Esmâ 09
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 124 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-AZİZ
İzzet ve galebe sahibi demektir, şayan-ı hürmet demektir. Bu izzet sıfâtından bir miktar verdiği seçmeler, diğerlerinin hürmetle andıkları baştacı kimselerdir.
İzzet'i ile buldu vücud,
Her şey ona mutlak eyledi sücut,
Dilediğince hükmeden AZİZ'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Azîz
Mevlânâ, Azîz ismini izzetin yalnız Hakk'a ait oluşuyla işler; Konuk'un şerhi, kulun gerçek izzeti nasıl bulacağını ve sahte izzetin nasıl zillete döndüğünü açar.
İzzet kanâatte, zillet tama'dadır. Şerhin en açık teması, izzetin kaynağıdır. Cilt 2, fakr (yokluk) hâlinde gizli bir izzet bulur:
"Böyle bir fakr hâli içinde, Zü'l-Celâl olan Allah Teâlâ'nın izzeti vardır. Nitekim İmâm-ı Ali (k.v.) 'Kanâat eden kimse azîz oldu; tama' eden kimse zelîl oldu' buyururlar." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)
Demek izzet, mala veya makâma değil, kanâate bağlıdır. Tama' eden kul, istediği şeyin kuluna döner, zelîl olur; kanâat eden ise hiçbir şeye muhtaç olmadığı için azîz olur. Azîz ismi, kulda ancak Hakk'a dayanmakla zuhûr eder.
Sahte izzet âdilâne bir hükümle zillete döner. Cilt 9, güzelliğiyle övünen ihtiyarın hâlini koyar:
"Ben evvelce hüsn ile azîz idim; şimdi ihtiyarlıkta beni zelîl kılmak nedir? Akıl cevap verir: O güzellik Hakk'ın hazine-i cemâlinden bir atâ idi; sen onu kendinin sandın, ilâhî bir atâ olduğunu bilmedin. Bu zillet sana Hak'tan âdilâne bir hüküm olarak geldi." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Demek bir kulun kendinde sandığı izzet — güzellik, kuvvet, makâm — aslında Hakk'ın bir ihsânıdır; onu kendine mâl edince, geri alındığında zillete düşer. Gerçek izzet emanet değil, Hakk'a dayanmaktan doğandır.
Hakk'ın azîzi iki cihânda azîzdir. Cilt 5, zâhirî izzet ile hakikî izzeti ayırır: "Hakk'ın azîzi, her iki cihânda azîzdir. Senin hâl-i hâzırda zâhirî izzetin var ise de, Hak Teâlâ yarın kıyâmette seni kara yüzlü âsîler zümresine ilhâk eder." Demek halkın gözündeki itibar geçicidir; asıl izzet, Hakk'ın katındaki izzettir ve o iki âlemde de bâkîdir.
Azîz'in tecellîsinden ölüler dirilir. Cilt 2, ismin kudret yönünü koyar: "O azîz olan Hak Teâlâ'nın esmâî tecellîlerinden ve O'nun 'Kün!' (Ol!) emrinden ölüler dahi dirilir." Azîz, yalnız üstün değil; mağlûp edilemeyen, emriyle ölüyü dirilten galip kudrettir.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Azîz
İbn Arabî, Azîz ismini Kelime-i Îseviyye'de en açık biçimde işler: bu isim kula verilince, kul Hakk'ın himayesine girer.
Azîz ismini taşıyan kul, Hakk'ın himayesindedir. Faslın esas teması, Azîz ile Muizz'in (azîz kılan) karşılıklı oluşudur:
"Hak Teâlâ bu Azîz ismini kullarından birine verip onunla tecellî ettiğinde, bu kulunu azîz kıldığı için Muizz ismiyle anılır; kendisine bu isim verilen kul da Hak katında azîz olduğu için Azîz ismiyle anılır; ve Azîz ismiyle anılan kul, Hakk'ın himayesine girmiş olur, O'nun muhafazası altında bulunur." (TB. Kelime-i Îseviyye)
Demek Azîz ismi kula verilince çift bir adlanma olur: Hak "azîz kılan" (Muizz), kul "azîz kılınan" (Azîz) olur. Bu ismin sahibi olan kul, artık Hakk'ın korumasındadır.
Azîz olan kula intikam isimleri musallat olmaz. Aynı fasıl, bu himayenin sınırını gösterir: "Müntakim ve Muazzib (azap veren) isimlerinin intikam ve azap cinsinden murâd ettiği her ne ise, Azîz ismiyle anılan kul Hakk'ın himaye ettiği kişi olur; Hak, bu isimlerin o kul üzerine musallat olmasını engeller." Demek Azîz ismi bir kalkandır: celâlî isimlerin kahrı, Hakk'ın himayesine girmiş kula erişemez.
Azîz'in yanında Hakîm gelir. Kelime-i Îseviyye, ismin bir başka inceliğini koyar: duânın geç kabûlü ilâhî hikmete dayandığı için, Îsâ (a.s.) "İnneke ente'l-Azîzü'l-Hakîm" (Sen Azîz, Hakîm olansın) (Bakara, 2/118) sözünde "Azîz"den sonra "Hakîm"i getirdi. Üstün kudret (Azîz), hikmetle (Hakîm) birlikte zikredilir; çünkü Hakk'ın galebesi keyfî değil, hikmetlidir.
Terzibaba Külliyatında el-Azîz
Terzibaba, Azîz ismini iki kutupta işler: nefsin sahte sahiplenişi ile kulun Hakk'a dayanarak bulduğu hakikî izzet.
Nefis, Azîz'i kendi sıfatı zanneder. Duhân Sûresi şerhi, sahte izzetin kökünü nefse bağlar:
"Nefs, 'ene' (ben) dediğinde, Hakk'ın 'Azîz' ve 'Kerîm' isimlerini kendi sıfatı zanneder. Halbuki azîz ve kerîm olan ancak Hak'tır. Nefsin bu zannı, onun cehennemidir." (Duhân Sûresi)
Demek nefis "ben" deyince, Hakk'a ait izzeti çalıp kendine mâl eder; bu sahiplenme onun azâbıdır. Âhirette ona "Zuk!" (Tad!) denir: zannettiğin o azîz varlık sen değilmişsin, hakikatini tad.
Zillet idrâki, Azîz'in kalpte belirmesidir. Câsiye Sûresi şerhi, aynı kapıyı tersinden açar: "Kul kendi zayıflığına ve zilletine baktığında, bunun zâtî bir aşağılık değil, Hak karşısındaki izâfî bir hâl olduğunu idrâk eder; zelîl oluşunun sebebi, kendisinden daha güçlü bir varlığın bulunmasıdır. Bu durumda Hak Teâlâ, kulun kalbinde 'Azîz' — mutlak güçlü — olarak belirir; böylece kul, Rabbi'nin azamet ve izzet sıfatlarının mazharı hâline gelir." Demek kul kendi zilletini görünce, izzeti Hakk'a teslim eder ve asıl o zaman Azîz'in mazharı olur. İzzet, sahiplenmekle değil, terk etmekle bulunur.
Azîz, celâlî bir esmâdır. Sâd Sûresi şerhi, ismin kahır yönünü koyar: "Cehalet karanlıktır; tecellî bu karanlığı kaldırır. O makamda yalnızca Azîz bâkî kalır; Hak, onlara 'Azîz' ismiyle kahreden galip olarak tanınır." Altı Peygamber — Hz. Mûsâ dersi bunu çift olarak verir: "Firavn, Kahhâr-Cebbâr-Azîz isimlerinin celâlî görünümüdür." Azîz, Cebbâr ve Kahhâr ile birlikte celâl tarafında durur; mağlûp edilemeyen galip kudrettir. Neml Sûresi bu kudreti nefsin terbiyesine bağlar: "Cenâb-ı Hak, rubûbiyet hakikatlerini nefs-i emmâre ismi altında zuhûra çıkarır; bu da Azîz ismiyle, cebbâriyet ile olur."
İnsân-ı kâmil, azîz bir sürmedir. Hac Sûresi şerhi, ismi insân-ı kâmile bağlar: "Ey kalb gözüne kuvvet veren nâdir ve azîz bir sürme mesâbesindeki insân-ı kâmil! Sana lâyık olan budur ki, her süflî mertebede kalmış nâçîz bir ferd senden istifâde edip isti'dâdına uygun bir mârifet nûru bulsun." Azîz olan kâmil, kıymetini kendine saklamaz; aşağıdakini de kendi izzetinden nasîplendirir.
Değerlendirme
Üç kaynak Azîz ismini "hakikî izzet" ve "mağlûp edilemeyen kudret" ekseninde birleştirir. Mesnevî onu kanâate bağlar: gerçek izzet maldan değil Hakk'a dayanmaktan doğar; kendine mâl edilen sahte izzet âdilâne bir hükümle zillete döner. Füsûs, Azîz ismini kula verilen bir himaye olarak okur: bu ismi taşıyan kul Hakk'ın korumasına girer, intikam isimleri ona erişemez. Terzibaba külliyatı Azîz'i iki kutupta işler — nefsin "ben" diyerek çaldığı sahte izzet onun cehennemi olurken, kul kendi zilletini idrâk edip izzeti Hakk'a teslim ettiğinde Azîz'in mazharı olur; ayrıca Azîz, Cebbâr ve Kahhâr ile birlikte celâlî bir esmâdır. Hepsinin ortak hükmü şudur: Azîz yalnız "üstün" değil; izzeti yalnız kendine ait kılan, kuluna ancak teslimiyetle verdiği, mağlûp edilemeyen galip kudrettir. Bu ismi muizz, muzill, cebbar ve kahhar ile birlikte; hikmetli yönünü ise el-Hakîm ile okumak gerekir.