Vemâ kâna(A)llâhu liyu'ażżibehum veente fîhim(c) vemâ kâna(A)llâhu mu'ażżibehum vehum yestaġfirûn(e)
Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.
Halbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azab edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azab edecek değildir.
Enfâl Suresi'nin 33. ayeti, Allah'ın azabının iki temel engeline işaret etmektedir: Peygamber'in (s.a.v.) varlığı ve istiğfar. Ayet, bu kavramlar üzerinden ilahi rahmet ve azap ilişkisini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesini 'acı veren şey' olarak tanımlar ve Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi cezaları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise Peygamber'in varlığı ve istiğfarın, Allah'ın onlara dünyevi bir azap indirmesine engel olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'azâb' kelimesinin mecazi kullanımlarına değinir. Bu ayetteki 'liyu'azzibehum' ifadesi, Allah'ın onlara helak edici bir azap göndermeyeceği, yani onları toptan yok etmeyeceği anlamında kullanılmıştır, zira Peygamber aralarındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azâb' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'cezalandırma' olduğunu ve genellikle ilahi bir müdahale ile gerçekleşen bir sıkıntı veya felaket olduğunu belirtir. Bu ayette, Peygamber'in varlığı ve istiğfarın bu ilahi cezayı önleyici faktörler olarak sunulduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fîhim' ifadesinin burada 'onların arasında, onlarla birlikte' anlamında olduğunu ve Peygamber'in fiziksel varlığının, Allah'ın azabını engelleyen bir rahmet vesilesi olduğunu açıklar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fî' edatının 'zarfiyet' yani 'içinde bulunma' anlamını vurgular. Ayetteki 've ente fîhim' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) o kavmin içinde, onlarla birlikte yaşaması durumunu belirtir ki bu durum, ilahi azabın kalkmasına bir sebep teşkil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istiğfar' kelimesini 'günahların örtülmesini ve affedilmesini istemek' olarak tanımlar. Bu ayette, istiğfarın Allah'ın azabını engelleyen ikinci önemli faktör olduğunu, yani tövbe ve af dilemenin ilahi rahmeti celb ettiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istiğfar'ın 'gufrân' kökünden geldiğini ve 'örtmek, gizlemek' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'yestağfirûne' fiili, müminlerin günahlarının Allah tarafından örtülmesini ve affedilmesini talep etmeleri durumunu anlatır ki bu da azabın kalkmasına bir vesiledir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istiğfar'ın Kur'an'da sıkça geçen bir kavram olduğunu ve genellikle pişmanlık, tövbe ve Allah'a yönelişle birlikte kullanıldığını belirtir. Bu ayette, istiğfarın Allah'ın azabını önleyici bir kalkan işlevi gördüğünü vurgular.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vemâ kâna(A)llâhu liyu’azzibehum veente fîhim vemâ kâna(A)llâhu mu’azzibehum vehum yestaġfirûn(e)” Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir. (8/33)
Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresinde;
“ve ma erselnâke illâ rahmetenlil âlemin” Meâlen; seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (21/107) Âlemlere rahmet olarak gönderdiği habibi onların içindeyken azap etmeyeceğini Cenâb-ı Hakk bizlere bildiriyor.
Mesnevi-i şerifte (8/33) âyetin tefsirinde;
2557. Onları incitsinler ve imtihan görsünler diye, Hak ondan dolayı cisme gizli muttasıl oldu.
Ehl-i hakikat indinde cismin bâtını rûh ve rûhun bâtını Hak’dır. Bâtının zâhire ittisâli keyfiyyeti ve kıyâsa ve ta’rîfe gelmez. Hak Teâlâ’nın bu sûretle ecsâma vâki’ olan bî-tekeyyüf ittisâlinin esrânndan birisi de budur ki, hayât-ı zâhirede mûteferrik olanlar, rûhun ahkâmından gâfil olmak ve hayvâniyyet dâiresine dalmak sûretiyle rûhu incittikleri vakit, türlü türlü belâlara ve imtihanlara giriftâr olurlar; ve bu da ba’zı esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir.
2558. [Habersizdir ki, bunun âzârı onun azarıdır; bu küpün suyu ırmağın suyuna muttasıldır.
Kâmili inciten kimsenin haberi yoktur ki, bu kâmili incitmek, Hakk’ı incit-mektir. Nitekim âyet-i kerîmede (Ahzâb, 33/57) ya’nî “Şu kimseler ki, Allah ve Resûl’üne ezâ ederler” buyrulur. Zîrâ taayyün-i kâmil, kendi sıfât-ı nefsâniyyesinden boşalmış ve onlann yerine sıfât-ı ilâhiyye ırmaklan akmıştır.
2559. Alllâh, ondan dolayı bir cisme taalluk etti; tâ ki cümle âleme penâh ola.] Allah Teâlâ enbiyâ ve evliyânın cisimlerinden bir cisme, mahzâ âleme bir melce’ ve penâh olması için bî-tekeyyüf taalluk etti. Nitekim Hak Teâlâ Peygamber-i zîşân hakkında (Enfâl, 8/33) “Allah Teâlâ, sen onlann arasında bulunduğun halde onlan ta’zıb etmez” buyurdu.
2560. Onların gönlü üzerine kimse zafer bulmaz; zarar sadef üzerine gelir, güher üzerine değil.
Evliyânın bâtınları mahfuzdur; onlara kimse zarar îrâs edemez. Zarar îrâs edenler sûretlerine iderler. Nitekim bir kimse sadef üzerine vursa, ancak sadef kırlır, içindeki inciye zarar gelmez.
2561. Velînin deve gibi olan cismine bende ol; tâ ki Sâlih olan rûh ile kapı yoldaşı olasın.
Velînin sûretini hakir görme, ona köle gibi hizmet et; tâ ki onun Sâlih olan rûhuyla berâber huzûr-ı Hak’da kâim olasın.[79]
1390. Nasârânın cehlini gör ki, asılmış olan o bir hudâvendden emân koparmışlardır!
Nasrânîlerin cehâletine bak ki, birbirini nakzeden iki hükmü doğru zannediyorlar. Birisi budur ki, o Hazret’in ulûhiyyetine hükmederler; ve diğeri budur ki: “Yahûdîler tarafından haça gerildi” derler. Halbuki ulûhiyyette gâlibiyyet olmak zarûrî olduğundan, onun ulûhiyyetine hükmettikleri vakit, gâlibiyyetine de hükmetmiş olurlar. Ve yahûdîlerin elinde asılması ise mağlûbiyyet olduğundan, bir taraftan da mağlubiyyetine hükmetmiş bulunurlar. Gâlibiyyet ve mağlûbiyyet ise birbirinin zıddı ve nakîzidir. Ve bu cehlin üzerine fazla olarak bir cehâlet tüyü daha dikip, yahûdîlere mağlûb olan bir ilâhtan dahi dünyâda ve âhirette emniyyet beklerler.
1391. Mademki onun kavli ile cûhûdun maslûbudur, binâenaleyh onun için ne vakit emn gösterilebilir?
Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asılmıştır, binâenaleyh mağlûb olan ilâhtan nasıl emniyyet ve imdâd ve muâvenet isteyebilir? Cüz’î bir mülâhaza edilecek olursa, akıl ve mantık aslâ bunu kabûl etmez. Fakat ne çâre ki, akıl ve mantık mîzâmna sığmayan bu mütenâkız hükümleri nasârânın dimâğları “sır" nâmıyla kabûl ederler.
1392. Mâdemki o şâhın gönlü onlardan hûn olur, "Ve ente fihim" ismeti nasıl olur?
Bu beyt-i şerifte, sûre-i Enfal’de olan (Enfâl, 8/33) y“Ey Nebiyy-i zî-şânım, sen onların içinde olduğun halde Allâh Teâlâ onları ta’zîb etmez!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Ma’lûm olsun ki, “Kur’ân” cem’ ma’nâsınadır. Kur’ân-ı Kerîm bilcümle enbiyâyı musaddık ve onların getirdikleri ahkâm ve akaidi câmi’ olduğundan, ism-i şerifine “Kur’ân’’ denilmiştir. Binâenaleyh ondaki ahkâm bilcümle enbiyânın zamanlarına şâmildir. Binâenaleyh aralarındaki peygamberleri o muhîtten çıkarmadıkça, Hak Teâlâ münkirlere azâb etmemiştir. Ya’ni “Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asıldı ve onun kalb-i şerifi bu sûretle münkirlerden hûn oldu ve müteessir oldu ve bu halde aralarından çıktı; artık Hak Teâlâ tarafından mev’ûd olan ismet ve muhâfaza ümîdi kalır mı ki, bu tâife Hz. Îsâ’nın vücûdu sebebiyle emn taleb edebilsinler?” Bu beyt-i şerifte, nasrânîlerin diğer bir i’tikâdı da cerh buyurulmuş olur. Zîrâ onlar, “Benî-beşerin günahlarından musaffâ olması için, Hz. îsâ kendisini fedâ etti” derler.[80]