Mutaffifîn Sûresi 21. Âyet
المطففين
Yeşheduhu-lmukarrabûn(e)
Ona, Allah'a yakın olanlar şahit olur.
Allah'a yaklaştırılmış melekler ona tanık olurlar.
Bu ayet, 'İlliyyîn' olarak adlandırılan yüce kitabın mahiyetini ve ona şahit olanların kimler olduğunu dilbilimsel bir derinlikle açıklamaktadır. Ayet, bu kitabın kutsiyetini ve erişilebilirliğini vurgulayan temel kavramlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şehâdet' kelimesinin asıl anlamının 'bir yerde hazır bulunmak ve onu müşahede etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yeşhedühü' ifadesi, mukarrebûn meleklerin bu kitabı bizzat görüp, onun içeriğine vakıf olduklarını ve doğruluğuna şahitlik ettiklerini ifade eder. Bu, sadece bir bilgiye sahip olmak değil, aynı zamanda o bilginin doğruluğunu tasdik etme eylemidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şehâdet'in 'hazır bulunmak' ve 'haber vermek' anlamlarını taşıdığını vurgular. Ayetteki kullanımda, mukarrebûn meleklerin 'İlliyyîn' kitabının yanında hazır bulunmaları ve onun içeriğine tanıklık etmeleri söz konusudur. Bu, kitabın yüceliğini ve önemini pekiştiren bir durumdur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mukarrabûn' kelimesinin 'Allah'a yakın kılınmış' anlamına geldiğini ve bu yakınlığın makam ve mertebe itibarıyla olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, bu ifade 'İlliyyîn' kitabının şahitlerinin, Allah katında yüksek bir konuma sahip olan melekler olduğunu gösterir, bu da kitabın değerini artırır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kurb' kökünden türeyen 'mukarrabûn'un, hem mekânsal hem de manevi yakınlığı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'mukarrabûn', Allah'a manevi olarak en yakın olan, O'nun katında özel bir yeri olan melekleri ifade eder. Onların 'İlliyyîn'e şahit olması, bu kitabın ne kadar yüce ve önemli olduğunun bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kurb' kavramının genellikle Allah'a yakınlığı ve O'nun lütfuna mazhar olmayı ifade ettiğini belirtir. 'Mukarrabûn' ise bu yakınlığın en üst derecesine ulaşmış varlıklardır. Ayetteki 'mukarrabûn'un 'İlliyyîn'e şahit olması, bu kitabın ilahi bir kaynaktan geldiğini ve ilahi katın en seçkin varlıkları tarafından bilindiğini vurgular.
Mutaffifîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Allah’a yaklaştırılmış melekler ona tanık olurlar.“ (83/21)
Âdem (a.s)’a secde emri verildiği zaman tüm melekler secde etmiş, sadece iblis secde etmemişti. Ve Cenâb-ı Hakk şeytana niye secde emedin, yoksa aliyyun meleklerinden mi? Oldun hitabı gelmişti.
Meleklerin en üst mertebesi olan yüce melekler, yaklaştırılmış melekler, kuvveler ki esmâ mertebesine en yakın yerde olan ve bu mertebeye mukarreb yâkın ve şahid olan meleklerdir.
Bir önceki âyette yazıldığı gibi kişi kendinin ve kendi varlığında bululunan melek (kuvvet) esmâlara (isim) imam olup yalnız başına namaz kılar ve 27. Derece olan cemaat ile namazı terkedip, aslı bir fevki yani anlayışı 28. Dereceden namazı kılıyor demektir. Dikkat edelim, bu anlayış içindeyse namazı 28. Dereceden olur. Gaflette ise ancak 1. Dereceden olur.
Bu tanık oluşu Cenâb-ı Resûl (s.a.v.) genel ma’nâda şöyle tarif buyurmuştur.
A´meş´in, Ebu Sâlih´ten, onun da Ebu Hüreyre ve Ebu Said el-Hudrî´den rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Allah Teâlâ´nın bir grup meleği vardır. Bunlar insanların yaptıklarını yazıp kaydeden meleklerden başka bir grup olup yeryüzünde gezerler. Bir araya gelip Allah´ı zikreden bir cemaat gördüklerinde birbirlerini şöyle çağırırlar:
- Aradığınıza geliniz!
Bu davet üzerine meleklerin hepsi oraya toplanır ve sonra da zikredenleri çepeçevre kuşatarak halkalarını tâ göğe varıncaya kadar genişletip yükseltirler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara şöyle der:
— Kendilerini bıraktığınızda kullarım ne yapıyordu?
— Sana hamd ü senâ ediyorlardı.
— Acaba o kullarım beni görmüşler midir ki, bana bu şekilde hamdetmektedirler?
— Hayır!
— Peki, beni görmüş olsalardı ne yaparlardı?
— Daha fazla tesbihte ve hamd ü senâda bulunurlardı.
— O kullarım hangi şeyden bana sığınıyorlar?
— Ateşten.
— Acaba onlar ateşi görmüşler midir ki, ondan bana sığınıyorlar?
— Hayır!
— Peki, onlar ateşi görmüş olsalardı ne yaparlardı?
— Ondan daha fazla kaçar ve ürkerlerdi.
— Onlar ne istiyorlar?
— Cenneti.
— Acaba onlar cenneti görmüşler midir ki onu istiyorlar?
— Hayır!
— Peki, bir de görmüş olsalardı nasıl olurdu?
— Onu daha da fazla isterlerdi.
— Ey meleklerim! Sizi şâhid kılıyorum ki, ben o kullarımı affettim.
— Ya Rabb! Onların içinde filân adam vardır ki bu meclise seni zikretmek veya onlarla beraber olmak için değil onların herhangi birisinden ihtiyacını istemek için katılmıştır. (Onu da mı affettin?)
— Onlar öyle bir kavimdir ki, kendileriyle beraber oturan bir kimse asla kötü olmaz.[52]
إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ {المطففين/22}
“İnnel ebrâre le fî naîm.“