını ve bu yaratılışın 'ibtila' (deneme) amacı taşıdığını vurgularken, 'semi' ve 'basîr' sıfatlarıyla donatılmasının bu amaca hizmet ettiğini belirtir. Kelimelerin kök anlamları, insanın hem fiziksel hem de manevi varoluşuna dair önemli ipuçları sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق) kelimesi, bir şeyi takdir etmek ve onu takdir edildiği şekilde icat etmek anlamına gelir. Ayetteki 'خَلَقْنَا' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir plan ve ölçü dahilinde, yoktan var etme kudretini ve eylemini vurgular. Bu, sadece bir var etme değil, aynı zamanda bir düzen ve amaçla yaratmadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halk (خلق), bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde icat etmektir. Ayetteki 'خَلَقْنَا' fiili, insanın yaratılışının Allah'a mahsus, eşsiz ve benzersiz bir fiil olduğunu gösterir. Bu, insanın varoluşunun sıradan bir oluşum değil, ilahi bir irade ve kudretin eseri olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnsan (إنسان) kelimesi, 'üns' (yakınlık, alışma) kökünden gelir. Ayetteki 'ٱلْإِنسَـٰنَ' ifadesi, insanın diğer varlıklarla ünsiyet kurma, sosyal bir varlık olma özelliğine işaret eder. Aynı zamanda 'nisyan' (unutkanlık) kökünden geldiği de söylenir ki bu da insanın fıtratındaki bir zaafı gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'insan' kavramı, genellikle Allah'a karşı sorumluluk taşıyan, akıl ve irade sahibi, ancak aynı zamanda zayıf ve unutkan bir varlık olarak sunulur. Bu ayetteki 'ٱلْإِنسَـٰنَ', yaratılışının özel bir amaç taşıdığı, sınanacak ve belirli yeteneklerle donatılacak olan bu varlığı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nutfe (نطفة), az miktardaki su veya meni anlamına gelir. Ayetteki 'مِن نُّطْفَةٍ' ifadesi, insanın başlangıçtaki zayıf ve önemsiz görünen maddesel kökenini vurgular. Bu, Allah'ın kudretinin, en basit maddeden karmaşık bir varlık yaratma yeteneğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nutfe, rahimde karar kılan az miktardaki sıvıdır. Ayetteki 'نُّطْفَةٍ' kelimesi, insanın yaratılışının başlangıç noktasını, yani döllenmiş yumurtayı veya meniyi ifade eder. Bu, insanın yaratılışındaki mucizevi süreci ve Allah'ın kudretini hatırlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Emşâc (أمشاج), 'meşec' (karıştırmak) kökünden gelir ve karışık şeyler anlamına gelir. Ayetteki 'نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ' ifadesi, nutfenin sadece bir sıvı olmadığını, aksine farklı unsurların (erkek ve dişi hücreler, kan, su vb.) birleşimiyle oluşan karmaşık bir yapıya sahip olduğunu belirtir. Bu, yaratılışın basit bir damla değil, kompleks bir birleşim olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Meşec (مشج), bir şeyi diğerine karıştırmaktır. 'Emşâc' ise bu karışımın çoğuludur. Ayetteki 'أَمْشَاجٍ' kelimesi, nutfenin sadece bir sıvı değil, farklı bileşenlerin (sperm ve yumurta hücreleri, genetik materyal) bir araya gelmesiyle oluşan, karmaşık ve çok yönlü bir başlangıç olduğunu ifade eder. Bu, modern embriyoloji bilgileriyle de örtüşen bir derinliğe sahiptir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Belâ (بلى) kelimesi, bir şeyi denemek, sınamak anlamına gelir. Ayetteki 'نَّبْتَلِيهِ' ifadesi, insanın yaratılışının temel amacının bir imtihan olduğunu açıkça ortaya koyar. Allah, insanı belirli yeteneklerle donatarak ve ona sorumluluklar yükleyerek onu sınar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ibtila' (imtihan), insanın Allah'a karşı sorumluluğunu ve ahlaki seçimlerini belirleyen merkezi bir kavramdır. Bu ayetteki 'نَّبْتَلِيهِ', insanın yaratılışının pasif bir varoluş değil, aktif bir sınanma süreci olduğunu, bu sınanma için de 'semi' ve 'basîr' gibi yeteneklerle donatıldığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Semî' (سميع), işiten demektir. Ayetteki 'فَجَعَلْنَـٰهُ سَمِيعًۢا' ifadesi, Allah'ın insana işitme yeteneğini verdiğini belirtir. Bu yetenek, sadece fiziksel sesleri algılamakla kalmaz, aynı zamanda ilahi mesajları ve öğütleri işitme, anlama ve idrak etme kapasitesini de içerir. İmtihanın bir aracıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Semî' kelimesi, Kur'an'da hem Allah'ın bir sıfatı olarak her şeyi işiten anlamında, hem de insan için bir yetenek olarak kullanılır. Bu ayetteki 'سَمِيعًۢا', insanın çevresindeki sesleri, özellikle de ilahi vahyi ve öğütleri işitme kabiliyetine sahip kılınmasını ifade eder. Bu, imtihanın gerekliliklerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Basar (بصر), görme duyusu ve idrak etme yeteneğidir. Ayetteki 'بَصِيرًا' ifadesi, Allah'ın insana görme yeteneğini verdiğini vurgular. Bu, sadece fiziksel nesneleri görmekle sınırlı olmayıp, aynı zamanda olayların ardındaki hikmeti, delilleri ve hakikatleri idrak etme kapasitesini de kapsar. Bu yetenek de imtihanın bir parçasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'basar' kavramı, genellikle 'semi' ile birlikte anılır ve insanın hakikati algılama, delilleri görme ve doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini ifade eder. Bu ayetteki 'بَصِيرًا', insanın yaratılış amacına uygun olarak, çevresindeki ayetleri (delilleri) ve ilahi mesajları görme ve anlama kabiliyetine sahip kılındığını belirtir. Bu yetenekler, insanın imtihanı başarıyla geçmesi için verilmiştir.
İnsan Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu Âyet-i Kerîme’de ise sıfât ve esmâ mertebelerini aşan insânın ef’âl âleminde zuhura çıkışı anlatılmaktadır. Ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bu işi “Ben yaptım” demektedir yani arada bir aracı yoktur. Buradan insânın Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın mânâ ve madde âleminde bizzât meydana getirdiği varlık olduğu anlaşılmaktadır.
Bu halkedişin değişik şekilleri belirtilmektedir Kûr’ân-ı Kerîm’de. Bu halkediliş şekillerinde bir olan nutfe ile Cenâb-ı Hakk (c.c) o kadar yüksek bir haldesiniz ve bir o kadarda hakir bir haldesiniz demektedir.
Kulağın öne çıkarılması bizlerde faaliyete geçmesi gereken ilk âza olmasından dolayıdır. Kulak gerçek işlevini yerine getiremez ise gönül âlemine gelen faydalı yada faydasız bütün herşey içeri girer. Şuurlanmanın netîcesi ile kulak ne zaman ki gerçek işlevini yerine getirmeye başlayacak o anda faydalı olanlar içeriye alınacak faydasız olanlar ise alınmayacaktır. İnsânın beyni ve gönlü çöp kovası gibi olursa hakikâtleri almaya yer kalmaz. Niyazi Mısrî Hz.lerinin belirttiği gibi, “Bir kulak ki Hakk sözü duymuyor, ona kurşunu akıt kapat orayı ve bir göz ki Hakk’ı görmüyor o da budak deliğinden başka bir şey değildir”.
Daha sonra gözün açılması gereklidir. Günlük yaşantımız içerisinde gözümüz sürekli faaliyette ve bir şeyler görmekteyiz ancak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın muradı acaba bu madde hükmünde olan şeylere bakarak kişinin orada kalmasımıdır? Muhîddîni Arabî Hz.lerinin dediği gibi “Taşı taş toprağı toprak olarak görene zâten bizim sözümüz yoktur”. Onların hakikâtlerini görmeye başlayan göz biraz göz olmaya başlamıştır.
Kulak ve gözü idâre eden merkez ilk önce terbiye edilmelidir ki duyulanlar ve görülenler müşâhedeye çevrilerek yaşama sokulsun. Örneğin kelime-i tevhid’i söylediğimiz anda onun şuuanatını görmeye başlamalıyız. Hakk yolunda her gün kişinin idrâk seviyesinde olan artışlar bu duyuş ve görüşün gelişmekte olduğunun işaretleridir. Esas görüş mahâlli olan gönül gözümüze giriş yeri madde bedenimizin gözüdür. Normâlde açık olan bu gözlerden yani basardan basîrete intîkâl gereklidir.
إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا
(İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ.)