İçeriğe atla
Duhâ 11Cüz 30 · Sayfa 596

Duhâ Sûresi 11. Âyet

الضحى

Sohbete sor

Ve emmâ bini'meti rabbike fehaddiś

Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.

Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bıkmadan, yorulmadan Rabbinin bu yüce ni’metlerini aşikâr et, bilmeyenlere de söyle.

Ne zaman ki bizler yakîn ilmiyle bu konuları anlamaya başlayacağız işte ondan sonra güzel bir müslüman ve güzel bir irfan ehli olma yolunda inşallah yolumuz açılacaktır.


DUHÂ Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 94–İNŞİRÂH Sûresi ile devam edelim İnşeallah.

94 İNŞİRÂH Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

94-el-İNŞİRÂH : "İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevinmek manâlarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah'a şükretmeye teşvik edilmektedir. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(94) Sıra numarası.

(30) Cüz.

(12) Nüzül sıra numarası.

(8) Âyet, toplarsak.

(94+30+12+8=144) tür.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinin harf, sayı değerlerine bakalım.

(ا Elif-1-13) (ن Nun-50) (ش Şın-300) (ر Rı-200) (ا Elif-1-13) (ح Ha-8) dir. Toplarsak.

(1+50+300+200+1+8=560) tır.

(9+4=13) Görüldüğü gibi birçok sayısal değerler içinde bulunmaktadır. Yukarılarda da belirtildi, fazla teferruata girmeden bir de harf ma’nâlarına kısaca göz atalım.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinde “Elif-” Ulûhiyyete “Nûn-Nûr-u Muhammediyye ye” “şın-müşahedeye” Rı-Rahmâniyyet ve Rububiyyete” “Elif-İnsân-ı Kâmile” Ha-hayata” işaret etmektedir. Hâl böyle olunca oluşan ma’nâ.

(انشراح-İnşirah) Ulûhiyyet mertebesinden doğan Nûr-u Muhammediyye Rahmâniyyet ve Rububiyyete intikâl edince İnsân-ı Kâmil mertebesinden gerçek bir “hayat-inşirah” açılımı ile müşahede edilmesidir.


Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olması demek içindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye hafifletilerek indirilmesi demektir yoksa örneğin arşı âlâ’dan dünyâ semâsına indirilmesi demek değildir, bu ifâdeler de geçerlidir ancak izâfidir.

Kûr’ân-ı Kerîm bu şekilde hafifletilerek inmiş olmasa idi özünü ve aslını hiçbir varlığın anlaması mümkün olmayacaktı. Zât mertebesinden sıfât mertebesine oradan esmâ mertebesine ve oradan ef’âl mertebesine, Arabça’ya indirildi ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bütün mertebelerdeki mânâları açık ve kapalı olarak Arabça harflerin üzerlerine yükledi.

Arabça’dan diğer dillere yapılan tercümelerde bu mânâlar yapılan tercüme üzerine ne yazık ki yüklenememektedir. Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuzda lezzet alamayışımız ve onun derinliklerine dalamayışımız hep lisan perdesi yüzünden olmaktadır. Genel ifâdeleri ile Yüzde on gibi bir mânâsı ancak açığa çıkabilmektedir. Çünkü bu tercümeler aklı cüz’ sınırları içerisinde ve daha ziyâde tenzih mertebesi yani ötelerde olan bir Allah düşüncesi üzerine ağırlıklı olmaktadır.

Bizler çok çalışmak suretiyle “Arabça” kelimesinin başında olan ve bireysel nefsaniyetimizi ifâde eden “ayn-yani A” harfini kaldırabilirsek Kûr’ân-ı Kerîm’in “Rab”çasını okumuş oluruz ve bu hakîkat tahakkuk etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek mânâsı ile anlamak mümkün değildir.

Diğer bir yönden ise elimizde bulunan Kûr’ân-ı Kerîm değişmemiş ve aslı üzere olduğundan mânâ olarak belki tam olarak anlayamasak dahi bütün okuduklarımız rûhumuzda kayda geçmektedir, Kûr’ân-ı Kerîm ile rûhumuz iki kardeş olduklarından ve aynı kaynaktan geldikleri için birbirini anlayabilmektedirler.

Sayı değerleri yönünden bakarsak, 94. sûre olması yani (9+4=13) ile görülüyor ki Sûre-i Şerif hem sayı olarak hem de kelâm ve mânâsıyla Efendimiz (s.a.v) ve onun şahsında herbirerlerimize hitâp etmektedir.


أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

(E lem neşrah leke sadrek.)

(94/1) Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime’ye istifham Elif’i ile başlıyor. Cenâb-ı Hakk (c.c) ben bu işi yaptım diyor ve bizim de bundan haberimiz yok ise o zaman vay halimize çünkü bizler bu dünyâya bunlardan haberdar olmak için geliyoruz.

Mûsâ (a.s) ulûl-Azm bir peygamber olarak Firavun’un karşısına giderken Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan “Rabbişrah li sadri” yani “Rabbim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Buna karşılık Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime de ümmeti Muhammed’e o kadar büyük lütûfta bulunuyor ki ümmeti Muhammed’e verdiği büyük değeri gösteriyor.

Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e hitâben “ben

zâten sizi hakîkatlerimi alayacak kapasitede halkettim” buyuruyor.

Ancak bizler bu kapasiteyi dünyâ muhabbetiyle doldurduğumuzdan dolayı Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hakîkatlerine yer kalmıyorsa bundan sorumluyuzdur.

Mânâ olarak bu kadar geniş olan rûhaniyetimiz madde beden oluşumu ile biraz kısıtlanmıştır, okuduğumuzu anlayamamamızın sebebi de budur. İçimizde oluşan sıkıntıların sebebi dahi hep buradan kaynaklanmaktadır.

Efendimiz (s.a.v)’in yaşamı süresince mübârek kalpleri dört defa ameliyat edildi ki maddesel oluşumlar ile daralan kalbimizin yine aynı şekilde fiziki açılımlar ile genişletilebi-leceğinin göstergesidir.

Birinci ameliyat, çocuk iken dört yaşında melâikeyi kirâm tarafından yapıldı ve vücudunda bulunan pis kanı temizlendi, İkinci ameliyat, on yaş civarında, Üçüncü ameliyat, Hira dağından ilk vahiy gelmezden hemen evvel, Dördüncü ameliyat ise mi’rac’a çıkacağı gece yapıldı.

Buradan anlaşılacak olan ameliyat ifâdesi her birerlerimizin cerrahlara giderek göğsümüzü yardırması anlamında olan bir ifâde değildir. Gerçi bu ifâdeler daha o günlerden günümüzdeki kalp cerrahisinin ilmini de göstermektedir ancak bizlere lâzım olan bâtıni olarak ifâdesidir ki o da şöyledir;

  1. ameliyat ef’âl mertebesini anlama yolunda,
  2. ameliyat esmâ mertebesini anlama yolunda,
  3. ameliyat sıfât mertebesini anlama yolunda,
  4. ameliyat zât mertebesini anlama yolunda, olmaktadır.

Bu belirtilen ameliyatlar olmadıkça Allah (c.c)’ı tanımak ve ilmini idrâk etmek mümkün değildir. Sûri olarak İslâm dinini sadece fıkıh ilmi ile sınırlı bir saha içerisinde yaşarız.

Hakk yolunda yapılacak “göğsün yarılmasının” ilk önce bıçağı kelime-i tevhid’dir, daha sonraki ilacı “Hakk sohbetleri”dir. Kelime-i tevhid ile başlayan zikirler vücutta oluşan gazları izale etmektedir. Yediğimiz yemeklerdeki özelliklerin kana karışması nefsi emmarenin en büyük kaynağıdır ki kişi bunlardan dolayı nefsi arzular ve onun istikâmetinde hareket etmeye başlar. Sadece duygular ile hareket etmeye başlayan madde beden şuurunu Allah’ın istediği istikâmette kullanamamaya başlar ki bu madde bedeni idare eden akıl ise ancak kendi hakîkatini idrâk ettikten sonra gerçek mânâda akıl olmaktadır. Zikir ile incelen kan beyin kapasitemizi genişleterek düşünce haddimizi arttırmaktadır. Zikir yapanlarda fiziki olarak kalp hastalıkları da çok görülmez çünkü akışkanlık kalp civarındaki yağlanmayı da önler. Sinir sistemini de düzene sokan bu çalışmaların ne kadar büyük faydaları olduğu görülmektedir.

Daha evvelce kişi kendi nefs-i varlığında Hakk’tan gafil darlıkta ve sıkıntı içindedir, daha sonraları aldığı eğitim ve çalışmaları ile fenâfillâh’dan baka billâh’a geçip Hakk’ani bir elbise ile halkın arsına gönderilmesi ve İlâh-î hakikatleri Hakk’ani aklı ile idrak etmesi onun İnşirahıdır.

“Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?” Bu kabiliyyeti zâten daha baştan sana vermedikmi? O halde çalış ve bu hakikat-i idrak et.


وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ

(Ve vedagnâ anke vizrek.)

(94/2) “Ve senden yükünü kaldırmadık mı?”


Bizim sırtımızdaki en büyük yük, sürekli olarak talepte bulunan nefsi isteklerin yükü ve benlik yüküdür. Herbirerlerimizde bulunan bu yükleri nasıl sırtımızdan atacağımızın yolunu Cenâb-ı Hakk (c.c) bize bildirmiştir. Bunları dikkâte alarak bu yükleri sırtımızdan atmalıyız.

Bizden önceki ümmetler kişinin bireysel varlığının nereye dayandığını ve nasıl bir varlık olduğunu, üzerinde hangi yükleri taşıdığını bilmiyorlar idi. Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e habîbinin yüzü suyu hürmetine bunları bildirmiştir. Beşeriyetin giderilerek yerine hakîkatinin konulması ile orada Hakk’tan başka bir şey kalmamakta ve bu şekilde bu yük bizlerden kalkmış olmaktadır. Bundan sonra üzerimize kalan marifetullah yükü ile çok büyük şeref olarak Kûr’ân’ın hammalığını, taşıyıcılığını yapmaya başlamaktayız.

İnsan-ı Cenâb-ı Hakk (c.c) Kûr’ân’ı taşıyıcı olarak halketmiştir ve bu belirtilen marifetullah bilgisini taşıyan kimseler için Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamını ezbere bilme gerekliliği yoktur, Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâsını bilmesi onun gerçek taşıyıcısı olmasını sağlamaktadır.


الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ

(Ellezî enkada zahrek.)

(94/3) “Ki o (yük) senin sırtını bükmüştü.”


Kişinin sırtında ki yük başlangıçta kendini var zannettiği beşeriyyet yüküdür daha sonra eğitimini sürdürdüğünde kendisinde meydana gelen fenâfillâh halinde ki, emir ve nehiy hükümlerini kime bağlıyacağı ağırlığıdır. Çünkü halkı göremez ki, emir ve nehiyleri uygulama yeri görsün. Daha sonra kendisine Hakk’ani bir elbise verilip fenâfillâh’dan baka billâh’a geçtiğinde gene kendisine hakikat-i itibari ile halkıyyet-i meydana geldiğinde bu belirsizlik yükü sırtından

gitmiş olur. Onun yerine bu sefer görev bilinci gelmiş olur.


وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ ٤٤

(Ve refa’nâ leke zikrek.)

(94/4) “Ve senin zikrini yükseltmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâti tecellisi bizlerde olduğu için zikrimizi yükseltti ancak bunun tahakkuku için yukarıda belirtilen oluşumlar yani gönlün temizlenmesi, sırtındaki nefs yükünün atılması gereklidir.

“Hakikat-i Muhammed-î” olarak bütün âlemlerde, “Muhammedürrasûlüllah” diyerek cem den sonra fark âleminde de zikrini yükseltmedik mi?”


فَإِنْ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(Fe inne maal usri yusra.)

(94/5) “O halde, muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Bu belirttiğimiz işler de sadece okumak ile yeterli olacak kadar kolay işlerde değildir, bunların tahakkuku için çok çalışmak gereklidir. Aslında zorluk, dışarıdan kolay görülmekle birlikte kişinin kendi nefs karanlığında yaşaması zordur. Bu halini Nûr aydınlığına çevirebilmesi biraz zor görünüyor ise de aslında o zorluğun içindeki kolaylıktır.


إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(İnne maal usri yusren.)

(94/6) “Muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Cenâb-ı Hakk (c.c) iki defa aynı Âyet-i Kerime ile şuna dikkât çekmek istiyor, “Ey kulum zorlandığın zaman dikkât et onun yanında muhakkak bir kolaylık gelmiştir, yeter ki sen sabret ve yoluna devam et!”


فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ

(Fe izâ feragte fensab.)

(94/7) “Öyleyse boş kaldığın zaman hemen intisap et.”


Efendimiz (s.a.v)e ve onun şahsında herbirerlerimize hitâben Cenâb-ı Hakk (c.c), “elindeki işin ile çok fazla ve gereksiz yere oyalanarak vaktini geçirme” ikazını da yapmaktadır.


وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(Ve ilâ rabbike fergab.)

(94/8) “Ve öyleyse Rabbine rağbet et.”


Rağbet ettiğin dünyâ işlerinden uzaklaş ve tek rağbet edilecek olan Rabbine rağbet et, onunla meşgûl ol! Ayrıca rağbetin, halkı Hakk’a davet olsun, ve senin rağbetin Hakk’ın Zâtına olsun.


İNŞİRÂH Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 95–Tîn Sûresi ile devam edelim İnşeallah.

95- TÎN Sûresi

بسم الله الرحمن الرحيم

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

95-et-TÎN : "Tîn", dağ adı veya incir demektir. Bürûc sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 8 (sekiz) Âyettir.

(E.H.Y.H.D.K.D.) Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım.

(تن-Tîn) (ت te-400) (ن nun-50) toplarsak (400+50=450) eder. Sûre sayısı, (95) Âyet sayısı (8) nüzül sırası (28) dir. Bunların içinde de birçok sayı ma’nâ değerleri vardır dileyenler bunları üretebilirler biz sadece hatırlatmak ile yetinelim.


وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ

(Vet tîni vez zeytûni. )

(95/1) “İncire ve zeytine andolsun.”


Bütün âlemleri halketmiş olan Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın küçük bir incir ve zeytin ile ne işi olabilir ki üstelik onların üzerine yemin ederek hitapta bulunuyor, incir ve zeytinin Rabblarına yemin etmeleri gerekirken Rabbları onların üzerine yemin ediyor. Küçük bir çocuk dahi bir yemin ettiğinde kendisi için değerli olan en büyük şeyler üzerine

yemin etmektedir.

Bu durumda bizim anlamamız gereken Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın burada yemin ettiği incir ve zeytin ne kadar değerli bir şey olduğudur.

İncir;

Bütün feza incirin kabuğu, içerisinde bulunan gezegenler ve yıldızlar ise incirin çekirdekleri hükmündedir. Cenâb-ı Hakk (c.c) burada açıkça âlemleri de belirtebilirdi ancak bâtıni olarak ifâde edilen vahdette kesret sırrı anlaşılmaz idi.

Zeytin;

Zeytinin yenilebilir hale gelmesi için belirli bir süre kapalı olarak bekletilmesi gerekmektedir ki bu seyri sülûk yolunun ifâdesidir.

Zeytin ezildiğinde çıkan yağı tek olarak bütün zeytinleri içerisinde barındırmaktadır ki kesrette vahdet’in ifâdesidir. Kesretten vahdete ulaşabilmek için biraz zaman geçmesi lâzımdır. Zeytin başlangıçta biraz acı ve yeşildir, hamdır, toplandığı gibi hemen yenmez bir müddet kapalı yerde bekletilmesi lâzımdır ondan sonra belirli işlemlerden geçirilip yenecek hale gelir.

İşte insan da başlarda böyle ham zeytin gibidir acıdır hamdır, onun olgunlaşması için bir müddet riyazat ve nefs terbiyesi çalışmaları yapmak lâzımdır, o şekilde terbiye edilen nefs gıda haline gelen zeytin gibidir. Ayrıca siyahlaşmış renginden dolayı varlığında “a’mâiyyet” hakikatinide temsil etmiş olmaktadır.


وَطُورِ سِينِينَ

(Ve tûri sînîne)

(95/2) “Ve Sîna dağına.”

Cenâb-ı Hakk (c.c) diğer başka dağlara değil de Mûsevîyyet ile ilgili olan “sîne” Sînâ dağına yemin ediyor.

“tûri sînîne” ifâdesi bâtıni olarak her birerlerimiz için sine turlarının yani nefs mertebelerinin ve hazerâtı hamsenin ifâdesidir.


وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ

(Ve hâzel beledil emîn.)

(95/3) “Ve bu emîn olan beldeye.”


Bu âyeti kerîme ile Muhammediyyet mertebesine geliniyor.

Emin belde mertebe-i Muhammediyye ve ondan kasıt Kâbe-i Şerif ve Mekke-i Mükerremedir.

Kişi kendi gönül kâbesine girdiği anda orası emin belde olmaktadır çünkü her türlü nefsâniyetten, cinniyyetten, şeytaniyetten arındırılarak oraya girilebildiği için ondan sonra orası emin beldedir.

Bu girişten önce giren kişinin de Muhammed’ül emîn yani emin kişi olması gerekmektedir.


لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.

(95/4) “Muhakkak ki: Biz insanı en güzel bir biçimde halkettik.”


Allah’ın varlığı içerisinde insân en güzel sûret olarak

halkedilmiştir.

İnsanın halkedildiği mahâl her ne kadar dünyâ ve cennet olarak belirtiliyor ise de her iki mahâl de Allah’ın varlığı içindedir.

“Ahseni takvîm” sûret olarakta en güzel şekli içine almakla beraber bâtınen dahi en kemâlli olarak halkedilen varlık insândır. Kendindeki bu kemâli bilmeyerek zevâlde yaşayanlar için ise bu onların bireysel sorunu olur ve bu durum onun kemâl hali üzere halkedilmiş olmasına zevâl vermez. “Altın çöpe düşse değerini kaybetmez” sözü vardır ki insânda aynı şekilde kendini hangi durumlara getirmiş olursa olsun Hakk’ın verdiği değerden hakîkati olarak bir şey kaybetmez, kaybedilen fiilleri yönündendir.


ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ

(Summe redednâhu esfele sâfilîn.)

(95/5) “Sonra da onu aşağıların en aşağısına döndürdük.”


Tefsirlerde “esfeli sâfilin” olarak en aşağı yer ibaresi kullanılır zahiren doğrudur ancak bu kadar büyük bir değerde halkedilen bir varlığın bu kadar basit bir şekilde izah edilmesi kabul edilemez.

Halife olarak halkedilen bir varlık kendi fiilleri ile kendini aşağılatırsa ayrı konudur. Ancak insânın halife oluşu yönüyle bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi “kemâlât yönüyle en son ulaşılan nokta” demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın tenezzül mertebelerinin en uç noktasıdır.

Cenâb-ı Hakk (c.c) bu ifâde ile insânı taltif etmiş olmaktadır. Meleklerin sıfât mertesinde programları yapılmakta ve esmâ mertebesinde zuhura gelmektedirler oysa insân ahadiyyet mertebesinden kaynağını alarak en uç

nokta olarak belirtilen esfeli sâfiline kadar seyahâtini devam ettirmektedir ki âlemlerin en büyük seyyahıdır. Bu aşamadan sonra bizlerdeki tecelliler bâtın âlemine doğru geriye dönüş seferine başlamaktadır.

Evliyâullah tarafından hazreti şehadet ismi verilen bu âlemde insân ne kazanıyorsa kazanmaktadır ki, bu nedenle basit mânâda aşağı bir yer değil, yücelerin, yücelerinin buluştuğu bir yerdir. İnsân ile Kûr’ân’ın, kulu ile Rabbının buluştuğu yerdir.

Bu âlemde likâ hükmünü yani Allah’a ulaşma hükmünü yerine getiremeyen kimsenin âhirette Allah’a ulaşması sadece ham hayaldir, ancak iyi halleri ile cennet girer o ayrı bir konudur.

Bizim vaktimiz, kendimizi tanıma yolunda olmalıdır, ahirette cennet ve cehennemden başka zâten yaşanacak başka bir mahâl yoktur, Cenâb-ı Hakk (c.c) bizi nereye koyarsa oraya râzı olacağız.

Esfeli sâfiline ulaşılmadıkça Rabbı ile buluşma mümkün değildir. Ve bu hâl ise tecelli-i külli ile tenezzül mertebesidir.


Muhabbetin, likâ’nın tenezzülü (Tenezzül: nâzil olma, idrâke gelme, anlaşılmasının hafifletilip, kolaylaştırılması)

(Hazret-i şahadet), Ef’âl âlem’ine

1-Allah’ın tenezzülü

2-Kûr’ân’ın tenezzülü

3-İnsân-ı kâmil’in tenezzülü

4-Zâtı’nın tenezzülü

5-Mânâların tenezzülü

6-Sıfatlarının tenezzülü

7-Rûh’un tenezzülü

8-Esmâların tenezzülü

9-meleklerin tenezzülü

10-nefsin tenezzülü

11-mertebelerin tenezzülü

12-fiillerin tenezzülü

13-Âdemin tenezzülü

14-peygamberlerin tenezzülü

15-kitapların tenezzülü

16-hakikat-ı Muhammedinin tenezzülü. Ve diğerleri.

Bu kadar muhteşem bir oluşumun bir araya getirilmesi tabii ki orasını (Hz. şehadet) yapar, ki; içinde, zâhiri ve bâtını yaşadığımız bu yerdir. Kendinin kolayca müşahede edilmesi için, bu tenezzülleri yaptı. Sende artık nefsinden tenezzül edip lütfet de Rabb’ın sana da ulaşsın. Rabb’ın yanında, ama sen ondan uzaktasın. Bu varlık içinde, yokluk niye?.


إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ

أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

(İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe lehum ecrun gayru memnûn.)

(95/6) “İmân eden ve sâlih ameller işleyenler hariç. İşte onlar için kesintisiz ecir vardır.”


O kimseler ki sayılan bu hakîkatleri önce iman yoluyla idrak ettiler daha sonra müşahede yoluyla idrak ettiler.

“gayru memnûn” memnûniyetin çok üzerinde tasavvur edilemeyecek derecede olan karşılıktır. Esfeli safilinin zahiri hükmü altında kalmadan hakîkatine ulaşanlar ancak bu ecirlere kavuşacaklardır.

Sâlih amel mânâsı Hakk’tan fiili kuldan olan amellerdir. İşte kim ki yaptığı fiilin mânâsını Allah’tan aldı işte o sâlih amel yapmıştır.

Bu dünyânın cazibesine kapılarak imân etmeyen ve sâlih ameller işlemeyenler ise bu dünyâda kaldılar ve geriye dönüşü gerçekleştiremediler.


فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ

(Fe mâ yukezzibuke ba’du bid dîn.)

(95/7) “Öyleyse bundan sonra sana dîni tekzip ettiren (yalanlatan) nedir”?


Bu anlatılan hakîkatlerden, gerçek dînden seni alıkoyan nedir?

Cenâb-ı Hakk (c.c) bizim varlığımızı bildiğinden ve bazı şeyleri gözardı edeceğimizi bildiğinden dolayı bizlere “bu kadar güzellikler sana açılmış iken neden faydalanmıyor-sun” diyerek ikazda bulunuyor.


أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ

(E leysallâhu bi ahkemil hâkimîn. )

(95/8) “Allah, hâkimlerin en güzel hüküm vereni değil mi?”


Bütün bu anlatılanları hikmetler ile bildiren O değilmidir? Artık bundan sonra sen gereğini yap! mânâsınadır. İster zâhiri anlamda aşağıların aşağısı bir hayat yaşa istersen hazreti şehadette hakîkat-i ilâhîyye içerisinde bir hayat yaşa.. Bunların hepsine hakkıyla hükmeder.

(Heze min fazlı rabb’î) rabb’imize şükrederiz nihayet bu kitabımızında özetle böylece kaydı neticelenmiş oldu.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan’dır.

(Terzi Baba Tekirdağ) (18/03/ 2013) KAYNAKÇA

1. KÛR’ÂN VE HADîS :

2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

“DAHA EVVELCE ÇIKAN KİTAPLARIMIZ”

(Gönülden Esintiler)

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca”

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri:

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye:

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek.

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

25. -1-Köle ve incir dosyası:

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri:

27. -2-Genç ve elmas dosyası:

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr:

29. Karınca, Neml Sûresi:

30. Meryem Sûresi:

31. Kehf Sûresi:

32. İstişare dosyası:

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası:

35. Fâtiha Sûresi:

36. Bakara Sûresi:

37. Necm Sûresi:

38. İsrâ Sûresi:

39. Terzi Baba: (2)

40. Âl-i İmrân Sûresi:

41. İnci tezgâhı:

42. 4-Nisâ Sûresi:

43. 5-Mâide Sûresi:

44. 7-A’raf Sûresi:

45. 14-İbrâhîm Sûresi:

46. İngilizce, Salât-Namaz:

47. İspanyolca, Salât-Namaz:

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi:

50. 76-İnsân, Sûresi:

51. 81-Tekvir, Sûresi:

52. 89-Fecr, Sûresi:

53. Hazmi Tura:

54. 90-95-Beled-Tîn, Sûresi:

55. 28- Kasas, Sûresi:

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba:

57. 20-TÂ HÂ Sûresi:

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi:

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.)

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

61. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler:

66. Risâle-i Gavsiyye:

67. 067-Mülk Sûresi:

68. 1-Namaz Sûrereleri:

69. 2-Namaz Sûrereleri:

70. Yahova Şahitleri:

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits:

72. Îman bahsi:

73. Celâl ve İkram:

74. 2012 Umre dosyası:

75. Gülşen-i Râz şerhi:

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi:

77. Aşk ve muhabbet yolu:

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları:


Terzi Baba kitapları serisi:

1- 12- Terzi Baba-(1)

2- 39- Terzi Baba-(2)

3- 32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4- 79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5- 80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.


Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:


91-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-1-

92-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-2-

93-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-3-

94-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-4-

95-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-5-

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bıkmadan, yorulmadan Rabbinin bu yüce ni’metlerini

aşikâr et, bilmeyenlere de söyle.

Ne zaman ki bizler yakîn ilmiyle bu konuları anlamaya başlayacağız işte ondan sonra güzel bir müslüman ve güzel bir irfan ehli olma yolunda inşallah yolumuz açıla-caktır.


İkinci yorum İşte böylece Rabb’ının nimetiyle birlikte, “fe haddis” bu hâdiseleri anlat bıkmadan, yorulmadan Rabbının bu yüce nimetlerini aşikare et, bilmeyenlere de söyle. Tabii bu muazzam Sûre-i Şerif’ler, muazzam kelimeler, böyle birkaç kelimelerle izâh edilecek şeyler değildir ama biraz sağından, solundan, ucundan, berisinden anlamaya çalışırsak bizle ilgili olan, özel olarak bizle ilgili olan kısımlarını, anlamaya çalışırsak İnşallah daha faydalı olacaktır. Biz bunları hep okuyorken, işte geçmişte şöyle olmuş, gelecekte böyle olmuş. Kendimizin dışında ne ka-dar yaşam varsa oraya hamletmekteyiz. Bir türlü kendi-mize, demin dediğimiz gibi, içimize ulaştıramamaktayız. İşte bu yönüyle Kûr’ân-ı Kerîm’e, Âyetlere, Sûrelere bakmaya başladığımız zaman, “Elem neşrah leke”ninde (94-1) hakîkatiyle burası yarılır.

Sadrı şarh olur o yarıldıktan sonra ancak yavaş yavaş içeriye nufus etmeye başlar, başka türlü de içeriye ulaşılması, bu sistemin dışında başka türlü de ulaşılması mümkün değildir. Çok güzel sesi olan bir imam efendi, hafız effendi, Kûr’ân-ı Kerîm’i okur. Ahlarız, vahlarız gözlerimizden yaş gelir, çok güzel hallere gireriz, duygulanırız ama o bir saattir, iki saattir o kadar. Ondan sonra bir hatırası kalır, uçar gider aklımızdan. Neden? Çünkü bize ulaşmadı. Kulağımıza ulaştı da özümüze ulaşmadı. Özümüze ulaşması için mânâsının bize bindiril-mesi lâzımdır, yâni mânâsının bize yüklenmesi lâzımdır.

Gerek sırtımıza gerek aklımıza. Ne zaman ki bu şekilde bir yakîn ilmiyle bilgisiyle, yakîn. Yakın değil kurb değil yakîn. Özü ile birlikte anlamaya çalışacağız, inşallah ondan sonra hem güzel bir müslüman hem güzel bir irfan ehli olma yolunda yolumuz açılacaktır. Allah’tan cümlemize sağlık sıhhat idrâkler, Allah’a güzel bir kul, Hz. Rasûllullah’a güzel bir ümmet, Kûr’ân-ı Kerîm’i iyi anlayanlardan, ahirette yüzü kara olmayanlardan eylesin İnşallah. Böylece bu sûre de bitmiş oluyor. Sûre bitmiyor da bizim sözlerimiz geçici olarak burada bitmiş oluyor. Çünkü kasette bitmek üzere. Diğer gecelerde diğer sohbetlerde devam ederiz İnşeallah.


DUHÂ Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 94–İNŞİRÂH Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


Bu akşam 02.05.2002 Perşembe akşamı, İzmir’deyiz. Sohbetimize devam ediyoruz. Sohbetimizin mevzuu namaz sûreleri. İnşirah Sûresi’yle sohbetimize başlayalım. Cenâb-ı Hakk’tan bu sûrenin hakîkatini ve tabii tüm sûrelerin hakîkatini bildirmesini niyaz edelim İnşallah.


Yolumuza bundan sonra gelen (94/İnşirah) sûresi ile devam edelim. Ancak yeri gelmiş iken daha evvelce bu sûrenin özet baskısı yapılan (54) nolu kitabımızda geçen yorumunuda (ikinci yorum) olarak buraya da ilâve etmeyi uygun buldum, İnşeallah faydalı olur


94 İNŞİRÂH Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM


94-el-İNŞİRÂH : "İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevin-mek manâlarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risâlete hazırlamak üzere kalbinin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah'a şükretmeye teşvik edilmektedir. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Mealen.

1- Biz senin için (mutluluğun) göğsünü açmadık mı?

2- Senden yükünü indirmedik mi?

3- O senin sırtını ezen yükü.

4- Senin şanını yüceltmedik mi?

5- Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

6- Evet, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.

7- O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.

8- Ancak Rabbine yönel.


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(94) Sıra numarası.

(30) Cüz.

(12) Nüzül sıra numarası.

(8) Âyet, toplarsak.

(94+30+12+8=144) tür.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinin harf, sayı değerlerine bakalım.

(ا Elif-1-13) (ن Nun-50) (ش Şın-300) (ر Rı-200) (ا Elif-1-13) (ح Ha-8) dir. Toplarsak.

(1+50+300+200+1+8=560) tır.

(9+4=13) Görüldüğü gibi birçok sayısal değerler içinde bulunmaktadır. Yukarılarda da belirtildi, fazla teferruata girmeden bir de harf ma’nâlarına kısaca göz atalım.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinde “Elif-” Ulûhiyyete “Nûn-Nûr-u Muhammediyye ye” “şın-müşahedeye” Rı-Rahmâniyyet ve Rububiyyete” “Elif-İnsân-ı Kâmile” Ha-hayata” işaret etmektedir. Hâl böyle olunca oluşan ma’nâ.

(انشراح-İnşirah) Ulûhiyyet mertebesinden doğan Nûr-u Muhammediyye Rahmâniyyet ve Rububiyyete intikâl edince İnsân-ı Kâmil mertebesinden gerçek bir “hayat-inşirah” açılımı ile müşahede edilmesidir.


Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olması demek içindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye hafifletilerek indirilmesi demektir yoksa örneğin arşı âlâ’dan dünyâ semâsına indirilmesi demek değildir, bu ifâdeler de geçerlidir ancak izâfidir.

Kûr’ân-ı Kerîm bu şekilde hafifletilerek inmiş olmasa idi özünü ve aslını hiçbir varlığın anlaması mümkün olmayacaktı. Zât mertebesinden sıfât mertebesine oradan esmâ mertebesine ve oradan ef’âl mertebesine, Arabça’ya indirildi ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bütün mertebelerdeki

mânâları açık ve kapalı olarak Arabça harflerin üzerlerine yükledi.

Arabça’dan diğer dillere yapılan tercümelerde bu mânâlar yapılan tercüme üzerine ne yazık ki yüklene-memektedir. Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuzda lezzet alamayışımız ve onun derinliklerine dalamayışımız hep lisan perdesi yüzünden olmaktadır. Genel ifâdeleri ile Yüzde on gibi bir mânâsı ancak açığa çıkabilmektedir. Çünkü bu tercümeler aklı cüz’ sınırları içerisinde ve daha ziyâde tenzih mertebesi yani ötelerde olan bir Allah düşüncesi üzerine ağırlıklı olmaktadır.

Bizler çok çalışmak suretiyle “Arabça” kelimesinin başında olan ve bireysel nefsaniyetimizi ifâde eden “ayn-yani A” harfini kaldırabilirsek Kûr’ân-ı Kerîm’in “Rab”çasını okumuş oluruz ve bu hakîkat tahakkuk etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek mânâsı ile anlamak mümkün değildir.

Diğer bir yönden ise elimizde bulunan Kûr’ân-ı Kerîm değişmemiş ve aslı üzere olduğundan mânâ olarak belki tam olarak anlayamasak dahi bütün okuduklarımız rûhu-muzda kayda geçmektedir, Kûr’ân-ı Kerîm ile rûhumuz iki kardeş olduklarından ve aynı kaynaktan geldikleri için birbirini anlayabilmektedirler.

Sayı değerleri yönünden bakarsak, 94. sûre olması yani (9+4=13) ile görülüyor ki Sûre-i Şerif hem sayı olarak hem de kelâm ve mânâsıyla Efendimiz (s.a.v) ve onun şahsında herbirerlerimize hitâp etmektedir.


أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

(94/1) (E lem neşrah leke sadrek.)

(94/1) “Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime’ye istifham Elif’i ile başlıyor. Cenâb-ı Hakk (c.c) ben bu işi yaptım diyor ve bizim de bundan haberimiz yok ise, o zaman vay halimize çünkü bizler bu dünyâya bunlardan haberdar olmak için geliyoruz.

Mûsâ (a.s) ulûl-Azm bir peygamber olarak Firavun’un karşısına giderken Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan “Rabbişrah li sadri” (20/25) yani “Rabbim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Buna karşılık Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime de ümmeti Muhammed’e o kadar büyük lütûfta bulunuyor ki ümmeti Muhammed’e verdiği büyük değeri gösteriyor.

Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e hitâben “ben zâten sizi hakîkatlerimi alayacak kapasitede halket-tim” buyuruyor.

Ancak bizler bu kapasiteyi dünyâ muhabbetiyle dol-durduğumuzdan dolayı Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hakîkatlerine yer kalmıyorsa bundan sorumluyuzdur.

Mânâ olarak bu kadar geniş olan rûhaniyetimiz mad-de beden oluşumu ile biraz kısıtlanmıştır, okuduğumuzu anlayamamamızın sebebi de budur. İçimizde oluşan sıkıntıların sebebi dahi hep buradan kaynaklanmaktadır.

Efendimiz (s.a.v)’in yaşamı süresince mübârek kalpleri, dört defa ameliyat edildi ki, maddesel oluşumlar ile daralan kalbimizin, yine aynı şekilde fiziki açılımlar ile, genişletilebileceğinin göstergesidir.

Birinci ameliyat, çocuk iken dört yaşında melâikeyi kirâm tarafından yapıldı ve vücudunda bulunan pis kanı temizlendi, İkinci ameliyat, on yaş civarında, Üçüncü ameliyat, Hira dağından ilk vahiy gelmezden hemen evvel, Dördüncü ameliyat ise mi’rac’a çıkacağı gece yapıldı.

Buradan anlaşılacak olan ameliyat ifâdesi, her birerlerimizin cerrahlara giderek göğsümüzü yardırması anlamında olan bir ifâde değildir. Gerçi bu ifâdeler daha o günlerden günümüzdeki kalp cerrahisinin ilmini de göstermektedir, ancak bizlere lâzım olan bâtıni olarak ifâdesidir ki o da şöyledir;

  1. ameliyat ef’âl mertebesini anlama yolunda,
  2. ameliyat esmâ mertebesini anlama yolunda,
  3. ameliyat sıfât mertebesini anlama yolunda,
  4. ameliyat zât mertebesini anlama yolunda, olmaktadır.

Bu belirtilen ameliyatlar olmadıkça Allah (c.c)’ı tanımak ve ilmini idrâk etmek mümkün değildir. Sûri olarak İslâm dinini sadece fıkıh ilmi ile sınırlı bir saha içerisinde yaşarız.

Hakk yolunda yapılacak “göğsün yarılmasının” ilk önceki bıçağı, kelime-i tevhid’dir, daha sonraki ilâcı “Hakk sohbetleri”dir. Kelime-i tevhid ile başlayan zikirler vücutta oluşan gazları izale etmektedir. Yediğimiz yemeklerdeki özelliklerin kana karışması nefsi emmarenin en büyük kaynağıdır ki, kişi bunlardan dolayı nefsi arzular ve onun istikâmetinde hareket etmeye başlar. Sadece duygular ile hareket etmeye başlayan, madde beden şuurunu Allah’ın istediği istikâmette kullanamamaya başlar ki, bu madde bedeni idare eden akıl ise, ancak kendi hakîkatini idrâk ettikten sonra, gerçek mânâda akıl olmaktadır. Zikir ile incelen kan, beyin kapasitemizi genişleterek düşünce haddimizi arttırmaktadır. Zikir yapanlarda fiziki olarak kalp hastalıkları da çok görülmez çünkü bu akışkanlık kalp civarındaki yağlanmayı da önler. Sinir sistemini de düzene sokan bu çalışmaların ne kadar büyük faydaları olduğu görülmektedir.

Daha evvelce kişi, kendi nefs-i varlığında Hakk’tan

gafil darlıkta, ve sıkıntı içindedir, daha sonraları aldığı eğitim ve çalışmaları ile fenâfillâh’dan baka billâh’a geçip Hakk’ani bir elbise ile halkın arasına gönderilmesi ve İlâh-î hakikatleri Hakk’ani aklı ile idrak etmesi onun İnşirahıdır.

“Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?” (94/1) Bu kabiliyyeti zâten daha baştan sana vermedikmi? O halde çalış ve bu hakikat-i idrak et.


İkinci yorum.

Bu zâhir anlamdaki ifâdesi. Ve bu tercüme bakın, burada çok enteresan bir hâdise vardır. Yâni burada derken tüm bu tercümelerde. Allah’ın kitabından, bu beşerin yaptığı bir tercümedir. Ama Kûr’ân-ı Kerîm daha evvelki sohbetlerde de geçtiği gibi, Allah tarafından mânâ âleminde dört defa tercüme edildi. Yâni ana kitâpta iken, Ümmül Kitâp’ta iken, kitabın anasında yâni, ana varlıkta iken bir tercüme edildi, Allahçadan Hakça’ya, oradan Levhi Mehfuz’a nâzil oldu, indirildi. Levhi Mahfuzda Hakça’ dan, Rabçaya tercüme edildi. Rapçadan da Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi yapan Allah-ü Teâlâ Hazret-lerinin kendisiydi. Semi ve alim ismiyle. Alim sıfâtıyla yaptı bunları. Niye böyle oldu bu işler? Şimdiye kadar Kûr’ân-ı Kerîmin böyle bir ifâdesini duyduk mu? Duyma-dık.

Duymadık ama, bizim duymamamız bunun yokluğu değildir. Duymayabiliriz, her şeyi ama gerçeği bu Kûr’ân-ı Azimüşşanın. Bize ulaşma gerçeği bu. Eğer Levhi Mahfuzda ve ondan evvelki Ümmül Kitâpta olduğu şekliyle bize indirilmiş olsaydı, bizim bunu anlamamız kesinlikle mümkün değildi. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olma hakîkatinde bu yatmakta. Gerçeğinde bu yatmakta. Nâzil bir mertebeden bir mertebeye, yâni bir mahâlden bir mahâle indirilmesi değil. İçindeki mânânın bir mertebeden

bir mertebeye, hafifletilerek indirilmesi. Nüzul demek bu demektir, nâzil olması da budur. Yâni zât mertebesinden, sıfât mertebesine indirilmesidir. Yoksa Arş-ı Alâ’dan dünya semâsına indirilmesi gibi, ifâdeler de geçerlidir ama bunlar izafi ifâdelerdir, bazı şeyleri belirtmek için söylenen ifâdeler. Makam ve mekân ifâdeleri değil. Zaman ve mekân ifâdeleri değildir. Eğer Cenâb-ı Hakk Allah’çadan Arapçaya tercüme etmeseydi, bu Kûr’ân-ı Azimüşşanı sadece ve sadece Allahü Teâlâ Hazretlerinin benzeri birçok Allah’lar olması lazımdı ki, ancak onlar kendi aralarında anlayabilirlerdi bu lîsânı. Tabii böyle bir şey mümkün değil. Ama izâh için söylüyorum. Anlatabildim mi? Allah’da olan Ümmül Kitâpta olan Kûr’ân-ı Azimüşşanın özünü, aslını hiçbir varlığın sıfât mertbesi dahil, orada bulunan hiçbir varlığın anlaması mümkün değildir. İşte anlaşılması için anlaşılmasının kolaylaştırılması için, Cenâb- Hakk onu bir tercüme yaptı, yâni nâzil etti, nuzul etti, hafifletti, indirdi. Nasıl ki bütün bu âlemler yok iken, Allah-ü Teâlâ Hazretleri amaiyette iken, bu âlemler varmıydı? Yoktu. Arapça Türkçe lîsânlar varmıydı? Yoktu.

Bunların hepsi sonradan oluştu, sonradan meydana geldi. İşte bunlar sonradan meydana geldiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’inde tecelli saf’haları sonradan oluştu. Nâzil denen budur. İnme diye bahsedilen budur. Bir mertebeden bir mertebeye, bizim anladığımız mânâda inmek, düşmek işte ulaşmak gibi değil, mânâsının hafifleştirilmesi nâzil olma-sı. Zat mertebesinden sıfât mertebesine Levhi Mahfuza. Levhi mahfuzda levhalar halinde ilim olarak billurlaşmaya başladı, belirmeye başladı Kûr’ân-ı Kerim’in hakîkati. Oradan yine o şekilde bize gelseydi yine anlayamaya-caktık. Mümkün değildi çünkü.

Oradan da Cenâb-ı Hakk Levhi mahfuzda bir tercüme yaparak. Şimdi aklıma geldi. Kitabül Mübin neyse, oradan sonra aldığı isim de, İmam’ül Mübindir. O ismi alarak Kûr’ân ifâdelendirildi. Orada da Rabça. Yâni esmâ metre-besine tenezzül etti. Bütün varlık tenezzül ettiği gibi,

Kûr’ân’da esmâ mertebesine tenezzül etti. Bunlar hep… Dinleyenlerden biri: Furkan. Yok, Furkan değil. Furkan sıfât. Levhi mahfuzdan bir tecelli ile, bir tercüme ile Kitabül Mübin, yâni açık kitâp hükmüne ki, buda esmâ âlemidir. Esma-i İlâhiyenin açıldığı sahadır. Orada Rabçaya tercüme etti Cenâb-ı Hakk. Yâni Hakçadan Rabçaya tercüme etti. Rab bilindiği gibi rububiyet, terbiye mertebesi, esmâ mertebesi, yâni isimlerin zuhur mertebesidir. Eğer bu şekliyle gelseydi yine anlaya-mazdık. Taa ki o günün en gelişmiş lîsânı olan, başına bir elif/ayn konmak sûretiyle Arapçaya tercüme edildi.

Bu tercümeyi yapan Cenâb-ı Hakk. Yalnız şimdi niye buraya geldik. Şunu belirtmek için: Rabçadan Arapçaya tercüme ettiği zaman Cenâb-ı Hakk. Bakın şimdi bu çok mühim bir mesele. O Arapçanın üzerine Rabça mânâsını yükledi. Kûr’ân-ı Azimişşanda daha üst mertebelerde bulunan bütün hakîkatleri, beşer lîsânı olsa dahi Arapça lîsânın üzerine yükledi. Rabça, Hakça, Allahça mânâlarını hepsini o ibare harflerinin üstüne yükledi. İşte Efendimizin buyurduğu mir’aç gecesinde bana üç türlü ilim verildi dedi ya. Birini herkese açmam, o beşeriyet yönlü anlayışla, birini isteğine bıraktı.

Bazılarını aç, bazılarını açma dedi. O da esmâ mertebesinin bazı halleri. Açma dediği sıfât, zât mertebe-sindeki halleri açma, herkese açma, mânâsında idi. Ama bu mânâları Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde, o Arapçaya yüklediği Rabça mânâların içersine yükledi. Bütün bunların hepsini yükledi. Eğer Cenâb-ı Hakk kapalı bir şey murad etseydi zâten bu âlemleri halk etmezdi. Onun gayesi kendinde bulunan bütün hakîkatleri ortaya çıkarmak. Zahera ismiyle, zuhura getirmektir. Tecelli, ceal ismiyle tecelli ettirmek. Eğer gayesi kapatmak olsaydı o ibare içerisinde o lâfızları görüntüye getirmezdi. Tamamen gizli bırakırdı, kimsenin de haberi olmazdı.

Şimdi anlamamız gereken, meâl ile yâni Arapçadan

başka çeviriler ile, Arapça çevirisinin arasındaki farkı anlayalım. Şimdi Arapça olarak bize nâzil oldu. Her birerlerimize. Aleyke aleyke diyor bakın. Senin üzerine, senin üzerine, sana, kef, kef, muhatab, fe, diye. Okuyana hep bunlar yâ’sin ey insân diye. Hep sana hitap ediyor. Ama bana da hitap ediyor. Zannetmeyin hep size. Hepimi-zin hissesi vardır. Hem de asli olarak hisselerimiz vardır. Eğer biz kendi hakîkatimizi biraz idrâk edersek Arapçanın başındaki Elif/ayn bizim nefsani varlığımızı oluşturmak-tadır. O baştaki elifi/ayn-ı çektiğimiz, oradan ayırdığımız zaman yine arkada kalan Rabça’dır. Ama o Rapçanın perdesi Arapça lîsânıdır. En geniş mâ’nâda o gün yeryü-zünde lîsânlar arasında, bugün dahi öyledir, en geniş kapsamlı mânâları ihtiva ettiği için Cenâb-ı Allah onu Arapçaya çevirdi. Yoksa Latinceyede çevirirdi. Diğer kitâp-larda olduğu gibi İbraniceyede çevirebilirdi. Süryaniceyede çevirebilirdi.

Ama Arapça lîsânı üzerine, Arapçaya tercüme etti. Şimdi beşinci tercüme olan Türkçe, Almanca veya diğer lîsânlara yapılan tercümelerde bu mânâlar üzerine yüklenemiyor. Bakın en can alıcı yeri burası. İşte beşinci tercüme olarak, Türkçe olarak okuduğumuz, şu meâl Kûr’ân-ı Azimüşşanın mânâsının zâhiren, belki yüzde beşini, yüzde onunu bize aktarabilmektedir. İşte Kûr’ân okuduğumuz zaman lezzet alamayışımız, onun derinliği-ne dalamayışımız, dışındaki o lîsân perdesi yüzünden olmaktadır. Yâni tercüme edenin lîsânının yetersiz olmasın dan kaynaklanmaktadır. Özüne nufuz edemememizin en büyük sebebi budur. Burasını anlatabildim mi? Cenâb-ı Hakk Rububiyet mertebesinden Rabçasından bizlere “kitab-ül mübîn” olarak bildirmektedir.

Evet Türkçe veya Almancaya veyahut Fransızcaya, Arapçadan tercüme edildiği zaman, Cenâb-ı Hakk’ın yapmış olduğu tercüme gibi olamayıp beşer lîsânı. Arapça da beşer lîsânı, diğer lîsânlar da beşer lîsânı olduğundan Ulûhiyyet mânâları o beşer lîsânına yüklenememektedir.

Ancak zâhir ve çerçeve genel ifâdesiyle, Kûr’ân-ı Kerîm’in yüzde onu kadar bir mânâsı ifâdeye, zâhire çıkabilmekte-dir. Çünkü o tercümeleri, son beşinci tercümeyi yapan da beşer aklıyla. Yâni nefsiyle tercüme ettiğinden. Başka bir ifâdeyle akl-ı cüz sınırları içerisinde tercüme ettiğinden, Cenâb-ı Hakk’ı da genel mânâda tanıyamadığından, ve de daha ziyade tenzih mertebesi, ağırlıklı meseleye baktıklarından, o zaman ötelerde olan bir Allah’ı anlatma ve izâh yoluna girdiklerinden, Cenâb-ı Hakk’ın gerçek halini, Kur’ân-ı Azimüşşanın gerçek ifâdelerini anlatma imkânı bulunamamaktadır. Peki ne olacak o zaman? Tercümeden tercüme, o her tercümede işte biraz mânâsı eksilince, nasıl bunun aslını öğreneceğizde, nasıl hakîkati-ne nufus edeceğiz? İşte o demin bahsetmeye çalıştığım gibi, Arapça kelimesinin başındaki Elif/ayn-ı kaldırabilirsek çalışmak sûretiyle ki, o Elif/ayn, bizim nefsaniyetimizdir.

Elif/ayn, bizim bireysel varlığımız. Bireysel varlığımızı ortadan kaldırarak, okumaya çalışırsak işte o zaman Rabçasını okumuş oluruz. A-rapça o hakîkate ermeye başladığımız zaman bakıyoruz ki, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız sadece harf-i nidâdır. Hakikatini anladığımız zaman “Aaaa” bu Rabçaymış diyerek hayret ediyoruz.. Bundan sonra hakikatini daha çok anlamaya başladığımız zaman hayret üstüne hayret ediyoruz. Arapça beşer lîsânıyla zannettiğimiz Hakîkati İlâhiye olan bu kitabın hakîkatini anladığımız zaman, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız, ve de onun yokluğu, sadece bir sesten ibaret kalıyor. “A-rapça” işte bu hakîkat zuhur etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîmi gerçek mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Sadece suri ve kalıp olarak, ve beşinci tercüme olarak, beşerin yaptığı tercüme iyi bir, iyimser rakamla yüzde onu ancak elimizde kalmış olmaktadır. İşte diğer eski kitâpların da bozulma sebebi bu tercümelerdir. En büyük bozulma sebebidir. Ancak başka da yapacak bir şeyimiz yoktur, Gerçek bir tercüme yapacak kişinin mutlaka İrfaniyyet ve tevhid bilgisine sahip olması gereklidir.

Not= “Elif/ayn” bilindiği gibi, Türkçe, “Arapça” yazısı (A) ile başladığı için aynı sesi veren (a’e) (Elif) ile belirtildi, ayrıca, “Arapça” yazısı, “Arapça” olarak yazıldığı zaman, baştaki harfi “Ayn” olarak yazılır, aslında her iki şekilde de, baş harfi “A” olarak ifade edilir. Bu yüzden bende bu hakikati belirtmek için “Elif/ayn” olarak her iki Halide belirtmiş oldum.

Hristiyanlar yaklaşık her on senede bir, bir heyet toplayarak bunu zamanın kelimelerine göre değiştiriyorlar Yenilendiriyorlar İncil, Tevrat gibi kitâpları. İşte her anlayışta, günün insânlarının anlayışı, beşer anlayışı idrâki içerisinde ilâhî mânâları kaybolup . Kitab-ı Mukaddes dedikleri kitâplar beşer lîsânına, beşer anlayışına dönüş-müş oluyor. Peki bize gelince ne oluyor? Bizim işimizde aslında ondan farklı değil. Ancak; bizim elimizde muhkem ve mutlak olarak aslı olduğundan, bizim şansımız onlardan çok fazla. Ma’nâ olarak belki anlayamıyoruz, son beşinci çevirisinde beşerce anlıyoruz ama, özü elimizde olduğu için, anlamadan Arapça formunu okuduğumuzda, o bizim rûhumuza demin dediğimiz gibi rûhumuza kayda geçiyor.

Bugun aklımız onu almıyorsa da ama rûhumuzla irtibat sağlayabiliyor. Çünkü kardeşiyiz biz onun. iki kardeşte en güzel bir sekilde birbirini anlayabiliyor, aynı kaynaktan geldığı için. İşte şu yaptığımız mevzu içerisinde, hem geçmiş kitâpların ne yönden bozulduğu, ama halen elimizde mevcût halimizin de bizlerinde ne halde olduğunu anlayabiliyoruz. Anlatabildim mi bir şeyler bu hususta. İşte bu Sûre-i Muazaama, Sûre-i Şerif’te Cenâb-ı Hakk istifham/soru elifiyle başlıyor yine.


E lem yapmadık mı? Neyi neşrah şarh etmedik mi? Yarmadık mı? Neyi? leke senin için lil için bakın, kef şu anda, bakın her birerlerimize bu âyet taptaze inmektedir. Hemde Rabbımızın mübarek lîsânıyla inmektedir. Birebir

bakın Rabbın sana hitap ediyor. Yapmadık mı? Hadi inkar et bakayım. Yapmadın de bakayım. Ama benim haberim yok. O daha acı o zaman. Rabbın ben yaptım bu işi ettim diyorsa, senin haberin yoksa, o zaman vay vay halimize. Bu dünyaya bundan haberdar olmak için geldik. Yatmaya gelmedik. Olsun yatacağız da arada sırada. Yatmadan da olmuyor. Sadreke. Biz senin göğsünü yarmadık mı? Şarh etmedik mi? “E lem neşrah leke sadreke.” Yâni biz senin göğsünü yarmadık mı? Yâni açmadık mı? Böyle bir tekrar edelim sonra başa döneriz.


وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ

(94/2) (Ve vedagnâ anke vizrek.)

(94/2) “Ve senden yükünü kaldırmadık mı?”


Bizim sırtımızdaki en büyük yük, sürekli olarak talepte bulunan nefsi isteklerin yükü ve benlik yüküdür. Herbirerlerimizde bulunan bu yükleri nasıl sırtımızdan atacağımızın yolunu Cenâb-ı Hakk (c.c) bize bildirmiştir. Bunları dikkâte alarak bu yükleri sırtımızdan atmalıyız.

Bizden önceki ümmetler kişinin bireysel varlığının nereye dayandığını ve nasıl bir varlık olduğunu, üzerinde hangi yükleri taşıdığını bilmiyorlar idi. Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e habîbinin yüzü suyu hürmetine bunları bildirmiştir. Beşeriyetin giderilerek yerine hakîka-tinin konulması ile orada Hakk’tan başka bir şey kalmamakta ve bu şekilde bu yük bizlerden kalkmış olmaktadır. Bundan sonra üzerimizde kalan marifetullah yükü ile çok büyük şeref olarak Kûr’ân’ın hammallığını, taşıyıcılığını yapmaya başlamaktayız.

İnsan-ı Cenâb-ı Hakk (c.c) Kûr’ân’ı taşıyıcı olarak halketmiştir ve bu belirtilen marifetullah bilgisini taşıyan

kimseler için Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamını ezbere bilme gerekliliği yoktur, Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâsını bilmesi onun gerçek taşıyıcısı olmasını sağlamaktadır.


İkinci yorum.

Ve ve dagnâ” burada bakın, biz yaptık veya yapmadık mı? Aleyke senin üzerinde bulunan “vizreke” senin sırtında bulunan yükünü atmadık mı? Yâni senin sırtındaki yükünü kaldırmadık mı? Anlaşılıyor değil mi? Birinci âyette biz senin göğsünü gönlünü açmadık mı? İkinci âyette sırtındaki yükünü kaldırmadık mı? Nasıl? Sorulu cevaplı tahkikli mutlakiyet olarak söyleniyor. Bunda şüphe yok. Ya Rabbi kaldırmadın diyecek halimiz yoktur. Kaldırmadık mı? Diye yapılan, inkârı olmayan işi, açık olarak bildiriyor. Ancak ilgisizliğimiz yüzünden bizim bunlardan haberimiz yoktu, demek kimseyi kurtamayacaktır.


الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ

(94/3) (Ellezî enkada zahrek.)

(94/3) “Ki o (yük) senin sırtını bükmüştü.”


Kişinin sırtında ki yükü, başlangıçta kendini var zan-nettiği beşeriyyet yüküdür. daha sonra eğitimini sürdür-düğünde kendisinde meydana gelen fenâfillâh halinde ki, emir ve nehiy hükümlerini kime bağlıyacağı ağırlığıdır. Çünkü halkı göremez ki, emir ve nehiyleri uygulama yeri görsün. Daha sonra kendisine Hakk’ani bir elbise verilip fenâfillâh’dan baka billâh’a geçtiğinde gene kendisinde hakikat-i itibari ile halkıyyet-i meydana geldiğinde bu belirsizlik yükü sırtından gitmiş olur. Onun yerine bu sefer görev bilinci gelmiş olur.


İkinci yorum.

Ellezî enkada zahrek. Senin sırtını bükmüş olan ağır yükünü kaldırmadık mı? Genelde bakın, Cenâb-ı Hakk bize o kadar büyük lutuflarda bulunmuş ki bizim bunlardan haberimiz bile olmuyor. Eğer Cenâb-ı Hakk bize verdiği lütufların en küçük bir karşılığını istese idi bizim bunları yerine getirmemiz imkânsız olacaktı, bu sebebten sırtımız da ifade edemiyeceğimiz kadar Hakk’a karşı şükran yükü vardır. İşte bu yüzden genel olarak Rahmaniyyet hakikati ile bizlere verdiği lütufların karşılığını bizlerden isteme-mekle, sırtımızdaki bu vefa ve şükran yükünü kaldırdığını ifade etmektedir. Bizlerden sadece kendisini Rabb olarak tanımamızı, bunun karşılığında ise ahirette gene sonsuz olarak nimetler verceğini ifade etmektdir.


وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ

(94/4) (Ve refa’nâ leke zikrek.)

(94/4) “Ve senin zikrini yükseltmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâti tecellisi bizlerde olduğu için zikrimizi yükseltti ancak bunun tahakkuku için yukarıda belirtilen oluşumlar yani gönlün temizlenmesi, sırtındaki nefs yükünün atılması gereklidir.

“Hakikat-i Muhammed-î” olarak bütün âlemlerde, “Muhammedürrasûlüllah” diyerek cem den sonra fark âleminde de zikrini yükseltmedik mi?” Senin zikrini yâni senin hakîkatini yüceltmedik mi?


Not= Bu husuta geniş bilgi (13 ve hakikat-i ilâhiye) isimli kitabımızın (8) inci Muhammed (s.a.v) bölümünde

mevcuttur dileyen oraya da bakabilir. T.B.


فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(Fe inne maal usri yusra.)

(94/5) “O halde, muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Bu belirttiğimiz işler de sadece okumak ile yeterli olacak kadar kolay işlerde değildir, bunların tahakkuku için çok çalışmak gereklidir. Aslında zorluk, dışarıdan kolay görülmekle birlikte kişinin kendi nefs karanlığında yaşaması zordur. Bu halini Nûr aydınlığına çevirebilmesi biraz zor görünüyor ise de, aslında o zorluğun içindeki kolaylıktır.


İkinci yorum.

Muhakkak ki bir zorluk ile bir kolaylık vardır. Yâni bu işler oluyorken belki biraz zorlanıyorsun ama, her işte. O zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır.

Aslında zorluk, hayata nefsinin isteği ve arzusu ile bakmaktan kaynaklanmaktadır. Başına gelen her hangi bir zorluk karşısında sabır kalkanı kullanılmadığı için o hadise kişiye çarpmakta ve ona zarar vermektedir. Ancak o kişi sabır kalkanını kullandığı zaman kendisine gelecek olan atılan zarar okları, kalkanına vurup yere düşeceğinden kendisine tesir edemeyeceğinden işi kolaylaşmış olacaktır.

“İnnellaha meassâbirin” (2/153) “Allah sabredenlerle birliktedir” âyetinin hakikatiyle Allah (c.c.) o kişinin yanında ise! nefse zorluk gibi görünen her hangi bir hadise, ruha huzur verir ve bu şekilde de bahse konu olan zorluk, kolaylığa dönüşmüş olur. Eğer zorluk kısmen daha

sürüyor ise, gene sabır kalkanına ve biraz zamana ihtiyaç vardır demektir. Ki buda bir imtihan halidir. Çünkü bu âlem her türlü halde olan kimselerin kendi hâl ve yaşantılarından imtihanlarıdır.

Ayrıca işlerimizi Hakk ile beraber yaptığımız zaman, işerimiz kolaylaşır. Nefsi benliğimiz ile yaptığımız zaman nefsimize buradan pay çıkarmak için çalıştığımızdan işlerimiz zorlaşır.


إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(94/6) (İnne maal usri yusren.)

(94/6) “Muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Cenâb-ı Hakk (c.c) iki defa aynı Âyet-i Kerime ile şuna dikkât çekmek istiyor, “Ey kulum zorlandığın zaman dikkât et onun yanında muhakkak bir kolaylık gelmiştir, yeter ki sen sabret ve yoluna devam et!”


İkinci yorum.

Tekrar bakın aynı âyet bir sûre içerisinde tekrar ediyor Cenâb-ı Hakk neden dikkatimizi çekmek için. Hangi dikkate? Ey kulum zorlandığın zaman, umutsuz olma, hiç unutma ki, onun yanında bir kolaylık ihsan edilmiştir. Yeter ki sen sabret yoluna devam et. Bu âlem geçici bir imtihan evidir.


فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ

(94/7) (Fe izâ feragte fensab.)

(94/7) “Öyleyse boş kaldığın zaman hemen intisap et.”


Efendimiz (s.a.v)e ve onun şahsında herbirerlerimize hitâben Cenâb-ı Hakk (c.c), “elindeki işin ile çok fazla ve gereksiz yere oyalanarak vaktini geçirme” ikazını da yapmaktadır.


İkinci yorum.

Başladığın bir işten fariğ olduğun zaman. Ondan boşaldığın zaman. Yâni ondan. O işi bir neticeye bağladı-ğın zaman . “hemen Hakk’a intisap et.” Yani bâtıni âleme ve kendi hakikatine yönel.


وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(94/8) (Ve ilâ rabbike fergab.)

(94/8) “Ve öyleyse Rabbine rağbet et.”


Rağbet ettiğin dünyâ işlerinden uzaklaş ve tek rağbet edilecek olan Rabbine rağbet et, onunla meşgûl ol! Ayrıca rağbetin, halkı Hakk’a davet olsun, ve senin rağbetin Hakk’ın Zâtına olsun.


İkinci yorum.

Yukarıdaki özet izahlardan sonra sûre-i şerîfe tekrar genel olarak bir daha bakalım.

İşte o zaman Rabbine rağbet et. Neden? dünya işlerinden uzaklaş. Rağbet ettiğin dünya işlerinden uzaklaş. Tek rağbet edilecek şey Rabbındır. Ona rağbet et, yâni onunla meşgul ol diye böylece zâhir ifâdesi ile bunu burada bitirmektedir.


Şimdi sûre-i şerîfi Bir daha düz olarak okuyalım. Ve ikinci bir yorum daha yapılmıştı faydalı olur düşüncesi ile onu da kayda alalım. İnşeallah


Ey Muhammed (s.a.v.) Senin gönlünü açmadık mı?

Belini büken yükünü sırtından üzerinden almadık mı?

Senin şanını yükseltmedik mi?

Elbette güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır.

Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş;

Ve ümit edeceğini yalnız Rabbinden iste.


Yâni Rabbına rağber et diye böyle kısaca özet olarak yuvarlak bir meâl verilmiş. Bu husus Anlaşıldı değil mi?


Şimdi tekrar başa dönelim. Sohbete başlarken, sohbetin başında bir duâ yapmıştık. Mûsa Aleyhisselâmın duâsıydı o. Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen ve Ulûl Azim bir peygamberin isteğiydi. Nereye giderken Firavun’un karşısına giderken. Rabbi, ey benim Rabbim. Rabbiş rahli sadrî. Bakın! Benim göğsümü genişlet. Devam ediyor o ayrı. Duâsı devam ediyor ama bize lâzım olan, duâsının başındaki bu isteği. Mûsa Aleyhisselâm Firavun’un karşısına giderken, “Rabbiş rahli sadriy.” (20/25) “Ya Rabbi benim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Şimdi. Ümmet-i Muhammede olan rahmetle, Allah’ın verdiği lutufla, Mûsa peygambere verilenin arasındaki farka bakın. Ne muazam fark ne büyük lutuf.

Ümmeti Muhammed’in en küçük, efendim küçük diye bir şey belirtmek için söylüyorum. En uzakta olan ümmetine ne kadar büyük lutfu vardır. Yakın ümmeti ayrı da, uzaktakilerine de buradan rahmeti vardır. “Elem neşrah leke sadrek.” Ey Habîbim senin ve senin ümmetinin göğsünü biz zâten baştan açtık, yardık ama koskoca Ulûl Azim peygamber, Ya Rabbi benim göğsümü genişlet, şarhımı geniştet diye niyazda bulunuyor. Bakın arada ne büyük fark var, Ümmeti Muhammedin değerinin ne kadar yüksek olduğu bu âyetle gözüküyor. Hepsinde gözüküyor da bunda daha çok açık gözüküyor.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)