İçeriğe atla
Duhâ 8Cüz 30 · Sayfa 596

Duhâ Sûresi 8. Âyet

الضحى

Sohbete sor

Ve vecedeke ‘â-ilen fe-aġnâ

Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?

Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakr hâlidir. Bütün insanların en fakr halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilir

mi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatlerine dönüşmektedir.

Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.

Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullanabiliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zenginleşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor.

“İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil, gönüldeki muhabbetini oradan çıkararak yük olarak taşımamaktır. Su üzerinde giden bir tekne, suyu kendi ilerlemesi için kullanırken oluşacak küçük bir delik ile içine su dolduğunda o su onu batırmaktadır. Aynı şekilde bizim tekne hükmünde olan bedenlerimize açılan bir delikten girecek olan nefis suları orasını istilâ eder ve o tekneyi batırır, bu delikler olmadığı sürece onun üzerinde yüzülerek Hakk’a seyerân edilmektedir.


فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ

(Fe emmel yetîme fe lâ takher.)

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakir hâlidir. Bütün insanların en fakiri halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilirmi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatleri-ne dönüşmektedir.

Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz, ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır, işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.

Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz, oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullana-biliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zengin-leşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor.

“İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkar-maktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil,

gönüldeki muhabbetini oradan çıkararak, yük olarak taşımamaktır. Su üzerinde giden bir tekne, suyu kendi ilerlemesi için kullanırken oluşacak küçük bir delik ile içine su dolduğunda, o su onu batırmaktadır. Aynı şekilde bizim tekne hükmünde olan bedenlerimize açılan bir delikten girecek olan nefis suları orasını istilâ eder, ve o tekneyi batırır, bu delikler olmadığı sürece o suyun üzerinde yüzülerek Hakk’a seyerân edilmektedir.


İkinci yorum

Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi? Tabii Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz doğduğu zaman herkes gibi dört kilo, üç kilo neyse o günkü gram tabii, seyir doğum seyri o kadar doğdu. Bunun ne malı ne mülkü vardı. Yoksuldu hiç bir şeyi yoktu. Onu zengin etti. Yâni yoksul bulup ta seni zengin etmedi mi? Burada yoksulluktan maksat fakr halidir. İşte bütün insânların en fakr halde yaşayanı da yine Efendimizdi. Fakr yalnız bakın. Fakir değil. Fakirlik başka fakr başkadır. Bir de fakirlik ifâdesi olarak miskinlik vardır. Ama burada miskinlikten değil fakrlıktan bahsediliyor. Onun da hakîkati başkadır. Fakr dediğimiz zaman biz para fakiri, dünya malından yoksun diye anlıyoruz.

Halbuki Efendimiz “El Fahri Fakri” ben fakirlikle iftihar ediyorum diyor. Biz peygamberlerin en fakiri insânların en fakiri, dünya yoksulu gibi, bununla iftihar ediyor diye, zannediyoruz. Halbuki bütün âlemler onun için halkedilmiş, onda fakirlik diye birşey sözkonusu olur mu? Ama O, ot yatak üstünde, hurma ağacı yaprakları üstünde yatar, o fakirlik, o değil. O mânâda o fakirlik değil. Rabbım beni doyuruyor diyor. Yâni ben aç yatsam da Rabbim beni doyuruyor diyor. “Ey Habîbim istersen sana şu Uhud dağını altın yapayım,” diyor.

Ne diyor bakın tenezzül etmiyor. İstemiyor. Orada da

bir başka hikmet vardır. Eğer Uhud Dağı kimyacılar tarafından, coğrafyacılar tarafından yahud jeologlar tarafından araştırılmış olsa, orada büyük miktarda altın çıkacaktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk Efendimize boşuna konuşmaz. İşaret etmişse sana Uhud dağını altın yapayım burasını diye, mutlaka orada altın değerinde zâhiren ve bâtınen de bir maden, birşey vardır. Zâhiren de Hz. Rasûlullahın böyle bir zenginliğe ne ihtiyacı vardır zâten ne de ister.

Ayrıca “Uhud” dağı, “Ahad” dağıdır ve kişinin beden varlığıda aslında “Uhud/Ahad” dağıdır, kişi bunu kendi beden varlığında idrak ettiği zaman, orası aynı zamanda mübarek beldedir ki, Hakk’ın tecelliyat beyti orada dır. İşte bu yüzden Uhud dağı altın dağı olmakla teşbih edilmiştir ki, bir bakıma “altın” “zeheb” demektir zehep ise, “mezheb” yoldur bu yol ise evvelâ “sırat-ı müstakîm” daha sonrada “sıratullahtır” ki, Mi’râc/zat yoludur. İşte Uhud dağının altın olması diğer yönüyle en kıymetli maden teşbihi ile “İnsân-ı Kâmil” dir.


Not= Uhud dağı hakkında daha geniş bilgi, (10 kelime-i tevhid) kitabımızda vardır dileyen oraya bakabilir.


İşte onun yoksul dediği burada fakr. Fakr dediği de gerçek fakirlik bir başka Hadis-i Şerif’te: “Fakr az daha iki âlemde yüz karası olacaktı” demiştir.

Yâni fakirlik iki âlemde yüz karası olacaktı. Biz zannediyoruz ki fakir insân ona buna muhtaç ona el açar, onun önünde eğilir. Yüz karası olur gibi. Öyle değil. İki âlemde yüz karası olacaktı dediği, fakrlık öyle büyük bir mertebe ki iki âlemin üstüne çıkıp Ama’iyet mertebesine geçecekti demektir. Yüz karası yüzünün karalığı demek o. Vechinin ortadan kalkması. Kimlik kalmaması. Hakîkatine dönüşmesi yâni hakikatine ulaşması demektir. “Fakr

tamam olunca o Allah’tır” demiş Hadis-i Şerif’tede. Şimdi onu cebinden at. Onu at, onu at, onu at. Elbisene kadar at Fakr tamam oldu, yâni sen Allah mı oldun? O mânâda değil fakirlik. Yâni sohbetin başında dediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk bu kelimelerle neyi gerçek olarak kendi murad etmişse onları biz anlayalım. Bizim kafamızla eksi kafamızla anladığımız mânâlar değil. Şartlanmış mânâlar ile değil.

İşte fakr dendiği zaman kelimedeki lûgat benzerliğin den, lûgatı açtığımız a, fakirlik diyor. B, Yoksulluk diyor. Miskinlik diyor. Miskin hiç malı olmayan. Fakirde belirli ufak tefek şeyi olandır, ama yine muhtaç olan hükmündedir. Bak miskin… Sizin gibi fakırlara can kurban. Fakr ne demek gerçekten? Fakır kelimesini iyi anlamak için o Fe, Kef, Rı harflerinin ne ifâde ettiğini bilmemiz lâzımdır, çünkü çözümlemesi oradan geliyor. Fakr demek kendi nefsaniyetinden son derece sonuna kadar soyunmuş demektir. Nefsinden fakir demektir. Para fakiri demek değildir. Arasa, tarasa ne yapsa ne etse kendinde, kendine ait birşeyi bulamaması, nefsine, benliğine, kendine ait hiç bir şeyin kesinlikle olmamasıdır.

İşte hepsi terk. İşte ne diyor “fakr tamam olunca o Allah’tır” dediği budur. Sen kendi nefsaniyetinden çıktıktan sonra, sana ait benliğinde varlığında hiç bir şey kalmadıktan sonra, sonra kalmadı ama, yine orada bir varlık vardır. İşte o Hakk’ın varlığından başka birşey değildir. “Fakr tamam olunca işte o Allah’tır” deriz. Seni zengin etti. Zengin deyince biz yine mal zengini dünya zengini zannediyoruz. Halbuki rûh zengini etti. Kendinde kendine ait bazı esmâ-i İlâhiye var iken, onu Allah’ın bütün isimleriyle zenginleştirdi. İlim ile zenginleştirdi onu, aşk ile muhabbet ile zenginleştirdi. Âlemlere rahmet olarak. Zengin olmayan bir insânın âlemlere nasıl rahmeti olacaktır? İki kişiye rahmet etti mi, üçüncüye cebinde para kalmayacak. Haa demek ki, bütün âlemlerden zengin o ki âlemlere ikram edebiliyor.

Âlemler kendinden meydana gelebiliyor. Onlara rahmet olabiliyor. Senin cebinde paran olmasa, ilacın olmasa, hastaya rahmet edebilir misin? Merhamet edebilir misin? İlaç verebilir misin? Veremezsin. Demiyor sana İzmir’e rahmet olarak göndedik. Türkiye’ye rahmet olarak. Âlemlere bak gözünün gördüğü görmediği. Alemül gaybi veşşahadeh, hem şehâdet âlemine, hem gayb âlemine rahmet olarak gönderiliyor. Demek ki bunların hepsinden zengin. İşte Âyet-i Kerîme’nin hükmü: biz seni fakir bulduk zenginleştirmedik mi? Kırk yaşlarına kadar fakir hükmündeydi, yâni Dünya metaıyla fakirdi. Ama ondan sonra mânâ fakiri, kendi varlığının fakrliğine fakirlik başka mânâya dönüştü.

Çocukluğunda da fakirdi. O fakir ama madde fakirliği idi. Kırk yaşına kadar zâhiri mânâdaydı, anlaşılması lâzım fakrın. Gerçi, Hatice validemizle evlendi, neticede zengin oldu ama dağıttı onların hepsini, dünya fakrıda oldu. Ama kırk yaşından sonra kendi kimliğinin ortadan kalmasıyla gerçek fakra ulaştı. Bize de lâzım olan o tarafı zâten. Hani ne diyorlar ittika. Malı elden çıkarmak değil gönülden çıkarmaktır. İşte fakr bütün malını sağa sola dağıtmakta fakir üzere yaşamak değil, ama gönlündeki ona olan muhabbetini çıkarmaktır. Senin onu sırtında taşımaman. Onun seni sırtında taşımasıdır. Nasıl kayık suyun üstünde giderken, altında bir delik olursa su giriyor içersine, su içine girdiği zaman onu batırıyor. Ama su içine girmezse sudan istifâde ediyor yüzüyor. İşte bizim de Muhammed-î kayık teknelerimiz bu deryada yüzen teknelerimizde bir delik açılırsa nefis suları giriyor. Orasını istilâ ediyor batırıyor. Ama onu delmezsek onun üstünde yüzüyoruz oradan da Hakka seyran ediyoruz.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)