Ve ce'alnâ nevmekum subâtâ(n)
Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.
Uykunuzu bir dinlenme yaptık.
Bu ayet, Allah'ın insanlara bahşettiği uykunun temel işlevini, yani dinlenme ve yenilenme amacını vurgulamaktadır. Kelimelerin semantik derinliği, uykunun sadece fiziksel bir duraksama değil, aynı zamanda ruhsal bir sükûnet ve canlanma vesilesi olduğunu ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek veya bir şeyi bir vasıfla nitelemek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'cealnâ' ifadesi, Allah'ın uykuyu dinlenme vasfıyla yarattığını ve bu işlevi ona bahşettiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ceale' fiilinin 'halk' (yaratma) ve 'sayyara' (dönüştürme) anlamlarına geldiğini ifade eder. Burada uyku, Allah tarafından dinlenme ve sükûnet sağlayan bir mekanizma olarak yaratılmış ve bu amaca tahsis edilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nevm' kelimesinin 'uyku' anlamına geldiğini ve bedenin dinlenmesi için bir ara verme hali olduğunu belirtir. Ayetteki 'nevm' kelimesi, insanların fiziksel ve zihinsel yorgunluklarını giderdikleri bu doğal süreci ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'nevm'in genellikle Allah'ın kudretinin ve rahmetinin bir işareti olarak sunulduğunu, insanların dinlenmesi ve yeniden canlanması için bir nimet olduğunu vurgular. Bu ayette de uyku, Allah'ın insanlara bahşettiği bir lütuf olarak ele alınır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sübat' kelimesinin 'kat'' (kesmek, durdurmak) anlamından geldiğini ve uykunun hareket ve çalışmayı keserek dinlenme sağladığını ifade eder. Ayetteki 'sübat', uykunun bedeni ve zihni dinlendiren, faaliyetleri durduran yönünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sübat'ın 'kat'' (kesmek) kökünden türediğini ve uykunun, bedenin hareketini ve çalışmasını keserek tam bir dinlenme hali sağladığını belirtir. Bu bağlamda 'sübat', uykunun insanı yorgunluktan arındırıp yenilediği bir kesinti ve duraksama anı olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sübat' kelimesinin Kur'an'da genellikle dinlenme, sükûnet ve faaliyetin durması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'sübat', uykunun insan için bir dinlenme ve yenilenme vesilesi olduğunu, günlük meşguliyetlerden bir mola olduğunu açıkça ortaya koyar.
Nebe' Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.
SÜBAT: Kesmek, durdurmak mânâsından alınmış olarak rahat ve ölüm mânâlarına gelir. Nitekim istirahat gününe sebt günü denilmiştir. Hastalığı dinip istirahat eden hastaya "mesbût" denildiği gibi, ölüye de hayatı kesildiği için "mesbût" denilir. Ebu Müslim, rahat ile tefsir etmiş, Keşşaf sahibi de "mevt" ölüm mânâsını tercih etmiştir. Çünkü karşılığında "nüşûr" geliyor. Gündüzü de bir nüşûr (yayılıp çalışma zamanı) kıldı.[9]
Efendimiz (s.a.v.) "İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar."[10] Ve “ölmeden önce ölünüz” buyurmuştur.
"Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvani ve nefsani hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünrüz."[11]
Fütûhât-ı Mekkiyye’de nefs mertebeleri düşünüldüğünde, âyetteki “sübât” (kesinti) ifadesi, nefsin geçici arzularından (hevâ) bir “kesinti”ye uğramasını ve Hak’ka yönelmesini sembolize eder.
Uyku, bu manevî “kesinti”nin (sübât) bir örneğidir. Tıpkı uykuda bedensel faaliyetlerin durması gibi, sâlik de nefsânî arzularını terbiye ederek (riyâzat, mücâhede) onlardan bir “kesinti” (sübât) yaşar ve bu sayede manevî olarak dinlenir, Hakk’a yönelir.
Fütûhât-ı Mekkiyye’de sıkça geçen “berzah” kavramı, uyku ile yakından ilişkilidir. Berzah, iki şey arasında bulunan engel, ara âlem demektir. Uyku da, uyanıklık (dünya hayatı) ile ölüm (âhiret hayatı) arasında bir “berzah” dır. Bu perspektiften âyet şöyle anlaşılır:
“Uykuyu sizin için bir dinlenme (sübât) kıldık. O, bedeninizin dinlenmesi olduğu gibi, aynı zamanda ruhunuzun aslî vatanına (melekût âlemine) yükseldiği, ilâhî tecellilere mazhar olduğu bir ‘berzah’ âlemidir. Uykuda iken ruhunuz, bedenin ağırlığından kurtulur ve aslına doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yönüyle uyku, büyük ölümün (mevt-i ekber) küçük bir örneğidir (mevt-i asgar).”
- Kişinin dünyada iken uykuda (rüyada) gördüğü güzel veya kötü şeyler, âhirette birer surete bürünebilir.
- Dünyada iken uykuyu bir “dinlenme” (sübât) olarak gören ve ona şükredenler, âhirette bu şükürlerinin karşılığını “huzur” ve “dinlenme” olarak bulurlar.
- Uykuyu boşa geçirilen bir vakit olarak görenler ise, âhirette bu nankörlüklerinin karşılığını “pişmanlık” olarak yaşarlar.
Fusûs’ül‑Hikem’de işlenilen insan-ı kâmil anlayışına göre, insan-ı kâmil, uyku halinde dahi bilincini kaybetmez, ruhu daima uyanıktır. Onun uykusu, sıradan insanların uykusu gibi bir “gaflet” değil, aksine bir “tecrid” (soyutlanma) ve “halvet” (inziva) halidir. İnsan-ı kâmil, uykuda iken ruhuyla âlem-i misâl’e (hayal âlemi) yükselir, orada ilâhî sırlara muttali olur ve uyandığında bu sırları ümmetine aktarır. Bu yönüyle âyet, insan-ı kâmilin uykusunun da bir “dinlenme” (sübât) olmadığını, aksine bir “manevî yolculuk” (urûc) olduğunu ima eder.
İnsan-ı kâmil, uykuda dahi bilincini kaybetmez; onun uykusu, manevî bir yükseliş ve ilâhî sırlara açılan bir kapıdır.”
Seyr-i sulük içinde bu uykunun yeri (Fenafillah) Tevhid-i Sıfât mertebesidir.
Tevhid-i Sıfat
Burası onuncu (10.) mertebe Tevhid-i Sıfat’tır,
Tevhid-i Sıfat : Sıfatların birliği anlamınadır.
Makamı : “Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.
Zikri : “Ya Ahad”dır.
Âlemi : “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir.
Peygamberi : “İsa”(a.s.) dır.
Lakabı : “Ruhullah” dır.
Kelimesi : “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan ancak Allah’tır.
Seyri : “Seyri fillah” Allah’da seyir
İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 âyetinde
“küllü nefsin zaikatül mevti”
mealen,
her nefis ölümü tadacaktır.”
Hali : Kur’anı Keriym Bakara 2/253 âyetinde,
“ve eyyednahu biruhil kudüsi”
mealen,
“biz onu ruhül kudüs ile destekledik.”
Yaşantısı: Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar.
Bu makamın anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin devamıdır. Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir.
Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır.
Mertebe-i İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur mahallidir. “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir diye özetledi.
Ancak bu makamın olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi.
Museviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani () “allah” lafzının birinci (1.) () “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10)da yani () “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ında kalırlar ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır.
O halde onların kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur. () “allah” lafzının manen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir.
Çünkü buradan sonra ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, () “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen () “allah” lafzının ikinci (2.) gizli () “elif”idir.
İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu () “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi. Çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır.
İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadık-larından halsiz düşüp öylece kalmışlardır.
Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir.
İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece () “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.
Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (10.) mertebeye yani “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık.
Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” () “elif” çıkmıştı. İşte bu () “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır.
Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya () “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır. Çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.
Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz.
Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır.
Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.
Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar.
Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen () “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[12] “ İz- -T-B- ”
Bu ilm-i olarak uykudan uyanmadır. Seyr daha ileriye götürebilirse Muhammed İkbal’in dediği gibi “bu taayyünat rüyadan ibarettir, Muhammed (s.a.v) onun tabiridir.” Bu âlemin rüyası içinde müşahadeli uyku haline geçilir.
Ve bu uykudan dahi uyanıp, bu âlemin hakkın hayali (rüyası) olduğu anlaşılırsa. İlm’el Yakîn olarak Hakk’ta yaşantıda uyku haline geçilir. Ve bu uyku halinde dahi uyanılıp Bakabillah, Kamil insan mertebeleride geçilirse Halk arasına taiplileri Mir’ac ettirmek üzere Hakk ile dönülür. Ve bu seyir taliplileri ile devam eder. Görüldüğü gibi Nefsani uyku, Nuran-i uyku, Müşahadeli uyku ve Hakk’ın hayalinde olan uyku ile dört çeşit uyku hali vardır. (M.D.)