Hel etâ ‘alâ-l-insâni hînun mine-ddehri lem yekun şey-en meżkûrâ(n)
İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.
Gerçekten insan üzerine dehirden (zamandan) öyle bir müddet geldi ki o zaman o, anılmaya değer bir şey değildi.
İnsân Suresi'nin ilk ayeti, insanın yaratılış öncesi yokluk durumunu ve sonrasında varoluşunu vurgulayarak, zaman ve insan kavramları üzerinden varoluşsal bir sorgulama sunmaktadır. Ayet, insanın başlangıçtaki 'hiç'lik halinden 'zikredilir' bir varlık haline gelme sürecini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'etâ' fiilinin bir şeyin bir yere ulaşması veya bir zamanın geçmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise 'hîn' (zaman) ile birlikte kullanılarak, belirli bir zaman diliminin insan üzerinde geçmesini ifade eder. Yani, insanın varoluşundan önceki zamanın geçip gitmesi kastedilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'etâ' fiilinin bazen 'geçti' veya 'vuku buldu' anlamında mecazi olarak kullanılabileceğini ifade eder. Ayetteki 'hel etâ alâ' ifadesi, 'üzerinden geçti mi?' veya 'başına geldi mi?' şeklinde bir sorgulama ve vurgu içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin 'üns' (alışma, yakınlık) kökünden geldiğini ve insanın sosyal bir varlık olmasına işaret ettiğini belirtir. Bu ayette ise genel olarak insan türünün yaratılış öncesi durumuna atıfta bulunur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'insan' kavramının sadece biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, ahlaki sorumlulukları olan, unutkanlık ve nankörlük gibi özelliklere sahip bir varlık olarak ele alındığını vurgular. Bu ayet, insanın bu özelliklere sahip olmadan önceki 'hiç'lik durumunu ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hîn' kelimesinin Kur'an'da bazen kısa bir anı, bazen de uzun bir zaman dilimini ifade edebileceğini belirtir. Bu ayetteki bağlamda, insanın henüz var olmadığı, 'zikredilir bir şey' olmadığı uzun bir zaman dilimini kasteder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hîn' kelimesinin 'zamanın bir parçası' anlamına geldiğini ve belirli bir başlangıcı veya sonu olmayan bir zaman dilimini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, insanın yaratılışından önceki belirsiz ve uzun süreyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dehr' kelimesinin 'zamanın tamamı' veya 'çok uzun bir zaman dilimi' anlamına geldiğini belirtir. 'Hîn' ile birlikte kullanılması, bu zaman diliminin ne kadar uzun ve kapsamlı olduğunu pekiştirir; insanın varoluşundan önceki sonsuzluğa yakın zamanı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dehr' kelimesinin 'uzun zaman' veya 'dünyanın ömrü' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki 'mined-dehr' ifadesi, o 'hîn'in (zaman diliminin) bu uzun ve geniş zaman diliminin bir parçası olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şey' kelimesinin var olan veya var olabilecek her türlü mevcudu kapsadığını belirtir. Ayetteki 'lem yekun şey'en' ifadesi, insanın henüz hiçbir şekilde varlık kazanmamış, somut bir mevcudiyete sahip olmayan durumunu anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'şey' kelimesinin 'var olan' veya 'var olabilecek' her şeyi kapsayan en genel kavramlardan biri olduğunu ifade eder. Bu ayette, insanın yaratılmadan önceki mutlak yokluk halini, yani 'hiçbir şey' olmama durumunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kökünün hem dilde anma hem de kalpte hatırlama anlamlarına geldiğini belirtir. 'Mezkûr' ise anılmaya değer, varlığı bilinen ve hakkında konuşulan demektir. Ayetteki 'şey'en mezkûrâ' ifadesi, insanın henüz varlığıyla anılacak, bahsedilecek bir konumda olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mezkûr' kelimesinin 'zikredilmeye layık olan' veya 'varlığıyla bilinen' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, insanın yaratılış öncesi durumunun, varlığıyla anılmaya değer bir 'şey' bile olmadığını, yani mutlak bir yokluk içinde olduğunu ifade eder.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.