Fe-iżâ inseleḣa-l-eşhuru-lhurumu faktulû-lmuşrikîne hayśu vecedtumûhum veḣużûhum vahsurûhum vak'udû lehum kulle mersad(in)(c) fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte feḣallû sebîlehum(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekatı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Tevbe Suresi 5. ayet, 'hürmetli aylar' kavramı etrafında müşriklerle olan ilişkinin seyrini ve bu ilişkinin temelini oluşturan 'tevbe', 'namaz' ve 'zekat' gibi dinî yükümlülükleri ele almaktadır. Ayet, savaş hukuku bağlamında belirli şartlar altında müşriklerle mücadeleyi ve onların İslam'a yönelmesi durumunda serbest bırakılmasını düzenlerken, temel İslami ibadetlerin önemini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şehr (شهر) kelimesi, ayın hilalinin görünmesiyle başlayan ve biten zaman dilimini ifade eder. Ayetteki 'el-eşhurü'l-hurum' (الأشهر الحرم) ise, savaşın haram kılındığı Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarını belirtir. Bu aylarda savaşmak, İslam hukukunda büyük bir günah sayılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şehr (شهر), belirli bir zaman dilimini ifade eden bir isimdir. Kur'an'da 'eşhur' (أشهر) şeklinde çoğul olarak kullanıldığında, genellikle belirli bir hükmün veya olayın süresini belirtir. Bu ayette ise, müşriklerle olan anlaşmanın sona erdiği ve savaşın caiz hale geldiği 'haram aylar'ın bitimini işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (شرك), Allah'a ortak koşmak demektir. Müşrik (مشرك) ise, Allah'tan başka ilahlar edinen, O'nunla birlikte başka varlıklara tapan kişidir. Ayetteki 'el-müşrikîn' (المشركين) ifadesi, özellikle putperest Arapları kastetmektedir ve onlarla yapılan anlaşmanın sona ermesiyle ilgili hükmü açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şirk (شرك) kavramı, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve Allah'ın mutlak birliğine (tevhid) karşıt bir durumu ifade eder. Müşrik (مشرك), bu birliği ihlal eden, Allah'ın egemenliğine ortak koşan kişidir. Ayetteki kullanımı, İslam toplumunun dışındaki, tevhid inancını benimsemeyen grupları tanımlar ve onlarla olan ilişkinin sınırlarını çizer.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Katil (قتل) kelimesi, bir cana kıymak anlamına gelir. Ancak Kur'an'da bazen mecazi anlamda 'savaşmak' veya 'düşmanı yenmek' anlamında da kullanılır. Bu ayetteki 'faktulû' (فاقتلوا) emri, haram ayların bitiminden sonra müşriklerle savaşma ve onları mağlup etme emridir, mutlak bir öldürme emri değildir; zira ayetin devamında tevbe edenlerin affedileceği belirtilmiştir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Katil (قتل), bir canlının hayatına son vermek demektir. Kur'an'da bu fiil, genellikle savaş bağlamında düşmanla mücadele etme ve onları etkisiz hale getirme anlamında kullanılır. Tevbe Suresi 5. ayetteki 'faktulû' (فاقتلوا) emri, belirli şartlar altında ve belirli bir düşman grubuna karşı verilen bir savaş emridir. Bu emir, düşmanın saldırganlığına karşılık verme ve İslam'ın yayılmasının önündeki engelleri kaldırma amacını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe (توبة), günahı terk edip Allah'a dönmek, pişmanlık duymak ve bir daha o günahı işlememeye azmetmektir. Ayetteki 'tâbû' (تابوا) ifadesi, müşriklerin şirkten vazgeçip İslam'a yönelmeleri, yani tevhid inancını benimsemeleri anlamına gelir. Bu, onların affedilmesinin ve serbest bırakılmasının temel şartıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tevbe (توبة), Kur'an'da hem kulun Allah'a yönelişini hem de Allah'ın kulunun tevbesini kabul edişini ifade eden merkezi bir kavramdır. Bu ayette 'tâbû' (تابوا), müşriklerin şirkten vazgeçip İslam'ın temel prensiplerini (namaz ve zekat) kabul etmeleriyle gerçekleşen bir dönüşümü ifade eder. Bu dönüşüm, onların can ve mal güvenliğinin sağlanmasının anahtarıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Salât (صلاة) kelimesi, dua etmek, istiğfar etmek ve ibadet etmek anlamlarına gelir. Şer'i anlamda ise, belirli rükün ve şartlara bağlı olarak yapılan namaz ibadetidir. Ayetteki 'es-salâte' (الصلاة) ifadesi, müşriklerin tevbe ettikten sonra İslam'ın en önemli ibadeti olan namazı kılmaya başlamalarını şart koşar. Bu, onların İslam'a girişlerinin ve samimiyetlerinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salât (صلاة), Kur'an'da Allah ile kul arasındaki dikey ilişkinin en somut ifadesidir. Namaz, sadece bir ritüel değil, aynı zamanda Allah'a teslimiyetin, şükrün ve O'nu anmanın bir yoludur. Ayetteki 'es-salâte' (الصلاة) kavramı, müşriklerin tevhid inancını kabul etmelerinin ardından, bu inancın pratik bir tezahürü olarak namazı ikame etmelerini gerektirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zekât (زكاة), kelime olarak temizlenme, arınma ve bereketlenme anlamına gelir. Şer'i terim olarak ise, belirli mallardan belirli oranlarda fakirlere verilen farz bir sadakadır. Ayetteki 'ez-zekâte' (الزكاة) ifadesi, müşriklerin tevbe edip namazı ikame etmelerinin yanı sıra, İslam toplumunun ekonomik düzenine katkıda bulunarak zekat vermelerini de şart koşar. Bu, onların İslam toplumuna entegrasyonunun ve sosyal sorumluluklarının bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zekât (زكاة), Kur'an'da namazla birlikte sıkça zikredilen ve İslam toplumunun sosyal adaletini sağlayan önemli bir ibadettir. Malın temizlenmesi ve artması anlamlarını taşır. Bu ayette 'ez-zekâte' (الزكاة) kavramı, müşriklerin İslam'a girişlerinin sadece bireysel bir inanç beyanı olmadığını, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk ve ekonomik dayanışmayı da içerdiğini vurgular.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Fe-izâ inseleḣa-l-eşhuru-lhurumu faktulû-lmuşrikîne hayśu vecedtumûhum vehuzûhum vahsurûhum vak’udû lehum kulle mersad(in) fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte feḣallû sebîlehum inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un) Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (9/5)
Elmalılı Hamdi Yazır Tefsirinde bu dört ay şöyle bildirilmiştir.
Bütün bunlar bilindikten sonra şimdi şu haram aylar sıyrılınca, geçip gidince ki bu aylar "Onlardan dört tanesi haram aylardır." (Tevbe 9/36) dört aydır. "Sana haram aylarda savaş yapmayı sorarlar..." (Bakara 2/217) âyeti uyarınca normal senelerde geçerli olan haram aylar ki, Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve bir de Recep diye bilinen aylar olmayıp, âyetinde söz konusu olan ve Kurban Bayramı'ndan sonrasını içine alan dört aylık süredir. Bunun ilk elli günü bilinen haram aylar kapsamına giriyor ise de geriye kalan yetmiş günü bunun dışındadır. Fakat bu ilana göre, söz konusu günler de tıpkı haram aylar gibidir. Bu arada şu da anlatılmış oluyor ki, sözleşmeyi içeren herhangi bir ay da tıpkı haram aylardan olur. Yani tanınan dört aylık süre içinde saldırı veya savaş yasaktır, ahitlerine riayet edenlerin müddetleri bitinceye kadar da durum yine böyledir. Fakat bu haram aylar çıkınca, yani tanınan dört aylık süre dolunca, artık o müşrikleri nerede bulursanız katlediniz, öldürünüz. Yani dört aydan sonra artık onlarla aranızda savaş durumu başlamıştır. Şu halde onların saldırılarını beklemeksizin hemen onlara savaş açınız, haram ve helâl farkı gözetmeden onları nerede bulursanız ve nasıl öldürebilirseniz öylece öldürünüz. Bununla beraber sünnette müsle yapmaktan, yani burun ve kulak gibi organları kesmekten ve bir kimseyi durdurup, elini kolunu bağlayarak ok ve benzeri aletlerle yavaş yavaş ve işkence ile öldürmekten menedilmiştir. Bundan başka Hz. Peygamber buyurmuştur ki, "Öldürme yönünden insanların en iffetlisi iman ehlidir." Ve yine "Öldürdüğünüz vakit güzellikle öldürün." diye buyurmuştur. İşin böyle olması gerektiğini şu âyetler de ima yollu anlatır: Ve onları tutunuz, yakalayıp esir ediniz. Demek oluyor ki, tutup esir almak mümkün iken hemen öldürmeye kalkmamalıdır ve onları hasrediniz, bulundukları yerden çıkıp serbestçe dolaşmalarına, şuraya buraya gitmelerine izin vermeyiniz, onlar için her mersada oturunuz yani kaçırmamak, geçirmemek için evine, işine veya ticaret için sefere gidecek her geçidi tutup onları göz altında bulundurunuz. Artık tevbe ederlerse, yani şirkten vazgeçip imana gelirlerse Namazı kılıp zekatı verirlerse, yani namaz ve zekatı kabul ederek müslüman olurlarsa hemen yollarını açınız, koymuş olduğunuz engelleri kaldırınız, yukarıda söz konusu edilenlerden hiçbirini yapmayınız, onları kendi hallerine bırakınız. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir. İmana girmelerinden dolayı, daha önce yapmış oldukları şeyleri, şirk, küfür ve haksızlıkları bağışlar, üstelik iman ve taatlerine ecir ve sevap da verir. Demek ki, o müşriklere ya ölüm ve esaret veya İslâm'a girmekten başka birşey bırakılmamıştır. İleride de geleceği üzere, onlardan, ehl-i kitapta olduğu gibi, cizye dahi kabul edilmeyecektir. Hasan Basri rivayet etmiştir ki; esirlerden biri, Hz. Peygamber'e işittirecek şekilde "Allah'a tevbe ederim, Muhammed'e tevbe etmem." diye üç kere bağırmış, Peygamber Efendimiz de "Bırakınız, hakkı ehline tanıdı." buyurmuştur.[10]
Bu dört ay Kamer-i ilk dört ay ve seyr-i sülukun ilk dört ayıdır. Nefsi emmare, levvame, mülhime ve mutmainne mertebeleridir.
Efendimiz (s.a.v.) ben şeytanımı müslüman ettim. Buyurduğu gibi bizlerinde şeytanımızı müşlüman edebilmemiz için emmare, levvame ve mülhime nefs mertebesinde kötü ahlakın temizlendiği ve mutmainne ise iyiye dönen bu mertebelerin ahlakının iyi yöndekullanılmaya başlamasıdır. Eğer bu dört ay- dört mertebe geçilmiş ise ve hala bu ahlaklardan beden arzımız üzerimizde bulunuyorsa bunlarında izale edilip ortadan kaldırılması istenmektedir. Hakikatte tevbe Hakikat-i Muhammedi mertebesine yapılan tevbedir. Tüm bu âlemlerin bu mertebenin zuhuru olduğunu anlayıp namaz ile mir’ac etmektir. Asıl serbestlik ve hürriyet nefsi emmare sultasından hürriyet ve bağımsızlığa kavuşmaktır.
Şeriat mertebesinin tevbesi İslâm olup şartlarını yerine getirerek yapılan tevbedir.
Tarikat mertebesinin tevbesi ise şeyh muhabbetinden ve zikirden geri kalınırsa tevbe etmektir.
Hakikat mertebesinin tevbesi Hakk’tan gafil olmaktan tevbe etmektir.
Marifet mertebesinin tevbesi ise Hakk’tan bir an gaffil kalınırsa bundan tevbe etmektir.