Fî cennetin ‘âliye(tin)
Yüksek bir cennettedirler.
Yüksek bir cennettedir.
Ğâşiye Suresi'nin 10. ayeti, ahiret hayatındaki müminlerin içinde bulunacağı mekanın niteliğini 'yüksek bir cennet' olarak tasvir etmektedir. Bu ayet, cennetin yüceliğini ve erişilmezliğini vurgulayan temel kavramlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet kelimesi, 'örtmek, gizlemek' anlamındaki 'cenn' kökünden türemiştir. Ağaçların sık dallarıyla yeri örtmesinden dolayı bahçeye cennet denilmiştir. Kur'an'da ise bu kelime, Allah'ın müminler için hazırladığı, ağaçlar, nehirler ve çeşitli nimetlerle dolu ahiret yurdunu ifade eder. Bu ayette de müminlerin kavuşacağı bu mükafat yurdunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cennet, Arapların dilinde hurmalık ve bahçe anlamında kullanılır. Kur'an'da ise mecazi olarak müminlerin ahiretteki nihai durağı olan, her türlü güzelliği barındıran mekan için kullanılmıştır. Buradaki 'cennet' ifadesi, müminlerin ulaşacağı yüce makamı ve nimetleri sembolize eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cennet, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'bahçe' anlamından hareketle, Allah'ın rızasını kazananların ebedi ikametgahı olan, her türlü arzu ve isteğin karşılandığı bir 'ideal mekan'ı ifade eder. Ğâşiye Suresi'ndeki kullanımı, bu ideal mekanın 'yüksek' niteliğiyle birlikte, onun erişilmez ve üstün konumunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Uluv (علو) kelimesi, 'yükseklik, üstünlük' anlamına gelir. Hem maddi yükseklik hem de manevi mertebe ve şeref için kullanılır. Ayetteki 'âliye' kelimesi, cennetin sadece coğrafi olarak yüksek bir yerde olmasını değil, aynı zamanda mertebe, şeref ve değer açısından da yüce olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Uluv, bir şeyin diğerlerinden daha üstün ve yüksek olmasıdır. 'Cennetin âliye olması', onun diğer mekanlardan daha şerefli, daha değerli ve daha üstün bir konumda olduğunu gösterir. Bu, cennetin müminlere bahşedilen yüce bir makam olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Âliye kelimesi, 'yüksek' anlamına gelir ve cennetin vasfı olarak kullanıldığında, onun hem mekânsal olarak yüksek bir konumda olduğunu hem de manevi olarak yüce bir mertebeye sahip olduğunu ifade eder. Bu, müminlerin ulaşacağı cennetin sıradan bir yer değil, üstün bir makam olduğunu belirtir.
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Fî cennetin ‘âliye(tin)” Yüksek bir cennettedir.(88/10)
Kûrân-ı Keriymde Cennet isimleri verilirken 8 cennet bildirilmiştir.
Firdevs — Cennetin en yüksek bahçeleri (Kehf:107, Mü'minun:11) Dâru'l-mukâme — Ev/Yuva (Fatır:35) Dâru's selâm — Huzur evi/yuvası (Yunus:25) Cennetü Adn — Ebedi mutluluğun bahçesi (Tevbe:72, Ra'd:23) (Ayrıca bakınız; Aden bahçesi) Dâru'l-hulûd — Ebedi Bahçeler (Furkan:15) Cennetü'l-Me'vâ — Barınağın bahçesi (Necm:15) Cennâtü'n-naîm — Sevinç Bahçesi (Maide:65, Yunus:9, Hac:56, Vakıa: 12) el-Makâmü'l-emîn — Güvenlik evi (Duhan:51) Bunların 7 si nefs cennetleri ve 8. İse zât cennetleridir. İliyyine mensup olanlar A’liye yüksek (yüce) cennetdedirler.
Bu cennetler Râhman sûresinde bildirilmiştir.
(55/62)
وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ {الرحمن/62}
ve min dunihima cennetani ve dunihima/onların (ikisi) dun/ berisi/gayrisinden, başkasından iki (2) cennet var “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.
Bu cennetleri biraz açmaya çalışalım.
İsim belirtilmeden bildirilen bu dört cennet, Tevhid cennetleridir.
Yukarıda belirtilen iki cennet “Ef’âl” ve “Esmâ”,
Bu âyette belirtilen iki cennet ise “Sıfât” ve “Zât” cennetleridir.
Bu cennetlerin sakinleri bu mertebelerin velileridir.
Diğer taraftan isimleri verilerek belirtilen sekiz cennet daha vardır.
Bu sekiz cennetin yedisi, yedi nefs mertebsinde yaşayanlar içindir.
Geriye kalan bir cennet ifadesi ise yukarılarda bahsi geçen dört mertebeyi, yani Zâti cennetleri kapsamaktadır.
Biraz daha açmaya çalışalım.
Yukarıda bahsi geçen dört cennet “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesinde yaşayanlara ait gerçek Tevhid cennetleridir.
(55/46)
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ {الرحمن/44}
ve limen hafe mekame rabbihî cennetani Rahman (55/46) ayetinde bahsedilen iki cennetten Birincisi: “Tevhid-i Ef’âl”de yaşayan İbrahimiyet mertebesinin, “meşreb-i İbrahimiyet” velileridir.
“Tevhid-i Ef’âl” hakikati üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “la faile illallah”tır.
Bütün varlıkta “fail-i mutlak”ın Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar.
Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
İkincisi: “Tevhid-i Esmâ”da yaşayan Museviyet mertebesinin, “meşreb-i Museviyet” velileridir.
“Tenzih” hakikat-i üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “la mevcüde illallah”tır.
Bütün varlıkta mevcut olanın sadece Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerim oluşturur.
(55/62)
وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ {الرحمن/62}
ve min dunihima cennetani ve dunihima/onların (ikisi) dun/ berisi/gayrisinden, başkasından iki (2) cennet var “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.
Burada yani Rahman (55/62) ayetinde belirtilen iki cennetten;
Birincisi: “Tevhid-i Sıfât”ta yaşayan İseviyet mertebesinin, “meşreb-i İseviyet” velileridir.
“Teşbih” hakikati üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “la mevsüfe illallah”tır.
Bütün varlıkta mevcudun ve sıfatlarının Hakk’ın olduğunu ve kendilerinde de var olanın Hakk’ın sıfâtları olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
İkincisi ise: Cennetlerin en üstünü olan Zat cennetidir. “Tevhid i Zât”ta yaşayan Muhammediyet mertebesinin, “meşreb-i Muhammedi” velileridir.
“Tevhid-i Zât” hakikati üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “lâ ma’bude illâllah” ile “lâ ilâhe illâllah”tır.
Bütün varlıkta var olanın Hakk’ın Zâtından başka bir şey olmadığını ve kendilerinde de var olan Hakk’ın Zatı olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar.
Bu zâti irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
Bu iki cennetin bir diğer sakinleri de vardır ki; onlar da “İnsan-ı Kamil”lerdir.
Az yukarıda bahsedilen zatlardan farkları, bütün mertebeleri kendi bünyelerinde cem edip o hakikatlerle beşeriyet libasına bürünüp nas içerisinde “gizli hazine” olarak yaşamaları ve taliplilerini alıp kendi geçtikleri yollardan Hakk’a ulaştırmayı çalışmalarıdır.
Bir bakıma yukarıda belirtilen “ihsan”ın hakikatim yaşayanlar da bunlardır.
Kelimeleri, “lâ ilâhe illâllah Muhammedürrasülüllah”tır.
“men reani fekad reel Hak”
“kim ki beni rüyet etti, gördü bu halde gerçekten Hakk’ı rüyet etti/gördü”
“kim ki beni gördü ancak Hakk’ı gördü” Yani “bana bakan Hakk’ı görür” ifadesinin zuhur mahalleridirler.
Onları tanımak kolay kolay mümkün olmaz. Çünkü belirli bir nişanları yoktur.
Böylece cennetlerin “Tevhid” ve “amel” cennetleri olmak üzere iki kısım olduğunu görmekteyiz.
Ayrıca sonra bahsedilen iki cennetin önce bahsedilen iki cennetten mertebe bakimından üstün olduğunu da böylece bilmekteyiz.
Rabbımızın Kur’anı Keriym Fecr Suresi 89. sure 29-30. ayette
كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ {العنكبوت/29} قَالَ رَبِّ انصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ {العنكبوت/30}
fedhuliy fiy ‘ibadiy (29) vedhuliy cennetiy (30) bu halde kullarım içine edhul/duhul et (29) ve cennetime duhul et (30)
“Benim kullarımın arasına gir ve benim cennetime gir” ifadesiyle, yukarıda belirtilen özelliklerle tanıtılan cennetleri girmemiz istenmektedir.
Bu cennetlerin en yücesi de belirtildiği gibi, “ümmet-i Muhammed”e has, zât ve irfan cennetleridir.
Bu hakikatlerden gafil olarak yaşamanın verdiği pişmanlığı düşünmek bile korkunç bir bedbahtlıktır.
Bir irfan ehlinin;
Bu günkü cennet-i irfana dahil olmazsa uşşak, Yarın ki vaad olunan huri gılmanı neylerler.
Sözünü çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu âyet hakkında özetle şöyle diyor:
İbnü Zeyd’den yapılan rivayete göre;
Önceki cennetler, mukarrebler (takva ve kullukta Allah’a yakın olanlar) için;
Bunlar ise, “ashab-ı yemin” (amel defteri sağ eline verilenler) içindir.
Hasan-ı Basrî’ye göre de;
Öncekiler “sahabi”ler, Sonrakiler de “tabiin” içindir.
Bu iki görüşe göre de ikinciler şeref ve mertebe yönünden öncekilerden aşağıdadır.
Mamafih bir kısım âlimler de sonrakilerin vasıflarının daha üstün olduğunu kabul etmişlerdir. “Min dünihima”, “onların daha ilersinde” “ demektir.
لَّا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً {الغاشية/11}
“Lâ tesme’u fîhâ lâġiye(ten)” Orada boş bir söz işitmez.