Selâmun hiye hattâ matla'i-lfecr(i)
O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
Kadr Suresi'nin bu ayeti, Kadir Gecesi'nin mübarek ve huzurlu atmosferini 'selam' kavramı üzerinden ifade ederken, bu durumun 'fecr'in doğuşuna kadar devam ettiğini vurgulamaktadır. Ayet, zamanın kutsallığı ve ilahi rahmetin tecellisi açısından önemli kavramlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'selam' kelimesinin temel anlamının 'afetlerden ve zahiri-batıni eksikliklerden kurtulmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'selam', Kadir Gecesi'nin müminler için her türlü bela ve musibetten uzak, tam bir emniyet ve huzur gecesi olduğunu vurgular. Bu gece, Allah'ın kullarına bahşettiği özel bir esenlik halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'selam' kavramının Kur'an'daki geniş anlam yelpazesine dikkat çeker. Bu ayetteki kullanımı, sadece bir 'esenlik' dileği olmaktan öte, ilahi bir 'huzur' ve 'güvenlik' hali olarak yorumlanmalıdır. Kadir Gecesi'nin 'selam' olması, o gecede kötülüklerin ve şerlerin bertaraf edildiği, ilahi rahmetin tecelli ettiği bir zaman dilimi olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'selam' kelimesinin mecazi kullanımlarına değinir. Bu ayette 'selam'ın kendisi bir 'gece'ye atfedilmesi, gecenin bizzat esenlik kaynağı olduğunu, yani o gecede her şeyin selametle cereyan ettiğini ifade eder. Meleklerin inişiyle birlikte yeryüzüne yayılan bir huzur ve emniyet atmosferini simgeler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hatta' edatının hem gaye (sonuç) hem de intihâ (sona erme) anlamı taşıdığını belirtir. Bu ayette 'hatta', Kadir Gecesi'nin 'selam' halinin 'mâtla'il-fecr'e kadar sürdüğünü, yani bu esenliğin fecrin doğuşuyla sona erdiğini açıkça ifade eder. Bu, gecenin belirli bir zaman dilimine has kutsallığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hatta'nın bazen 'ilâ' (e kadar) anlamında kullanıldığını ve bir şeyin son sınırını belirttiğini ifade eder. Ayetteki 'hatta', Kadir Gecesi'nin ilahi rahmet ve esenlik dolu atmosferinin, tan yerinin ağarmasıyla birlikte sona erdiğini, bu sürenin tam olarak belirlendiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tulu'' kökünün 'bir şeyin ortaya çıkması, görünmesi' anlamına geldiğini belirtir. 'Matla'' ise bu eylemin gerçekleştiği yer veya zamanı ifade eder. Ayetteki 'matla'il-fecr', fecrin, yani tan yerinin ağarmasının başladığı anı, gecenin sona erip gündüzün başladığı eşiği işaret eder. Bu, Kadir Gecesi'nin bereketli süresinin son anını belirler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'matla'' kelimesinin 'doğuş yeri' veya 'doğuş zamanı' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'matla'il-fecr', fecrin doğuş anını, yani sabah namazı vaktinin girişini ifade eder. Bu, Kadir Gecesi'nin son bulduğu ve ilahi esenliğin o geceye mahsus tecellisinin sona erdiği kritik bir zaman dilimidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'matla'' kelimesinin 'tulu'' fiilinden türeyen bir isim olduğunu ve 'doğuş yeri veya zamanı' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'matla'il-fecr', fecrin doğuş anını, yani gecenin karanlığının aydınlığa dönüştüğü vakti ifade eder. Bu, Kadir Gecesi'nin kutsal süresinin sona erdiği ve normal gündüz vaktinin başladığı anı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fecr' kelimesinin 'yarmak, ayırmak' kökünden geldiğini ve gecenin karanlığını yararak ortaya çıkan aydınlığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fecr', sabahın ilk ışıklarını, yani tan yerinin ağarmasını ifade eder. Bu, Kadir Gecesi'nin sona erdiği ve ilahi rahmetin o geceye özgü tecellisinin tamamlandığı anı belirler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fecr'in 'sabahın ilk aydınlığı' olduğunu ve gecenin karanlığını dağıttığını ifade eder. Ayetteki 'el-fecr', Kadir Gecesi'nin 'selam' halinin sona erdiği, yani sabah namazı vaktinin girdiği anı net bir şekilde belirtir. Bu, gecenin kutsal zaman diliminin kesin sınırını çizer.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fecr' kelimesinin Kur'an'da genellikle sabahın başlangıcı ve yeni bir günün müjdecisi olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'fecr', Kadir Gecesi'nin bitişini ve ilahi rahmetin o geceye özgü yoğunluğunun sona erdiğini gösteren bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda, yeni bir günün başlangıcını da simgeler.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~97.5~
سَلَامٌ هِىَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
~ ~ ~
(97/5) - Selâmun, hiye hattâ matleıl fecr.
(97/5) - O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
“Selâmun” bu nasıl bir selâm? Selâmun, “hiye hattâ”, şu zamana kadar. Bu selâmet dilemesi devam ediyor ki, bu selâmet geliyor ki: matlail fecr.(5) Yâni fecr tûlû edinceye kadar, yâni sabah aydınlığı oluşuncaya kadar güneş doğuncaya kadar, bu hâdise bir gece boyunca böylece devam edip gitmektedir. Neden? Sabah olunca bu sahne bitiyor. Burada belirtilen melekler, Cebrailler, selâmlar, selâmetler hepsi bitiyor? Nasıl gecede rüya görüyoruz da uyandığımız zaman o sahne ortada yoktur. İşte gece olan bu hâdise bir bakıma fenafillâh halinde yaşanmış olduğundan, gündüz bakabillâh hükmü ortaya çıktığından, bütün bu tahakkuklar ile zuhûra çıkmış aydınlığa çıkmış oluyoruz. Fecir vaktine kadar bu oluşumlar sürüyor. Gündüz de bu oluşumlar ve hatıraları ile birlikte, gerçek yaşama geçmiş oluyoruz. Ulûhiyet mertebesine geçerek, yâni aydınlık nûra çıkarak bunları birlikte yaşamaya ve yaşatmaya çalışmaya başlıyoruz.
Yukarıda bahsedildiği gibi “selâm” “kendinde olmak”
tır, bu ise Ulûhiyyet fecri doğup İlâhiyyat gündüzü beden arzında nurlandığı zaman, kişinin bireysel nefsani kimliği ortadan kalkınca, işte bu kendindeki “selâm” dırki, Ulûhiyet hakikatiyle “kendinde olmaktır,” ve bundan baş-kası da yoktur.
işte kısaca Kadir gecesinin hikâyesi budur. Kim bunları idrâk etmişse Kadir Gecesini ilmi olarakta idrâk etmiş olsa, yâni bilgi olarak da bunları almış olsa, Kadir Gecesini ilmi yönden idrâk etmiş olur. Yâni ilmelyakîn olarak idrâk etmiş olur ki bu da çok yüksek bir oluşumdur, hafife alınmaması lâzımdır.
Kadir gecesinin ne olduğunu işte “ve mâ edrake mâ leyletül kadr.” Sen bildin mi kadir gecesinin ne olduğunu? Şimdi baştan soruyor bildin mi sen kadir gecesinin ne olduğunu. Efendimize tabii ki sen biliyorsun bunları sana geliyor bunlar çünkü yaşıyorsun. Ama bizlere hadi bakalım şimdi ne oldu? Önümüzde yepyeni bir ufuk açıldı. Hadi bakalım bunun hakîkatine ermek için hep birlikte yine çalışmaya başlayalım inşallah.
İşte yine başa geçersek “inna enzelnahu fi leyletil kadir.” Bütün bu hakîkatleri biz indirdik, biz yapıyoruz diyor. Arada başka bir vasıta yok. Bizâtihi ey kulum sen bana o kadar yakınsın ki, bunları biz sana tatbik ettiriyoruz, biz sana izâh ediyoruz. Biz sana bunları meydana çıkartıyoruz, bu gerçekleri ve bunların kıymetini bilin diye de tekrar tekrar ikaz ediliyoruz. Kimin lîsânın dan? Hazreti Rasûlullah'ın lîsânından, zuhur mahâllinden ama hazreti Allah'ın programından kurgusundan.
Kadir gecesi, kadir gündüzü dememiş çünkü bunlar gece içerisinde oluşan hâdiseler. Bunlar ile birlikte olmak değil “matlail fecir” işte. O fecirde, kadir gündüz oluyor. Kadir gecesinin aydınlık gündüzü oluyor. Burada leyl gece demek. Leylâ leylâ, diyorlar ley lâ, lâ-ley tersten lâ ley, lâ ley, lâ ley, diye diye leylâ olmuş. Ne demek lâ-leyl gece
yok mânâsınadır, aslında gündüz var gece yoktur. Gündüzün kaybolduğu yerde gece oluşmuş oluyor. Hani diyor ya bir şiirde.
Sordular mecnuna Leylâ'nın saadet hanesin, sîneden bir ah çekti gösterdi viranesin.
Yani, biz iki görünen biriz, o bende gönlümde gizlidir, gizli olması gecedirki, zâten kendisi, “leyl” dir, ben ise onun “fecri” yim, ne zamanki, onun ismi aklıma dilime gelir, o zamanda onun gündüzüyüm, çünkü onu aydınlığa çıkarmışımdır. O zaman ikimizde gündüz olmuş oluruz.
İşte bir kul, içinde özünde bulunan Rabb’ı nın ilâhi hakikatlerini gönül “fecri” ile zuhura getirmeye başladığı zaman beden mülkü arzını, İlâhiyat güneşi aydınlatmaya başladığı zaman, ortada hiçbir şey kalmaz çünkü artık aracıya gerek kalmaz. Bu hakikatlerin oluşması gece, zuhuru ise gündüzdür. Gecenin ismi “kadir, gündüzünün ismi ise, “Kâdir” dir. İşte bu da Hakk’ın zâtından zuhuruna kudretiyle olan “Selâmı” dır.
Kasette az yer kaldı, yeni sûreye başlarsak vaktimiz yetmez. Yukarıda bahsettiğimiz “Leylâ ile mecnun”dan kısa bir hikâye ile sohbetimizi bitirelim.
Bir gün Mecnun ormanda çakısıyla, ağaçlara Leylâ, leylâ diye ismini kazıyormuş. Var ya hani yazarlar öyle, birisi de onu seyrediyormuş. Bakmış ki sadece hep Leylâ Leylâ yazıyor. Diyor ki: niye hep Leylâ yazıyorsun? Sen ki ona âşıksın hayatını verdin, sende ismini onun yanına yazsana, âlem sizi böyle tanıyor, diyor. O da demiş ki benim ismimi yazmama gerek yok. Leylâ diyen zâten arkasından Mecnun'u kendisi söylüyor. Çünkü biz öyle birleşmişiz ki ayırmak mümkün değildir. Leylâ yı duyan zâten arkasından Mecnun’u kendi söylüyor, Mecnun diye.
İşte böylecede âşıklar lâilâhe illâllah dediklerinde onun
arkasıdan da zâten muhammedürrasûlüllah gelmektedir.
Onları birbirinde ayırmak mümkün değildir.
Sabah olunca belirtilen oluşumlar bitiyor çünkü gece olan bu hadise bir bakıma fenâfillâh hükmüyle yaşanmış olduğundan, gündüz bakâbillâh hükmü ortaya çıktığı için gece olan bu oluşumlar ile birlikte aydınlığa, yani Ulûhiyyet mertebesine, gerçek yaşama geçilmiş olunuyor.
Kadir gecesi ile bu hakîkatleri ilmi olarak dahi almış olan kişi bu geceyi ilmel yakîn olarak idrâk etmiş olur ki bu dahi çok yüksek bir oluşumdur.
Ve bu Selâm yani selâmet kendilerinde ebedileşir. Burada, yukarıda da kısaca bahsedildiği gibi, (5-Salât) isimli kitabımızın “Selâm” bölümünü aktaralım:
S E L Â M
…………………Düzgün bir şekilde namazını buraya kadar getiren kişinin, namazından çıkması için yapacağı son şey selâm vermektir. “esselâmü aleyküm ve rahmetüllah” diyerek, başını önce sağa sonra tekrar aynı selâmı (“esselâmü aleyküm ve rahmetüllah” diye) söyleyerek sola çevirmek sûretiyle namazının o bölümünü bitirmiş olur. Bunun karşılığında “allahümme en tesselâmu ve min kesselâm tebarekte yazelcelali vel ikram” diyerek cevab gerekir. Eğer yalnız kılınan bir namaz ise, kendi kendine,cemaâtle kılınıyor ise, müezzin, imâm’ın selâmına cevap vererek namazı bitirmiş olur. Şimdi: Kısaca bu selâmları incelemeye çalışalım; bir günlük namazda;
- (21) adet tahiyyatta okunan ikişer selâm (21 x 2 = 42)
- (13) adet ikişer selâm, (13 x 2 = 26)
- (13) adet selâm karşılığı ikişer selâm (13 x 2 = 26) toplam (42 + 26 + 26 = 94) beş vakit namazın da her biri
toplu birer selâm olduğundan neticede (94+5=99) eder. Nasıl bir sistemdir ki her yönü insân’ı hayrete düşürüyor. Baş taraflarda gördüğümüz gibi namaza (99) “esmâ-i ilâhî”nin varlığı ile başlamıştık, sonunda da (99) selâm ile nihâyete erdirmiş oluyoruz.
“Esselâmu aleyküm ve rahmetullah” diye başını sağa çeviren, “Zat” tecellisindeki kişi, o istikamette ne kadar varlık varsa hepsine selâmet dilemiş olur. Sola çevirdiğinde de aynı şeyi o istikamette olanlara dilemiş olur. “İnsân-ı Kâmil”in ihâtası ve rahmeti çok geniştir.
ALLAHÜMME ENTES SELAMU VE MİNKES SELÂM
“Allahümme en tesselâmu ve min kesselâm tebarekte yazelcelali vel ikram” diyen müezzin veya namaz kılan kişi, “ey Allah’ım selâm sensin ve selâmet sendendir, sen bereket yücelik ve ikram sahibisin” demiş olur. Bu ifâdeleri değişik mertebelerden çok iyi değerlen-dirmek lâzım gelir. Ehli indinde gerçekleri bilindiği üzere Hak kendi kendini yücelterek kulunun ağzından cevap vermektedir.
Hak’kın güzel isimlerinden “Esmâ’ül hüsna”dan biri olan “Selâm”, büyük ağırlığı olan bir isimdir ve “insân”ın kaynaklarından biridir. Nasıl ki “Sübbuh” ve “kuddüs” melekler için kullanılırsa, “Azîz” ve “Cabbar” ve “Mütekebbir” de cin ve şeytanlar için kullanılır.
Namazın sonlarında oluşan (99) selâm ismi, başta oluşan (99) “esmâ-i ilâhîye”ye birer selâmet geçidi olurlar. Şöyleki:
Mesela, “Kahhar” esmâsından başına bir zorlonma gelecekse, namazda okuyarak oluşturduğu selâmlardan bir tanesi onun önüne geçer, tamamen selâmete ulaştırır veya en azından şiddetini azaltır. Böylece her bir selâm, her bir esmânın ya karşıtı veya destekleyicisi olur. Yani (99) esmâ’nın biri vâsıtasıyla sana faydalı bir şey de gelecekse onu da arttırır.
“Selâm”ın bir başka ifâdesi de; “kendinde olmak”tır, kendinde olan kişi de selâmette olur.
ALLAH’ın c.c. isimlerinden olan selâm, kulunda tecelli ettiğinde o kul birimsel benliğinden uzaklaşmış, Hak varlığı ile gerçek selâmetine ulaşmıştır. İşte o kul görünümündeki “zuhur” her varlığa selâmet ve huzur kaynağı olmuştur. Netice îtibariyle, olgun bir namaz, kulu yüce idrâklere çıkarıp “İrfan” ehli olmasını sağlar.
İşte böylece namazların sonlarında bulunan selâmların sırları meydana çıkmış olmaktadır. Allah’dan c.c. her birerlerimiz için selâm ve selâmetli! neticeler niyaz ederiz……………………..
NOT= Selâm esması bizim için de, çok özel bir isimdir. Daha geniş bilgi için, (91-Terzi Baba-7-Biismi has “Selâm” 13-) isimli kitabımıza bakılabilir. T. B.
97 - Kadr Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 98 – Beyyine Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
98 – BEYYİNE Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Sure adını, birinci ayette geçen ve "açık delil, kesin belge" anlamına gelen "beyyine" kelimesinden almıştır. "Kayyime, Beriyye, İnfıkâk" gibi isimlerle de anılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber'in bu sureyi "Lem Yekünillezîne keferû" şeklinde andığı da rivayet edilmiştir. (E. H. Y.)
8 ayetten oluşan sûre, Medine’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 98. Nüzul sırasına göre ise 101.
Âyetleri: Sekizdir.
Fâsılası: هـ harfidir.
Beyyine Sûresi, mealen.
1- Kitap ehlinden ve müşriklerden (Hakk'ı) tanıma-yanlar, kendilerine açık delil gelinceye kadar inkârlarından ayrılacak değillerdi.
2- (Bu delil), Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir ki tertemiz sayfaları okuyor.
3- O sayfalarda, en doğru hükümler vardır.
4- Kitap ehli, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.
5- Halbuki onlar, dini sadece Allah'a tahsis ederek,
Allah'ı birleyerek, ancak Allah'a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.
6- Kâfirler, gerek kitap ehlinden olsun gerek puta tapanlardan olsun muhakkak, cehennem ateşindedirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Onlar, halkın en şerlileridir.
7, 8- İnanan ve güzel amel işleyenler de halkın altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterene mahsustur.
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
بینه (Beyine) ( ب ) (B-2) (ي) (Y-10) (ي) (Y-10) (ن) (Nun-50) (ه) (He-5) tir. Toplarsak. (2+10+10+50+-5=77) olmakyadır. (7+7=14) tür.
(98)-Mushaftaki sıralamada.
(101)- ise nüzul sırasına göre.
(8)-Âyetleri: Sekizdir.
Fâsılası: هـ harfidir. (He-5) tir.
Görüldüğü gibi birçok sayı değerlerinden, (14- 98-101-8-5-) sayıları çıkmaktadır. Sizler bunları daha değişik şekillerde de, değerlendirebilirsiniz.
~~98.1~
لَمْ يَكُنِ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكٖينَ
مُنْفَكّٖينَ حَتّٰى تَاْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ
~(98/1) - Lem yekunillezîne keferû min ehlil kitâbi vel muşrikîne munfekkîne hattâ te'tiyehumul beyyineh.
(98/1) - Kitap ehlinden inkâr edenler ile Allah'a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürden) ayrılacak değillerdi.
Bilindiği gibi “ehli kitap” Mûsevî ve Hrıstiyanlara denmektedir. Bunların içinden inkâr edenler ile Allah’a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürden) ayrılacak değillerdi.
Görüldüğü gibi üç guruptan bahsedilmektedir. Bunlar, Mûsevîlerin içinde, Allah’ı tenzih ederek yukarılara atanlar, Hrıstiyanların içinde onun kulu olan Îsâ (a.s.) yı ilâh edinenler, Allah'a ortak koşanlar/putperestlerdir.
Ancak bunlar Muhammed (s.a.v.) Efendimizin gelme-sinden evveldi. Hep bir kurtarıcı bekleniyordu. Oyüzden bozuk düşünce sahipleri o düşüncelerinde ısrarla devam ediyorlardı.
Diğer taraftanda ehli gaflet hep böyle bir kurtarıcı beklemektedir. Halbuki kurtarıcı içindedir de kendi farkında olmadığından, hep dışarıdan gelecek bir kurtarıcı beklemektedir. Bunu da bulamayınca hep gaflet içinde kalmaktadırlar.
~~98.2~
رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفًا مُطَهَّرَةً
~ ~ ~
(98/2) - Rasûlun minallâhi yetlû suhufen mutahherah.
(98/2) - Bu delil, tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir.
Nihayet Muhammed (s.a.v.) Efendimizin gelmesiyle, bu delil zuhur etmiş oldu. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin gelmesiyle ve kendisine verilen tertemiz sahifeleri, onlara okuyan açık beyanlı bir delil idi.
Bir Hakk yolcusuda, Tevhid ve irfaniyyet ilmini idrak ettikçe, kendini ve Rabb’ını daha yakından tanıdıkça. “Rasûlun minallâhi” “Allah’dan, Allah ile” (Ha-Mîm) oldu-ğunu idrak eder, “suhufen mutahherah.” “tertemiz sahi-feler” İçinde, Hakk’tan başka, beşeriyete ait hiçbir şey bulunmayan yazılar, Kur’ân, ayrıca/gönül sahifelerini okuyan.
~~98.3~
فٖيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ~ ~ ~
(98/3) - Fîhâ kutubun Kayyimeh.
(98/3) - O sahifelerde dosdoğru hükümler vardır.
O tertemiz sahifelerde, hükmü hiçbir zaman geçme-yecek, ve taptaze İlâh-î bilgiler vardır. Âlemin tamamı bir kitap, her bir mevkiide o kitabın açılmış sahifeleridir. İrfan ehli bu kitabı en güzel okuyan okuyuculardır. Ve İnsan bu âlem kitabının en geniş nüshası/bölümü’dür.
-------------------
~~98.4~
وَمَا تَفَرَّقَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ
~ ~ ~
(98/4) - Ve mâ teferrakallezîne ûtul kitâbe illâ min ba’di mâ câethumul beyyineh.
(98/4) - Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.
Kendilerine kitap verilenler, ehli kitap, önceleri bunları iyi değerlendiyorlar iken, daha sonraları heva ve hevesle-rine mağlûb olup gerçek İlâh-i hükümlerle, nefsi ve beşeri hükümleri değiştirdiler. Ve böylece tevhidden uzaklaşıp aralarında bir sürü guruplar oluştu. Fikir birliktelikleri bozulunca kendilerine delil geldikten sonra da. Bu yüzden ayrılığa düştüler.
Bu tehlike her zaman vardır, tevhid konularında güzel bir eğitim almamış ve kendini gerçek Hakk yolcusu zanneden, bazı kimselerde, farkında olmadan bu hükmün altına girmektedirler, bu hal içerisinde yaşarlarken kendilerine, bulundukları halin yanlışlığını, gerçek bir delil ile ifade ettikleri zaman onlarda aralarında ayrılığa düşerler.
-------------------
~~98.5~
وَمَا اُمِرُوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ حُنَفَاءَ وَيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ دٖينُ الْقَيِّمَةِ
~ ~ ~
(98/5) - Ve mâ umirû illâ liyağbudullâhe muhlısîne lehud dîne hunefâe ve yukîmus salâte ve yu'tuz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh.
(98/5) - Hâlbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.
-------------------
Halbuki onlar tam tersini işlediler, nefislerinin hüküm-lerini Hakk’ın emirleri gibi gösterdiler ve onları uygulama-ya, ve uygulatmaya başladılar. Böylece onlara bildirilen sırât-ı müstakimden, sırât-ı nefislerine yöneldiler, bunu da Hakk yolu zannettiler. Onlara Allah’a kulluk etmeleri söy-lendi, onlar nefislerinin kulu oldular. Onlara namaz kılma-
ları söylendi, bu hükmü yerinden kaldırdılar. Onlara zekât vermeleri söylendi, kitaplarından o hükmü de kaldırdılar.
Böylece kendileri, kendi bâtıl dinlerini kurup onu tatbik ettiler, böylece aslında nefislerine zulmetmiş oldular. Halbu ki, onlara verilen gerçek hükümler, dosdoğru dindi. Onları tatbik ve takib etmiş olsalardı, daha sonra gelen Peygamberin (s.a.v.) in getirdiği hükümler, zâten bunlar idi ve daha ileri dereceleri idi, böylece kendileride bu hakikatin içinde olacaklarından, gerçek ve en kemalli olan sırât-ı müstakim yolcuları, ve Hakk muhabbetlileri olacak-lar idi. Ne büyük bir lütuf kaçırdıklarını bir bilebilselerdi!.
~~98.6~
اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكٖينَ فٖى نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدٖينَ فٖيهَا اُولٰئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ
~ ~ ~
(98/6) - İnnellezîne keferû min ehlil kitâbi vel muşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ, ulâike hum şerrul beriyyeh.
(98/6) - Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah'a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.
-------------------
Hakkın emrine itaat etmeyen, kendilerini gerçek ehli kitaptan zanneden “keferu/perdelenmiş inkârcılar” ve Hakk’a ortak koşan müşrikler, ebedi kalmak üzere ehli cehennem’dirler. İşte bunlar halkedilişleri sebebi ile çok şerefli birer insan olarak halkedikleri halde, kendilerini halkedene karşı son derece isyancı, inkârcı ve namkör olduklarından, halkedilmişlerin en şerlisi ve en kötüleri olmuş oldular.
~~98.7~
اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُولٰئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ
190~ ~ ~
(98/7) - İnnellezîne âmenû ve amilus sâlihâti ulâike hum hayrul beriyyeh.
(98/7) - Şüphesiz, iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar.
-------------------
Cenâb-ı Hakk türlü hayır sistemleri kurmuş tavsiye etmiştir. Bunların en önde geleni evvelâ, Allah’ın varlık ve birliğine imân etmektir. Bundan sonra da ameli Salih işlemektir ki, birey ve cemiyet olarak türlü çeşitleri vardır, bu özellik ise sadece insana mahsus bir davranıştır. Ameli salihin en güzeli ise, kullarına Rablarını tanıma ve tanıtma yolunda yapılan çalışmalardır. Bu çalışmalarda iki türlüdür, biri gayb da, olan Allah’a “imân” ve ibadet, diğeri ise, hâzır da olan Allah’a “îkan ve ubudet”tir. İşte bunlar varlıkların en hayırlılarıdır.
~~98.8~
جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا اَبَدًا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ
~ ~ ~
(98/8) - Cezâuhum ınde rabbihim cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ, radıyallâhu anhum ve radû anh, zâlike limen haşiye rabbeh.
(98/8) - Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.
Gayb da, olan Allah’a fiiller mertebesinden “imân” ve ibadet, edenlerin “ceza/karşılık, mükâfatları” altlarından
ırmaklar akan “naim/nimet” cennetleridir. Burada ebedi kalacaklardır.
Hâzır da olan Allah’a irfaniyyet, yakînlik mertebesin den, “îkan ve ubudet” ile ibadet, edenlerin “ceza/karşılık, mükâfatları” ise altlarından İlâh-i tecelli ırmakları akan, (fethulî fî ibâdî vedhulî cennetî-89-29/30-) hükmü ile zat cennetleridir. Ve onlarda bu halde ebedi kalacaklardır.
Nimet cennetlerinde yaşayanlar gene bireysel beşeri benlikleri ile orada gayrı, olarak yaşayacaklar. Zat cennetlerinde olanlar ise, daha dünyada iken, varlıklarının Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anladıkların dan kendilerinde bulunan zât-î tecellinin gereği beşeriyet-lerinin de fani olduğundan, kendilerinde bulunan Hakk ile Hakk olarak zat cennetlerinde ebedi kalacaklardır.
İşte her iki cennet ehlindende, Cenâb-ı Hakk bir bölümünden “suretlerinin zuhuru” diğer bölümünden de “zâtının zuhurları” olarak razı olacaktır. İşte bu durumda olan kullar “huşu/haşyet” ehlidir. Bir bölümü nefsî ma’nâ da bütün ihyaçları ebediyen karşılandığı için, büyük bir huzur ve güven içinde ki, huşu halindedirler.
Diğerleri ise kendi varlıklarında, daha dünya da iken buldukları, ancak o yaşama sürecine, burada başladıkları için zât-î bir huşu haşyet içinde olacaklardır. Her mertebede değişik olan huşu hallerinin bu mertebede ki hali, Hakk’ın kulunda Zâti yönden rahmaniyyet tecellisidir.
98 – Beyyine Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 99 - Zilzâl Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
99 - ZİLZÂL Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
8 ayetten oluşan Zilzâl suresi, Medine’de inmiştir. Ancak üslûp bakımından Mekke' de inen surelere benzer. Zira bu surede, kıyamet günü olacak olan sıkıntı ve dehşet verici haller anlatılır. (E. H. Y.)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(99) Mushaf sıra numarası.
(93) Nüzül sıra numarası.
(112) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(8) Âyet, sayısı.
(8) Fasıla harfleri.
(350) Genel toplamdır.
Rakkamları tek tek toplarsak.
(9+9+9+3+1+1+2+3+8+8=(53)
Fasıla herfleri sekiz’dir. Aşağıdaki gibidir.
هَا هَا هَا هَا هَا) (5 adet He) Hakikat-i İlâhiyye hüvviyyeti, vahidiyyet mertebesi, (5 hazret mertebesi.)
هُ) (1 adet hu) Hakikat-i Ehadiyye hüvviyyeti, “hüvviyyet-i mutlaka” mahlûksuz, (Ahadiyyet mertebesi.)
هُمْ هُمْ) (2 adet hüm) “onlar” Hakikat-i Muhammediyyenin, zâhir Batın varlık-zuhur hüvviyyeti ile, bütün mertebelerde çoğul olarak zuhura çıkmasıdır.
Surenin hakikat-i bu hüvviyyetlere dayanmaktadır. Bunların üzerine ayrı bir kitap yazılabilir ancak yeri olmadığı için sadece ana hatlarıyle bu hakikatlere dikkat çekmiş olalım.
Mealen:
1-Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,
2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı,
3- Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman.
4,5- O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.
6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır.
7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir.
8- Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
-------------------
Zilzal sure-i şerifesinin sohbetine başlarken şöyle bir giriş olmuştu, evvelâ onu hatırlayalım.
Rabbi zidnî ilma. Elhamdülillahi rabbil âlemîn vessalâtü vesselâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshabihî ecmaîn.
Bu akşam 4/5/2002 Cumartesi akşamı, İzmir'deyiz. Sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyor mevzumuz Kûr’ân-ı Kerîm'in sonunda olan namaz sûreleri. Bu akşam (99)uncu Zilzal Sûresi ile başlayalım inşallah.
Bilindiği gibi zâhirde de (99) senesi büyük zelzelelere şahit olduğumuz bir seneydi. (98) ve ondan evvelki
senelerde muhtelif sohbetlerde bu hâdiselerden biraz bahsediyorduk. Yine bu sûre ile ilgili olduğu için biraz kısaca özet olarak ona bakalım. Bu herhangi bir şekilde keramet değil, haşa veya bir şeyleri daha evvelden bilmek gibi bir şey değil. Rakkamların verdiği sayıların verdiği işaretleri çözümlemeye çalışmaktır, başka bir şey değildir. (99), yâni (1999) senesinde dostlara arkadaşlara dedim ki dikkatli olalım. Bu senelerde, o senelerde çok büyük oluşumlar olacak demiştim.
(99) senesinde neden diye sorarsan (1999) ikiye böldüğümüz zaman (19)ve (99) sayılarını elde etmekteyiz. (19) bildiğimiz gibi, Kûr’ân-ı Azimüşşanın hakîkati, İnsân-ı Kâmilin de şifre sayısıdır. (99) da bilindiği gibi Esmâül Hüsna’dır. Peki esmâül hüsna daha evvelden yok muydu? daha sonra da olmayacak mı? Tabii vardı ve tabii de olacaktır. Yanlız (99) sayısının, (99) sisteminin bir özelliği vardır. Bindokuzyüzlü yıllardan yukarıya doğru geldiğimiz zaman, atlayarak gidiyoruz Bindokuzyüzotuz, kırk, elli, altmış, yetmiş bakın daha doksandokuz sayısına ulaşılmadı, doksandokuz daha eksik. Ondokuz tamam kemâlde ama, doksandokuz eksik. Doksan, doksanbir, doksaniki, doksanüç, doksandört, doksanbeş, doksanaltı, doksanyedi, doksansekiz, doksan-dokuz. O zaman tamam olmakta.
Doksandokuzda esmâül hüsna tamamlanıyor. Bu şu demektir, Allahu a’lem/aslını Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın doksandokuz esmâ-i ilâhîyesi hepsi istihkaklarının tamamını talep ediyorlar. Şimdi (1999) senesinde doksanda, doksan tane esmâ-i ilâhîye talepte bulundu, doksanbirde, bir tane daha, doksanikide bir tane daha, doksandokuzda bütün esmâ-i ilâhîye Cenâb-ı Hakk’ın zâtından kendi istihkaklarını yâni görev mahâllerini talep ettiler ve en üst makamdan en üst mertebeden, daha önce bunlar faaliyette değil miydi? Faaliyettelerdi.
Hani nasıl bir mütaahhit bir binayı yapıyorken yüzde
yirmibeş istihkak, yüzde on istihkak yapmış olduğu çalışmalarına göre alır, işte bu istihkaklarının tamamını talep ettiler. Yâni daha fazlasını talep ettiler. Hepsi aynı derecede talep ettiler. Meselâ bakanlar kurulunu düşünelim. Misal olarak veriyoruz siyaset olarak işimiz yok. Bakın başbakan bakanlar kurulunu toplandı. Doksandokuz tane bakan atadı. Bu doksandokuz tane bakan da nereye görevlendirilmiş ise, ne iş yapacaklarsa bu görevlerini yapabilmeleri için kendilerine bazı şeylerin tahsisini isteme haklarına sahipler. Aksi halde bu tahsisi vermezse başbakan onlardan bir şey de isteyemez, bunu niye yapmadın bunu, niye yapmadın diye sorma ya da hakkı yoktur.
Ama bu istihkakını verdikten sonra da, sormak ona hak oımaktadır, meselâ diyelimki, tarım bakanlığı, rençberlik yapacaklar ya, buğday vermezse tohum vermezse ekipman vermezse ilaç vermezse, kamyonlar, bunlar şunlar, köylüye dağıtacak, dağıtılacak olan gerekli teçhizatı vermezse, değil mi bakın başbakan ona maliye ekipman verecekki, çıkacak oda dağıtacak ve görevini yapacak. İşte bütün esmâ-i ilâhîye kendine ayrılan görevi yapabilmeleri için bu istihkakı (1999) senesinde talep ettiler. Bu iş kemâle erdi, işte (99) senesinde zelzelelerin dünyadaki karışıklıkların esas kaynağı burada yatıyor. Kahhar esmâsı daha evvelce bu kadar faaliyette olmadığı gibi (99) senesinde, kendisine düşen istihkakın tamamını talep etti.
Ya Rabbi madem benim ismim kahhar ise, o zaman bana kahredecek yer vermen lâzım. Eğer vermiyorsan, o zaman kahhar diye bir isim kaldır listenden, olmasın. Yâni böyle bir sorun da olmasın, böyle bir şeyde olmasın. En fazla tam belki yüzde yüz değil ama, o güne kadar kapasitesini daha fazla kullandılar ve hepsi aynı hakkı aynı oranda talep ettiler. Daha evvel meselâ diyelim ki doksanbeşte diğer kalan beş tane daha, kendisine tahsilat
açılmayan beş bakanlık beş görevli onu talep edemedi.
Ettiyse de kendisine verilen çekirdek kadar küçük şeylerle idare ettiler ama (99) da hepsi aynı hakka sahip oldu ve Cenâb-ı Hakk onların hepsine ne kadar hak ediyorlarsa hakkını verdi.
Meselâ râhman esmâsı da istihkak istedi tabii ki, kahhar esmâsı olmasa, râhman esmâsı faaliyete geçemez. Bir yerler yıkılacak parçalanacak ki, o da ona merhamet edip yapmaya çalışsın. Düzeltmeye çalışsın. O günler de biliyorsunuz dünyanın hiç bilinmedik yerlerinden ne kadar büyük rızıklar geldi Türkiye’ye. Büyük istihkaklar geldi, yardımlar geldi. Neden? işte bu râhman isminin diğer zamanlardan daha kuvvetli olarak zuhura çıkması neticesidir. Celâl ismi geldi denizin altını üstüne getirdi, ama cemâl ismi ile tekrar arkasını sıvadı (99) senesinde onları tamir etmeye çalıştı. Zilzal süresinin de (99)uncu sûre olması esasında rastgele bir şey değildir.
Yoksa Zilzal Sûresi'ni başka sayıya da koyabilirlerdi daha evvel veya daha sonra. Biz şimdi biraz daha devam edelim hazır buraya gelmişken. İkibin senesinde şimdi (99) da hâdise böyle, esmâ-i ilâhiyenin tamamının istikak talebinde bulunması. Dolayısıyla zıt isimlerin hepsinin birden faaliyete geçmesi ki, bu oluşumun meydana gelmesini sağlıyor. İkibinde bakın (19) da bitti, (99) da bitti, ikibinde ne görüyoruz? İki ana oluşum iki ana direk iki ana harfi, iki ana rakkam görüyoruz. Yâni ikiyi görüyo-ruz işte. Bu dünyada iki gücün oluşacağı hükmünü ortaya getirebilir veya başlayacağı, iki ana hukukun işte Rusya'nın dağılması ile ortadan kalkan blok, ikibin de batının globalleşme hükmü ile karşılanan, islamiyeti hedef gibi alması ile doğu batı ikilemenin başladığı, bir süre sonra bir ikinin, bir başka o hâdisesini de gördük. O kulelerin yıkılması ikibin de başlayan bir süreçtir.
O ikibinbir de olmuştu o değil mi? Kaynağı ikibinonun da bakın iki ana aslının büyük bir, iki varlığın büyük bir iki
varlığın gündemde olacağını gösteriyordu ikibin rakkamı. İkibinbir de rakkam nereye ulaştı sayı üç oldu. Üç’de kimin ifâdesi hıristiyanlığın ifâdesi. Dolayısıyla ikibinbir senesinden sonra dünya üzerinde on senelik bir periyod üzerinde hıristiyanlığın ağırlığının hissedileceği açık olarak görülüyordu. İkibinbir senesi îtibariyle ve de işte ne kadar açık günden güne baskı daha da çok oluşuyor ikibinbir, ikibiniki, ikibinüç bunlar birin devamı. İkibindörtte sayı değişiyor İkibinbeşte sayı değişiyor ama ikibinbirin devamı bunlar.
Yâni birli haneler onuncu seneye kadar yâni ikibinona kadar ikibinonbire kadar bu sayıyı bu süreç devam ediyor. Yâni hıristiyanlığın yeryüzünde ağırlığının hissedildiği hissedileceği devreler bu yükselişi aşağı yukarı ikibinyedi, ikibinsekize doğru süreceği zannediliyor. İkibinsekizden sonra bu baskı hafif hafif azalmaya başlar. Kalkmaz da azalmaya başlar. Nasıl bir başlama devri bir ilerleme devri birde gerileme devri başlıyor. İşte bu ikibinbirli devreler yedi sekize doğru, beş, altı, yedi, sekize doğru en yükseğine çıkar. Sonra düşer, sonra düşmeye başlar. İkibinonbirde (2011) bakın sayı, (2+1+1=4) dörttür. Dört ise İslâmın dört mertebesidir.
İşte bu tarih islâmiyetin yeryüzünde güçlenmeye başlayacağı ve daha aktif bir rol almaya başlayacağı. Daha sözü hatırı sayılır bir hale gelmeye başlayacak sayısıdır işte. İkibinoniki, ikibinonüçe geldiğimiz zaman, bunun şiddetinin çok daha fazla artacağını anlayabiliriz. Çünkü Aleyhisselatü Vesselâmın şifre rakkamı zuhura çıkmış oluyor ikibinonüçte. Ondan sonrası Allah Kerîmdir. Tabi bunlar da mutlaka böyle olacak diye birşey yoktur ama muhtemelen bu seyri takip edecektir.
Evet Zilzal süresini İnşallah yavaş yavaş okumaya başlayalım.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Mealen:
1-Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,
2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı,
3- Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman.
4,5- O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.
6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır.
7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir.
8- Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
-------------------
Diye sekiz âyet, sûre-i şerifte böylece zâhiren ifâde edilmiş oluyor. Bu mânâlar zâhir ifâdesi olduğundan böylece aklımızda ne kaldı?
Şimdi bu âyetin genel ifâdesinden hayâlimizde nasıl bir yaşantı kurgulandı? Evet ne yaptık biz şu anda? Bu ifâdeye göre biraz ilerilere gittik. Mekânı olmayan biraz ilerilere gittik. O anda yeryüzünde, yeryüzünün sarsılacağını, zelzeleler olacağını hayâlimizde bu ifâdelere göre bir kurgu kurguladık. Bu bize neyi gösterdi? Yâni zâhiri olarak ne fayda sağladı? Mümkün olduğu kadar kendimizi düzenleyelim. Düzgün hareket edelim. O günleri daha şimdiden bilelim diye bir oluşum meydana getirdi ve burada kaldı.