Vemâ teşâûne illâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)
Allah'ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu ayet, insan iradesinin mutlak olmadığını, Allah'ın dilemesiyle sınırlı olduğunu vurgular. İnsan fiillerinin nihai kaynağının Allah'ın ilmi ve hikmeti olduğu belirtilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' kökünden türeyen 'meşîet', bir şeyi irade etmek, dilemek anlamına gelir. Ayetteki 'teşâûne' ifadesi, insanların kendi iradeleriyle bir şeyi dilediklerini, ancak bu dilemenin Allah'ın izni ve iradesi dışında gerçekleşemeyeceğini belirtir. İnsan iradesinin Allah'ın külli iradesine tabi olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Şâe' fiili, 'irade etti' demektir. Ayetteki 'mâ teşâûne' ifadesi, 'sizin irade ettikleriniz' anlamına gelir. Bu, insanların kendi istekleri ve iradeleri olduğunu, ancak bu iradelerin Allah'ın iradesiyle mukayyet olduğunu mecazi bir anlatımla ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'meşîet' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak iradesini ifade ettiğini belirtir. İnsanların 'dilemesi' (meşîet) ise, Allah'ın dilemesi (meşîet) ile sınırlıdır. Bu ayet, insan özgür iradesi ile ilahi takdir arasındaki gerilimi ortaya koyar ve nihai gücün Allah'a ait olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): 'Şâe' fiili, Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mutlak iradesini ve kudretini ifade eder. Ayetteki 'en yeşâellâhu' ifadesi, Allah'ın dilemesinin her şeyin üzerinde olduğunu, insan iradesinin ancak O'nun dilemesiyle varlık bulabileceğini açıkça ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Meşîet, Allah'ın sıfatlarından olup, O'nun bir şeyi var etmeyi veya yok etmeyi dilemesidir. Ayetteki 'yeşâe' kelimesi, Allah'ın dilemesinin, insan iradesini kuşatan ve ona yön veren nihai güç olduğunu gösterir. İnsan iradesi, Allah'ın iradesinin bir tecellisidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şâe' fiilinin Allah'a atfedildiğinde, O'nun mutlak ve sınırsız iradesini, kudretini ve takdirini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın dilemesinin, insan fiillerinin ve iradelerinin üzerinde bir belirleyici güç olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Alîm', Allah'ın isimlerinden olup, her şeyi hakkıyla bilen demektir. Ayetteki 'kâne alîmen' ifadesi, Allah'ın, insanların dilemelerini ve tüm evreni kuşatan ilmiyle her şeyi bildiğini, dolayısıyla O'nun dilemesinin bu sonsuz ilme dayandığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): 'Alîm', Allah'ın sıfatlarından olup, geçmişi, şimdiyi ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni, küllî ve cüz'î her şeyi kuşatan ilme sahip olandır. Bu ayette, Allah'ın dilemesinin, O'nun her şeyi kuşatan ilmiyle uyumlu olduğunu ve bu ilmin bir sonucu olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'ilm' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak ve her şeyi kuşatan bilgisi olduğunu vurgular. 'Alîm' sıfatı, Allah'ın dilemesinin rastgele değil, tam bir bilgi ve hikmetle gerçekleştiğini gösterir. İnsan iradesinin sınırlılığı, Allah'ın sınırsız ilmiyle açıklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Hakîm', Allah'ın isimlerinden olup, her şeyi hikmetle, sağlam ve yerli yerinde yapan demektir. Ayetteki 'hakîmen' ifadesi, Allah'ın dilemesinin ve takdirinin, O'nun sonsuz hikmetiyle gerçekleştiğini, dolayısıyla her şeyin bir amacı ve düzeni olduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): 'Hakîm', Allah'ın sıfatlarından olup, hükmünde ve fiillerinde isabetli olan, her şeyi en güzel şekilde tanzim eden demektir. Bu ayette, Allah'ın dilemesinin, O'nun mutlak hikmetinin bir tezahürü olduğunu, bu nedenle her şeyin bir düzen ve adalet içinde cereyan ettiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hakîm' sıfatının Allah'ın fiillerindeki mükemmelliği ve isabetliliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'hakîmen' kelimesi, Allah'ın dilemesinin sadece ilme değil, aynı zamanda en üst düzeyde hikmete dayandığını, bu nedenle O'nun takdirinin her zaman en doğru ve en adil olduğunu gösterir.
İnsan Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Allah dilemedikçe bu âlemde bir şeyin olması mümkün değildir. Konuya bu açıdan ve bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi ile baktığımız zaman çok değişik bir
yaşam sistemi ortaya çıkmaktadır.
Allah (c.c) evvelâ istemeyi veriyor ve istetiyor, sende zannediyorsun ki “ben istiyorum”. Allah (c.c) vermeyi dilediği için istemeyi vermiştir.
Zâhiri şeriat yönüyle bu Âyet’in hükmü çok fazla dikkate alınmıyor çünkü orada kişinin varlığı, birimsel kimliği esastır çünkü çokluk âlemidir. Günah ve sevap hükmü içerisinde kul ve mâbud anlayışı ile ikilik üzerine bir sistem vardır. Ef’âl mertebesi îtibarıyla birimsel varlıklarımız mevcût olduğu için herbirerlerimiz mükellefiz.
Bir yukarda ki, (29) uncu “Âyet-i Kerîme” de bahsedilen hüküm budur. “kim dilerse Rabbine bir yol ittihaz eder (edinir).” Bu yaşantıda “dileme” kula aittir.
Ve bu Âyet-i Kerîme’nin hedefi bu anlayış içerisinde yaşayan kişiler değil en az esmâ mertebesinde olan kişilerdir. Esmâ mertebesine ulaşmış olan kişinin artık ortada birimsel bir kimliği kalmamıştır. Tabiat zindanından kurtulunduğu için artık oranın hükümleri geçerli değildir. Bu nedenle açıkça “sen” yoksun ve “isteyemezsin” denilmektedir. Ve ortada bir dilek var ise de Cenâb-ı Hakk (c.c) o dilek “Biz’den” geliyor demektedir. Esmâ mertebesine ulaşanlarda ebrâr zümresindendir.
Bizler ebrâr zümresine ulaşamamış isek ve ef’âl mertebesinde yaşıyor isek her şeyi kendimize bağlarız.
Bu Âyet-i Kerîme’nin her mertebeden bir zuhur ve yaşantısı vardır, tefsirlerde bu hususta geniş bilgiler verilmiştir araştırmalarda yarar vardır. Bu Âyet-i Kerîme’ hakkında daha geniş bir anlayışa ulaşmak büyük bir eğitim ve zevk işidir. Kişinin kendi vicdanın da kendi hakikatinde kendi gerçek kimliğini bulduğunda o da Hakk’ın ta kendisi olduğunda tabii ki o kişinin dileyeceği bir şey yoktur Hakk onun namına ondan dilemiş kişi bir şey dilememiştir. Ancak daha o zaman henüz bâtınî mânâ da da ikilik olduğundan “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” hükmü geçerlidir.
Bunun üstünde diğer bir anlayışta ise, kişi gerçek mânâ da kendinin hakkanî varlığını bulduğunda, o zaman sadece kendinde kendi vardır, ve o mertebesi itibariyle dileyen kendi varlık mülkünde Hakk’an-î olarak sadece kendisidir. Çünkü burada bireyler olan (siz) kalkmıştır sadece “ene” olan “ben” kalmıştır ve dileyende kendi kendinde kendi dileğini ortaya çıkaran kendisidir. Diğer yönden, (siz) dileyemezsiniz hükmü kendi hakikatinden kendi zâhirine-zuhurunadır. Bu mevzu (kazâ ve kader bahsi ile de ilgili olduğundan bunların gerçek anlamda bilinmeside bu Âyet-i Kerîme’nin anlaşılarak yaşanmasında büyük faydası olacağı açıktır. Bunlar kesret ve lâf âlemlerinin yaşantıları değil, “Alîm ve Hakîm” isimlerinin hakikatleri ile yaşanacak idrak ve anlayışlardır. Rabb’ımızdan bu hakikatlerin tahsilini niyaz ederiz.