İçeriğe atla
A'lâ 3Cüz 30 · Sayfa 591

A'lâ Sûresi 3. Âyet

الأعلى

Sohbete sor

Velleżî kaddera fehedâ

O, (her şeyi) ölçüyle yapıp yönlendirendir.

A'lâ ve Gâşiye Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Vellezî kaddera fehedâ” Takdir edip hidayeti gösteren O'dur. (87/3)


Bu âyet çok dikkat isteyen ve anlaşılması zor ve zaman alan bir mevzudur. Şeriat ve tarikat mertebeleri açısından baktığımız zaman “hadi” zuhurları kader programı içinde hidayeti gösteren Cenâb-ı hakktır. Diye anlaşılması doğrudur. Yalnız “Kader” in hakikatinin anlaşılması olmayacak bir iş değil, biraz zor ve güç bir iştir. Kendi açımdan öyle olmuştu. Klasik ve şartlanmış bir açıdan bu âyete bakarsak hakikatine ve mânâsına nüfuz edememiş oluruz.

“Kader” denilen hadisat Kaza’dan yani “Ayan-i Sabite” denilen ilm-i ilâhi genel programında bulunan kulun “Ayn-ı Sabite” İlm-i İlâhi özel programından özel olarak varlık-zuhur sahasına inmesidir. Aslında bu ters anlaşılmaktadır. Günlük yaşantıda oluşan “Kaza” diye anladığımız hadisat “Kaza” nın kaderinin zuhura gelmesinden başka bir şey değildir. “Emr-i İradiye” göre zâhirde yaşayan kullar bu teklife verdikleri karşılık olarak “Hadi” ve Mudill diye adlandırılmaktadır. Birde “Ayan-ı Sabite” mertebesi itibariyle “Emr-i İstidadi” yani kulun rabbinin (bireysel) istediği doğrultusunda hareket etmesi onun hadiliği yani programa göre doğruluğu olmaktadır. Yalnız bu nefsi ile teklife karşı yapmış olduğu yanlışlığı, doğru hale getirmez. Bu konu hakkında (78) Ayan-i Sabite – Kaza ve Kader kitabında geniş malumat vardır.

Kaza ve Kader bahsi, Fususu’l Hikem İsmail Fassı cild 2 sayfa 142 ve 7. Paragraftan devam edelim.

Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey mahbûbdur. Zîrâ "ayn" için fiil yoktur; belki fiil, o aynda, onun Rabb'i içindir. Binâenaleyh "ayn", fiil ona izafe olunmaktan mutmain oldu. Şu halde "ayn" Rabb'inin efalinden onda ve ondan zâhir olan şeyle râziyye oldu. Bu efâl marzıyyedir. Zîrâ her bir fâil ve sâni' kendi fiilinden ve san'atından razıdır. Çünkü her fâil ve sâni', kendi fiilini ve san'atını, onun mâhiyyet-i muktezıyyesinin hakkını kâmil kıldı اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) Ya'nî "Hak Teâlâ her şeye halkını verdi." Ya'nî beyân etti ki, Hak her şeye halkını verdi. Binâenaleyh noksan ve ziyâdeyi kabul etmez (7).

Ya'nî her bir razı olan kimse terbiyesi altında bulunduğu ism-i ilâhînin mahbubudur. Yani razı olunmuş ise bir kimse veya bir varlık o muhabbet ehlidir. Yani zuhura getirdiğine muhabbet etmiştir ki zuhura getirmiştir, zuhura getirmiştir ki ondan razıdır. Bütün âlemdeki varlıklar budur. Bakın ne güzel bir ifadedir, bu ta ezelde “Küntü kenzen mahfiyyen” de “ben gizli bir hazine idim” belirtilen Hu hakikatinin bütün varlıkta bireyler olarak küllide zuhura çıktığını ifade ediyor. Yani her bir merzi razı olunan kimse veya zuhur, terbiyesi altında bulunduğu ism-i İlâhinin mahbubudur.

Ve o kimse mahbub olunca, yani zuhura gelen merbub yani o ismin zuhuru olan Rabbın zuhuru olan merbub o kimse mahbub olunca Rabba bağlı olan merbub Rabbın özelliklerini ortaya çıkardığı zaman Rab merbubdan razıdır. O kimse razı olunca mahbub olmuş olur, yani sevilmiş olur, o ismin îcâbâtından hangi ismin tesiri altında ise onun gereğini yerine getirdiğinden kendisinden sadır olan ef’al ve ahlak ve kelâm vs hep rabbının mahbubudur. Yani onu yöneten rabbının sevdiği şeylerdir ondan ne meydana gelirse. Zîrâ ayn-ı mevcûdenin belli başlı fiili yoktur. Yani ayan-ı mevcudenin bütün hepsinin bir tek fiili yoktur, her rabdan bu meydana gelecektir diye böyle belli başlı fiili yoktur. Çünkü meşhudumuz olan o "ayn"ın bir vücûd-ı müstakıîli yoktur. Yani şahidi olduğumuz ayn-ı vahidenin bir vücud-u müstakili yoktur.

Onun vücudu Rabb'i olan ismin sûretidir; a’yân-ı vahidenin zuhura geldiği yerde ayn’ın bir vücud-u müstakili yoktur, neden, ilmî ma’nâdadır ayn’larımızın hakikatlerimizin müstakil bir vücutları yoktur. Onun vücudu, rabbı olan ismin suretidir. Yani Rabbı hangi ma’nâda ise o ma’nânın suretidir. Yani a’yân-ı sâbitenin vücudu yoktur, onun vücudu Rabb-ı Hass’ının hangi istikamet üzere ise meydana getirdiği zuhurdur onun vücudu. Rabbı olan ismin Rabb-ı hasının sûretidir ve o isim, o suretin bâtını ve ruhudur. Yani o hangi rab ise hangi Esmâ ise o isim o suretin batını ve ruhudur. Binâenaleyh o "ayn"da zâhir olan fiil, "ayn" ın Rabb'i olan ism-i ilâhînindir.

Bu sûrette her bir "ayn", kendisinden sâdır olan ef’âlin yani o a’yân-ı sâbitenin kendine izafet olunmayacağından mutmaindir. Yani izafet o ismin suretinedir, kendine değildir, zâtına değildir.

Bu hakikat bilinince, nazar-ı hakikatle bakıldığı vakit, yani meseleye hakikat yönüyle nazarıyla bakıldığı vakit hiçbir ferdin efâline i'tirâz muvafık olmaz. Yani herkes kendi istikametinde kendi doğrusunu yapmaktadır. İrfaniyet gözüyle bakıldığı zaman hiçbir ferdin fiiline itiraz edilemez.

Fakat nazar-ı şerîatle bakıldığı vakit, yani bir ölçüye vurulduğu vakit yani şeriat mertebesi ile bakıldığı vakit, Hadi ismi Mudil isminin efâline i'tirâz eder. Bu görülen şeylerdir, “sen neden namaz kılmıyorsun, sen neden şunu yapmıyorsun, bunu yapmıyorsun, sen şu kötülüğü yaptın işte sen iyi yaptın bunu güzel yaptın,” gibi sözler şeriat mertebesinde geçerlidir. Zîrâ şeriata tabi olan kimse Hadi isminin; ve kâfir ve fâcir olan kimse dahi Mudil isminin terbiyesi altındadır.

Birinin îcâbâtı diğerinin îcâbâtına zıttır. Şeriat mertebesinde bu geçerlidir, yukarıdan bakıldığında her fiil a’yân-ı sâbitesinin mahbubudur, ama şeriat mertebesinden bakıldığı zaman böyle değildir, diye iki mertebenin, yani ef’âl mertebesinden şeriat mertebesinden bakış ile rububiyet mertebesinden bakış ve yaşantıyı, burada çok güzel olarak açıklamaktadır. Ve sırât-i müstakimleri ve bu sıratların en son varacakları yeri başka başkadır. Birinin yolunun en son varacakları yer neş'et-i uhreviy-yede cennet ve diğerininki cehennem dir.

İmdi her bir "ayn", kendi vücûdunda, mürebbîsi olan Rabb-i hâstan zâhir olan şeyle, o Rabb'inin ef’âlinden râzîdir. Bu ef’âl marzıyyedir. Yani Rabbının ef’alinden razıdır. Yani zuhur etmiş olan kendisinde zuhur ettirenden razıdır. Bu ef’âl de merziyedir. Yani Rabbı tarafından o ef’âlde, razı olunmuştur. Yani o fiil varlığı neticeye gelmesi kendisini var edenden yani kendisinin meydana çıkmasından razı olmuştur, razı olunduğu için de Rabbı tarafından Merziyedir. Zîrâ her bir fâil ve sanatını yapan kendi fiilinden ve san'atından razıdır. Eğer razı olmasa onu yapmaz idi.

Ve her fâil ve yapıcı kendi fiilini ve san'atını, o fiilin ve san'atın mâhiyyeti neyi iktizâ ediyorsa, hakkını vermek suretiyle, mükemmel bir hâle getirdi. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de: اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) buyurdu. Ma'nâ-yı şerifi budur ki: "Hak teâlâ her şeye halkını, ya'nî isti'dâdının iktizâsı olan hakkını verdi.” Şu âyetin izahını başka hiçbir kitapta bulmak mümkün değildir. Cenâb-ı hakk bütün a’yân-ı sâbitelere bu halkiyyeti verdi, sonra halk edildi de hidayetini de ona verdi. Bakın Hâdi yaptı, yani bütün zuhurların hepsi Hâdi ma’nâsınadır ama nerede yukarıdaki ifade edilen hakikatler gereğince. Ama şeriat mertebesinde ise gene hepsinin halkını verdi ama bazıları Hâdi bazıları Mudil olarak kabul edildi. Nerede, teşriyede, şeriat mertebesinde. Ma’nâyı şerifi budur ki Hak Teâlâ her şeye halkını yani istidadının iktizası olan yani istidadının gereği olan hakkını verdi.

Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti." Hakkını verdi, hakkını vermesiyle de halk etmesini verdi, O hakkını vermeseydi halk olmazdı. Yani meydana getirdiğini beyan etti. Binâenaleyh her şey, kendi isti'dâdıyla neyi taleb etmiş ise, ondan noksan ve ziyâdeyi kabûl etmez. Yani zuhura gelen her şey istidadında neyi varsa onu taleb etmiştir, ne noksan ne fazlasını taleb etmez Yani ne noksan zuhur eder ne eksik zuhur eder diye bir çok yönleriyle burada Hakikat-ı İlahiyeyi faaliyet sahasında olan zuhurların özlerini bize bildirmektedir.

İmdi İsmail (a.s.), bizim zikr ettiğimiz şeye usûru sebebiyle gizli olanı bilmesi sebebiyle Rabb'i indinde, marzîdir. Bakın bir hakikati ele alıyor, peygamberlerin hayat hikayeleri değil burada hakikatleri belirtiliyor. Suri yaşadıkların yaşantıları değil özlerinde olan hakikatlerinde a’yân-ı sâbitelerinin gereği anlatılıyor. Ve kezâlik her bir mevcûd Rabb'i indinde marzîdir. Ve her bir mevcûd, beyân ettiğimiz üzere, Rabb'i indinde marzî oldukda, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak lâzım gelmez. Yani her marzi kendi rabbı indinde marzidir, ama diğer rabbın indinde marzi olması lazım gelmez. Zîrâ rubûbiyyeti, ancak külden aldı; vâhidden almadı. Binâenaleyh ona külden, ancak ona münâsib olan şey müteayyen oldu. O da onun Rabb'idir (8).

Ya'nî İsmail (a.s.) fiil, "ayn" için sabit olmayıp, ancak aynda mütecelli ve zahir olan Rabb-i hâs için sabit olduğuna ve o ayn dahi ancak kendisinden zâhir olan şeyi kabiliyyet ve isti'dâdı ile Rabb'inden taleb eylediğine ıttılâı sebebiyle, Rabb'i hâs indinde merzi razı olunan ve beğenilmiştir. Burada İsmail (a.s) ın anlayışını belirtiyor. İsmail (a.s.) hadisenin böyle olduğuna ıttıla sebebiyle yani ıttıla orayı idrak etmek oraya tulu etmek yahut tabi etmek orasını anlamak ma’nâsındadır, şimdi İsmail (a.s.) fiilin oluşumu ayn için sâbit olmayıp yani fiili a’yân-ı sâbite için fiil sabit değildir, a’yân-ı sâbitede fiil yoktur demek istiyor.

A’yân-ı sâbite dediğimiz şeyde fiil yoktur, ayn için sâbit olmayıp yani fiil ayn için yani hakikati özü bir şey için sabit olamayıp ancak aynda mütecelli ve zâhir olan yani aynda mütecelli ve zâhir olan Rabb-ı Has için sabit olduğuna ve onun aynı dahi ancak kendisinden zâhir olan şeyi kabiliyet ve istidadı ile Rabbından talep ettiğine ıttılayı sebebiyle Yani İsmail (a.s.) anladı ki diyor, ayn için sâbit bir fiil yoktur ancak o aynın Rabb-ı Hassı için sâbit olduğunda Rabb-ı Hasından zuhur eden fiildir. Şimdi a’yân-ı sâbite var, o a’yân-ı sâbitenin programı hangi esma üzere ise o esma onun rabbı olmaktadır. İşte o rabbın hususiyeti itibariyle bir fiil ortaya çıkmaktadır diyor. İsmail (a.s.) bunu anladı diyor.

İstidadı ve rabbından taleb eylediğine ittila sebebiyle yani bunu idrak etmesi sebebiyle Rabb-ı Hass indinde merzidir. İsmail (a.s.) dahi Rabb-ı Hası indinde razı olunmuşlardandır. Yani genel olarak bunu anlattıktan sonra İsmail Fass-ı olduğu için şu hakikatleri anlatmak için bunu anlatıyor, yani daha evvelden mevzunun başından beri gelen özellikleri, yaşam sistemlerini İsmail (a.s.) ın anladığını anlatmak için neyi anladığını anlatmak için bunları anlatmış oluyor. Rabbı hass indinde merzidir ve beğenilmiştir. Zîrâ rabb-i hâssı o mevcudun üzerine yani rabb-ı hasın hususiyeti ile meydana gelmiş üzerine rubûbiyyeti, devamlı kıldı; ve onun isti'dâdı hasebiyle, ona tecellî edip efâlini onda izhâr eyledi.

Bununla beraber her mevcûd, Rabb-i hâssnıın indinde merzi olmakla yine o mevcûd, diğer abdın Rabb'i indinde merzi olmak ve beğenilmek lâzım gelmez. Onun için işte birçok kimseler bir araya geldiği zaman senin fikrin yanlış benimkisi doğru, ötekisi diyor yok benimkisi doğru, seninkisi yanlış diye yani hiç kimse kimsenin fikrini beyenmek zorunda da değil ama inkâr etmek zorunda da değildir. Çünkü hepsi ayrı Rabların zuhuruyla meydana geldiği için görünmeleri faaliyetleri ayrı ayrı olacaktır, ama ayrı ayrı ve birbirlerine zıt olan şeyler kendi Rabları hasları indinde merzidirler ve mahbubdurlar diyor.

Zîrâ mevcudun her birisi rubûbiyyeti, ancak tüm esmadan aldı; yani isimler mertebesinden aldı, vâhid-i muayyenden almadı. Yani tek bir vahid makamdan almadı. İsimlerin cümlesinden aldığından hepsi de ayrı ayrı zuhurlar oldu. Eğer hepsi vahid makamından alsaydı hepsinin tecellileri bir olacaktı. Ve külden onun için zahir olan şey dahi, ancak kendisine münâsib olan şeydir. Yani ism-i külliden yani isimlerin küllünden onun için müteayyin olan şey dahi yani külden o varlık için tayin edilen şey dahi ancak kendisine münasib olan şeydir. Yani kendisinin programı kadar olan şeydir. Ve kendisinin münâsibi olan şey de onun isti'dâdıdır. Yani kendisine göre olan hakikat da kendi istidadıdır. Ve o mevcûd için kendisine münâsib olarak külden zâhir olan şey onun Rabb'idir. Bu bahsi biraz îzâh edelim:

Ma'lûm olsun ki, "ulûhiyet", ya'nî mertebe-i '"vahdet", Vahidiyet, kendisinde isim ve resim olmayan "ahadiyyet" mertebesi ile esmâ mertebesi ve sıfat olan "vâhidiyyet" arasında bir mertebe-i mutavassıtadır. Ve bu ulûhiyet mertebesi rubûbiyyet-i mutlakayı îcâb eder. Şimdi deniyor ki Uluhiyet Ahadiyet mertebesi ile yani ilah Uluhiyet, Ahadiyet mertebesi ile vahidiyet mertebesi arasında bir berzahtır. Ayrıca şöyle de denebilir, Ahadiyet kendisinde isim ve resim program hiçbir şey olmadan teklik mertebesi, Vahidiyet ise Uluhiyetin zuhur sahası, mahalidir. Vahidiyet diye bir mertebe tek başına Ahadiyet gibi tek başına bir mertebe değildir. Vahidiyet mertebesi. Uluhiyet mertebesinin açılmasına bir sahadır

Bu sahanın da faaliyete geçtiği yani diğer sahalara açılıma geçtiği Rahmaniyet mertebesidir. O halde Vahidiyet Uluhiyet, Rahmaniyet aynı sahada oluşan üç isimli mertebedir. İşte Vahdet kendisinde isim ve resim olmayan mertebe-i Ahadiyet ile mertebe-i Esma ve Sıfat olan Vahidiyet arasında bir mertebe-i mutavasıtadır. Bakın çok güzel bir tarif bu. Yani Uluhiyet denilen hal Ahadiyet mertebesi ile Vahidiyet mertebesi arasında bir vasıtadır, yani ara bölmedir, Ahadiyet olmasa Uluhiyet olmaz, Uluhiyet olmasa Vahi-diyet olmaz, Uluhiyet Ahadiyetten hakikatini almakta, vahidiyet mertebesinde de bunu zuhura çıkarmaktadır, genişletmektedir, dağıtmaktadır, Rahmaniyeti ile de bütün âleme yaymaktadır.

Bakın Uluhiyeti bu şekilde tarif eden başka bir tarif yoktur. Birçok tarifleri var da, ama bu kadar açık ve berrak şekilde tarif eden yoktur. Ahadiyet mertebesi ile Esmâ ve Sıfât mertebesi olan Vahidiyet mertebesinin arasında bakın geçiştir diyor. İkisini birleştirendir. Eğer Uluhiyet mertebesi olmamış olsa Vahidiyet mertebesi hiçbir şekilde faaliyete geçemiyor. Daha ileri geçemiyor. İşte onun için Allah isminin hakikatini tarif ederlerken “Bütün varlıktaki varlıkların yani bütün varlıkta ne varsa eksi ve artı, bütün varlıkların varlıklarını kendi mertebelerinde korumaya verilen addır Uluhiyet” yani bütün varlıkların hakkını kendi mertebelerinde koruyan mertebenin adı Uluhiyettir.

İşte burada Cenâb-ı Hakk Allah Mertebe-i Uluhiyet kafire kafir olduğu için, iman ehline de iman ehli olduğu için rızkını vermez, Uluhiyeti yönüyle verir, güneş açıldığı zaman küfür ehli de olsa inkâr ehli de olsa put perest de olsa ateşperest de olsa hepsine ışığını ve ısısını veriyor. Yağmur için de öyledir, yani Allah hem Müslümanın hem bütün âlemlerin Rabb-ul âlemidir, Rab-ul erbabıdır, yani Uluhiyet mertebesinde bu ayrımlar olmaz, çünkü varlık sebebi Allah’tır hepsinin ama burada imtihan olmamız ve olunması gerektiğinden, şeriat mertebesinde de bahsedildiği gibi dileyen ehl-i küfre yönelir, dileyen ehl-i imana yönelir.

Mertebe-i mutavasıtadır ve bu mertebe-i Uluhiyet Rububiyet-i mutlakayı icab eder. Yani Uluhiyet mertebesi eğer var ise mutlaka Rububiyet mertebesini de gerekli kılar. Çünkü ilâh var ise, onun meluh-u olacaktır. Uluhiyet mertebesi olmamış olsa bu âlemlerde hiçbir şey olmaz. Bu âlemlerde birşeyler varsa mutlaka Uluhiyet mertebesinin tecellilerindedir zuhurlarındadır. Bu tecelliler de Rab, Esmâ-ı İlâhiyenin hususiyetleri olan Rablar hükmüyle ortaya çıkmaktadır. Yani esmâlar, Rablar derken her bir esma Rab, rab da terbiye edici ma’nâsınadır. Bütün bu âlem terbiyeler silsilesi yani eğitimler silsilesi içerisinde olmaktadır, sadece insan eğitilmiyor, bütün varlık kendi mertebeleri itibariyle eğitilerek kemallerine ermiş oluyorlar, bunları hükmünde tutanlar da onların Rabb-ı Hasları olmaktadır.

İşte böylece Uluhiyet Rububiyet-i Mutlakayı icab eder. Yani Uluhiyet mutlak bir rububiyeti yani terbiyeyi gerektirir, zira meluh olmayınca İlâh kimi terbiye edecektir. Eğer bir yerde Meluh varsa İlâh mutlaka vardır, bir yerde İlâh varsa meluh da mutlaka vardır. Çünkü ikisi bir birinden ayrı olmaz. Ahadiyet mertebesinde Abdül Kerim Cili Hz lerinin bildirdiğine göre İnniyeti ve Hüviyeti vardır sadece ama bunun da ne olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Toplu olarak “ENE” inniyeti ve Hüviyeti olarak biliyoruz. Zîrâ kul olmayınca "ilâh" kimi terbiye edecektir. Halbu ki âlemlerin kaffesi meluhtur. Binâenaleyh Allah Rabbü'l-âlemindir. Yani âlemlerin Rabbıdır.

O'nun âlemler üzerindeki rubûbiyyeti rubûbiyyet-i mutlaka ve umumi mutlak bir rububiyettir. Ve her mevcudun bu "ulûhiyyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir isimdir. Ve bu ismin rubûbiyyeti rubûbiyyet-i hâssa ve mukayyededir. Kendisine has ve kayıtlı rablıktır, Binâenaleyh her bir mevcûd rubûbiyyetini külden, ya'nî esmanın tümüne cami' olan ulûhiyyet mertebesinden almış olur. Ve bu, aldığı rubûbiyyet-i hâssa dahi onun kabiliyyet ve isti'dâdına muvafık olup, mazhar olduğu ism-i hâssa mahsûs bulunur.

İşte o mevcudun ef’âlinden razı olan ve ondan sudur eden şeyleri beğenen ancak bu ism-i hâstır. Bir başka isim beyenmese de kendinden zuhura geleni o ism-i has kendine hastır beyenir. Meselâ muhtedinin Rabb'i olan Hâdî ism-i hâssı, ona hidâyetle mütecellîdir; ve mühtediden Hâdiden sâdır olan ef’âl ve ahlâktan razıdır. Ve keza dall olan kimsenin Rabb'i dahi, o dalle, dalâletle tecelli edendir. 0 Rab dahi Mudili ism-i hâssıdır ve ondan razıdır Ve keza müntefiin, faydalananın Rabb'i Nâfî'; ve zarar görenin Rabbi Dârr; ve intikam olunan kimsenin Rabb'i Müntakım; ve rahmet edilmişin (merhumun) Rabb'i Rahmân'dır. Merhum Rahmet edilmiş manasınadır. Genelde o hale gelenlerin hepsine “merhum” denilir. Yani şaki de olsa katil de olsa merhum denir.

Yani Rahmaniyetten Rahmet edilmiş ma’nâsınadır. O zaman nasıl oluyor, Rahmet edilmiş yani şaki oluyor da Rahmet nasıl oluyor. İşte buradaki merhum genelde ölmüş ma’nâsına veriliyor halbu ki kelimenin aslı Rahmet olunmuş Rahmaniyetten kaynaklanıyor merhumun rabbı Rahmandır. İşte bütün âlemdeki esma-ı İlâhiyenin dağılımı Rahmaniyet mertebesinden başlıyor, böyle olunca da Rahman arşa istiva etti اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى 20/5 hakikati ile de bütün âlemi Rahmâniyet hakikati sarmış oluyor. O halde gadap dahi Rahmanından meydana geliyor. Mudil Rahmândan meydana geliyor. İşte peygamberimizin buyurdukları “rahmetim gadabımı geçmiştir” hükmü buraya dayanıyor. Çünkü Gadab ve Mudil Rahmâniyetten, Rahmân asıl bunlar O’nun zuhur mahallidir. Rahmân olmasa onlar da olmaz. Yani varlık sebepleri Rahmândır. İşte bütün varlık aynı zamanda merhumdur. Yani Cenâb-ı Hakk’ın bütün varlığa Rahmeti, Rahmaniyetn bütün varlığa Rahmati kendi istidatları üzere olmaktadır. Kendi istidatlarını zuhura getirmiş olan bütün varlıktan da esmâları isimleri razı olmaktadır, varlıklar da kendilerini meydana getirdikleri, hayat sahasına çıkardıkları için isimlerinden razıdır. O zaman merzidir. İsimler merzi razı olunmuş olmaktadır.

Ve diğerleri de de bunlara kıyâs olunur. Birinin indinde razı olunan kimse diğerinin indinde beğenilmez. Ve keza bir isme nazaran saîd olan, diğer isme göre saîd olmaz.

Çünkü a'yân-ı mevcûde mevcut olan ayanları rubûbiyyetlerini kül olan ulûhiyetten ayrı ayrı ism-i hâslar ile aldı; yani bu değişik isimler Uluhiyetten istihkaklarını ayrı ayrı özellikte ayrı hususiyetler olarak aldılar. Çünkü Uluhiyet mertebesinde Rahmâniyet mertebe-sinde bunların hepsi mevcuttur Vahidiyet mertebesinde. Yoksa bir ism-i muayyenden almadı. Yani tek belirli bir isimden almadılar hepsi. Allah isminden aldılar, bu yönüyle tek isimden ama Allah bütün Esmâ-ı İlâhiyeyi kapsam alanına alan Cami ismi olduğundan Allah isminin içinde bütün isimler mevcut olduğundan her bir varlık da kendi Rabb-ı hassının zuhuru olduğundan her ne kadar hepsi tek yerden almış olmalarına rağmen Zât mertebesinde, Esmâ mertebesinde hepsi ayrı ayrı Rabb-ı Haslarından aldılar.

Eğer bir ism-i muayyenden alandı, yani tek bir isimden almış olsaydı, bakın Zât’tan değil Zât ismi olan Alah isminden değil her esma kendi isminden muayyen yani tayin edilmiş bir isimden aldılar.

Eğer bir ismi muayyenden alsaydı, mevcudat rubûbiyyette müşterek olur ve cümlesinin efâli, o ism-i muayyen indinde marzî olmakla, hepsi müsâvî surette saîd olurdu. Eğer, Esmâ-ı İlâhiyelerden herhangi birisinden bütün varlık aynı ismi almış olsalardı bütün varlık aynı olarak zuhur ederdi. Said ise said olurdu hepsi. İşte bu hakikati çok daha iyi idrak etmiş olan bizden evvelki ariflerimiz irfani büyüklerimiz onlar dan biri olan Mevlânâ Hz leri bu hakikate dikkat çekerek “Burası çokluk âlemidir, burada birlik olmaz” diye çok açık olarak belirtmektedir. Yani birçok Esmâ-i İlâhiyenin zuhuru olduğundan o zuhurlarda ayrı ayrı istikametler ifade ettiklerinden burada birlik olmaz.

Ahirette bu birlik olacak ne şekliyle iki yönüyle biri Cemâli isimler biri Celâli isimler olarak Esmâ-i İlâhiye ayrılacak Cemâli isimler Cennette Celâli isimler Cehennemde olacak ve orada ihtilaf olmayacaktır. Orada bu tecelliler de olmayacak. İşte o yüzden burası bakın Cennetten çok ilerde bir yerdir. Cennette belki zevki sefa vardır, ama burada Ariflik vardır, irfaniyet vardır, Marifetullah bilgisi buradan alınıyor, cehennem de buradan alınıyor, Cennet de buradan alınıyor, her ikisinin kapısı burasıdır. Yani burada cenneti seçmek de var Cehennemi seçmek de vardır. İnsan olduğu için Cenab-ı Hakk İnsanları diğer varlıklardan ayırmak suretiyle Uluhiyeti itibariyle bulunan bütün meratib-i İlâhiyeyi insanın varlığına koymuş, bütün zıt isimler insanda mevcuttur, Mudil ismini de koymuş Hadi ismini de koymuş, diğer varlıklarda bunların değişmesi mümkün ama insanın tercih hakkı olduğundan bunları değiştirebilmesi mümkündür.

İşte değiştirmek için de biraz gayret sarf etmek gerekmektedir. O da nefis mücadelesi ismi altında insanlara yapılan eğitimler ile bunlar düzenlenmektedir. İşte şeriat mertebesindeki emir ve nehiyler, bunu düzene sokmak içindir. Yapılmış emirlerdir. Fıtri olarak bütün varlık said olursa o zaman cennete ihtiyaç kalmazdı cehenneme de ihtiyaç kalmazdı neden fıtri olarak saidlik bir mükâfat gerektirmiyor. Çünkü kendi varlığında olanı ortaya koyuyor. Bir üzüm, üzüm olacaksa o üzüm kendi fıtratı üzere olduğundan üzüme mükâfat verilmez. İşte bütün insanlar said olsaydı yani bütün insanların esması tek esma adı isminin zuhuru olsaydı bütün insanların Rabb-ı Hassı Hadi ismi olsaydı fıtri olarak bu fiilleri işleyeceklerinden mükafat hak etmezlerdi. İşte kendi bünyelerinde Hadi’nin karşılığı Mudil de olduğundan ama ism-i cami olan Allah Esmâsı kendisinden zuhur eden varlıkları ikaz ettiğinden burada Mudil de var Hadi de var, seçmeyi de insanlara bıraktığından emir ve nehiylerle ve peygamberlerin getirdiği şeriatlarla ki bunun toplamına emr-i teklifi deniyor, teklif edilen hususlara uymakla kişi mükafat kazanmış oluyor.

Eğer uymazsa da cezası ona göre oluyor. İşte böyle bir bireye ayırım selâhiyeti verilmemiş olsaydı insanlar halife olmazdı ve birey olmazlardı, diğer varlıklar gibi sadece zuhur mahali olurlardı, o zaman da kendilerine ait hiçbir varlıkları da olmazdı. Muayyen indinde marzi olmakla hepsi müsavi surette sait olurdu fakat her bir mevcudun hissesini ve nasibini bir ism-i hassın tavassutu ile külden alması mevcudatın razı ve saadette yek diğerine müsavi olmamalarını netice eyler. Yani böyle olması neticelenir. Binaen aleyh bir ism-i hassa göre sait olan diğer bir ism-i hassa göre şaki olur.

İşte burada zâten bunların zuhura çıkması ve bu âlemde, gerek said ve gerek şaki olanların şehadetinin yapılması için buraya bunlar gelmekteler işte onun için buranın ismi şehadet âlemidir. Yani kim hangi fiili işledi diye müşahede âlemidir. Şehadet, şahitlik âlemidir. Kiramen katibin denilen görevliler dahi bunların şahitleri ve kayıt tutucuları olmaktadır. Onlar bizim şahitlerimiz olacaktır. Yani amel defterleri verildiği zaman اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا 17/14 sen kendi kitabını oku bu gün sana bu kitap yeter. Kitabını görenler zâten ilk hükmünü kendileri vereceklerdir. Nereye gideceği daha orada belli olacak ancak bunun mertebeleri hangi kata gideceği cehennem veya cennete بِاَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Mahşerde mahkeme-i kübra da Hak tarafından belli olacaktır.[18]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)