İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 81

التَّوَّاب

Tevvâb

TEVVAB'dır TEVbeleri kabul eden,Gaflet ehlini hakka döndüren,Gerçekleri yerinde gördüren,Ümitleri güçleştiren TEVVAB'dır ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 248 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

ET-TEVVÂB

Günahkarların tövbelerini kabul edici demektir.

---------------------------

لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا {الفتح/2}

(Liyağfira lekellahu ma tekaddeme min zenbike vema teahhera ve yütimme ni’metehu aleyke ve yehdiyeke sıraten müstekıyme)

48/2. “Tâki, Allah, senin için günâhından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin ve senin üzeri-ne nîmetini itmam buyursun ve seni dosdoğru bir yola iletsin.” Özet yorum: Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme ve gelecek bir sonraki Âyet-i kerîme, özellikle Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi muhatap almaktadır ve bu Âyet-i Kerîme içerisinde dört yerde muhatap “sen” (ك) “ke” si vardır.

Hz. Peygambere olan ilâh-î hitapları üç yönlü olarak anlamamız bizlerin tefekkür ufuklarımızı çok daha ileriye götürecek ve hayata bakışımızı çok daha zengin-leştirecektir.

(1) İnci yönü = Hakikat-i Muhammed-î Mertebe-si itibariyledir.

(2) nci yönü = Hz. Muhammed-zuhuru Muhammed-î mertebesi itibariyledir.

(3) Üncü yönü = ise, kendi şahsında ümmet-i ne dönük onlara yansıyan yönü itibariyledir. Yeri geldikçe bunlara değinmeye çalışacağız.

Âyet-i Kerîme’nin yorumunu birinci yönü olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle ele aldığımızda şöyle düşünmemiz gerekecektir.

Vücûd-u Mutlak Vahidiyyet mertebsinde olan Ulûhiyyet mertebesine tenezzül edince, bu mertebe de Hakikat-i Muhammed-î mertebesini Ulûhiyyet mertebesine bir ayna, ilmî manâda zuhur mahalli eyledi ve bu mertebeye hitaben (Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağışladı” (neyi?) (ma tekaddeme min zenbike) “günahlarından geçmiş olanları” (vema teahhera) “sonradan gelecek olanları” (ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı” (ve yehdiyeke sıraten müstekıyme) “ve seni doğru yola iletti.” Tekrar Âyet-i Keriyme’nin başına dönersek, (Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağışladı” aslında bura da henüz daha her hangi bir fiilin oluşması mümkün olmadığından, her hangi bir şeyi de fiîlî manâda bağışlamak mümkün değildir. Ancak hüküm de açıktır, (bağışlama ve mağfiret) vardır. O halde bu bağışlama fiîl-î değil ilmî’dir. Şöyleki;

Allah’ın güzel isimleri olan (Esmâ-ül hüsnâ) bir birine zıt manâlardan meydana gelmiştir. Rahmân, Kah-har) (Rahiym, Cabbar) (Celâl, Cemâl) (hâdî, Mudil) (Zâhir, Bâtın) (Kabz, Bast) (Evvel, Âhır) ve diğerleri gibi İşte bu tüm zıt isimlerin zuhur mahalli ise Hakikat-i Muhammed-î dir ve bu isimlerin bazıları işlendiğinde suç unsurlarını ortaya getirmektedirler işte bu mertebede bunlar işlenmemiş oldukları halde ilm-î varlıkları ilm-î olarak suç unsurlarıdır ve sorumlusu Hakikat-i Muhammed-î dir, çünkü ilm-î de olsa suça kaynak olma özellikleri vardır.

Gerçi bunlar bu mertebe de birbirlerinden ayrıl-madıkları için bir bütün halinde ve birbirlerinin aynıdır ancak zuhura doğru kendi hakikatlerine yönelme fıtriy-yetleri vardır. O sebebten ilm-î menâ’da da olsa Hakikat-i Muhammed-î mertebesi bu hususlardan, (mağfiret-bağışlanma) almıştır.

Bu yüzden Allah (لَكَ) (Leke) “senin için,” yani Makikat-i Muhammed-î için, hakikat-i Muhammediyye yi bağışlaması olmuştur. Neyi bağışladı? (ma tekaddeme min zenbike) “günahlarından geçmiş olanları” yani Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) me Peygamberlik gelmezden evvelki, hakikat-i Muhammediyye’de bulunan suça yatkın Esmâların ilm-î manâda zenb “günah” oluştura-cak ne gibi bir tertip ve terkipleri varsa hepsi affolundu.

(vema teahhera) “sonradan gelecek olanları” ve yeryüzünden hakikat-i Muhammediyye’nin zuhuru olan Hz. Muhammed (s.a.v.) göçtükten sonra oluşacak Hakikat-i Muhammediyye’de ki benzer hallerde affo-lundu denmektedir.

(ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı” Ulûhiyyet mertebesinin Hakikat-i Muhammed-î mertebesine bütün zıt isimleriyle birlikte tecelli ni’meti’ni tamamlamasıdır. Her hangi bir isim o mertebeye aktarılmamış olsa idi bu ni’met tamam-lanmaz eksik kalırdı ki, bu mertebe de böyle bir şeyin olmasının mümkün olmadığını Âyet-i Kerîme açık olarak bildirmektedir. Ni’metin tamamlanması, Ulûhiyyet hakikatlerinin hiç bir eksiği kalmadan, Hakikat-i Muhammediyye’ye aktarılmasıdır ki; (ni’meti azîm) yüce bir ni’mett’tir ve bu yüzden (Rahmeten lil âlemiyn) dir.

(ve yehdiyeke sıraten müstekîme) “ve seni doğru yola iletti.” Ulûhiyyet mertbesinde bulunan bütün özelliklerinin Hakikat-i Muhammed-i mertebesine aktarılması ve bu mertebe vasıtasıyla âlemde ki zuhur-ların ortaya çıkarılması ön görülmüştür, işte bu mertebe (sırat-ı müstakîm) “doğru yol” yani her varlığa kendi istidat, kaabiliyyet ve fıtrat-ı üzere hayat tarzı tanıyıp her birerlerini kendilerine ait kendi doğru yollarında koruyup imkân ve ihtiyaçlarını vermek Hakikat-i Muhammediyye’nin kendi doğru yolu (sırat-ı müsta-kîm)i dir. Doğru yolda eziyet olmaz, her hangi bir şeyi fıtratının dışında kullanmak haksızlıktır, haksızlık ise doğru yol değildir. Doğru yol adalettir ve adalette fıtratı üzere hüküm vermektir, aksi ise eziyet olur.

Âyet-i Kerîme’yi böylece (Hakikat-i Muhammed-î) mertebesi itibariyle özetledikten sonra şimdi ikinci yönü olan (Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi itibariyle özetle incelemeye geçelim.

(Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağış-ladı,” bu mertebede ki, (لَكَ) (Leke) “senin için,” ifadesi zuhuru Muhammed-î olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz hakkındadır. Bu da iki yönlüdür, biri kendisine Peygamberlik gelmezden önceki, eğer varsa küçük günahlarının bağışlanmasıdır. Diğeri ise bu Sûre-i şerifin gelmesi ile Sûre öncesi ve sonraki günahlarının varsa eğer bağışlanmasıdır.

Aslında İslâm inancına göre Peygamberler gü-nahsız, masum’durlar. Bu yönüyle dahi bakıldığında Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin hiç bir günahı olmaması gerekir, hele o Allah’ın (c.c.) habib-i iken. O halde bu (ذَنبِكَ) (zenbike) “günahından” kelimesi neyi ifade ediyor diye çok, çok düşünmemiz gerekmektedir. Hele kendisi hakkında,

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى {الأنفال/17}

( Vema rameyte iz rameyte velâkinnellahe rama)

8/17. “Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah Teâlâ attı.” Bu ve benzeri ifadeler de varken, vücûd-u Muhammediyye’den böyle zât-î zuhurlar da oluyorken?

Ancak Hz. Peygamber efendimizin bu hususta dikkat çeken bir sözü vardır o da şudur. (Bende günde 70 veya 100 def’a istiğfar çekerim) sözüdür. Genel anlamda istiğfar, günahlardan arınmak için nefs ve benlik sahibi kimseler tarafından çekilir. Hz. Peygamberin ise böyle bir (nefs-i) olmadığından çektiği istiğfarında bu türden olmaması gerekir. İrfan ehli bu is-tiğfarın günahlarından değil, kendisi her an terakkî de olduğundan bir önceki makamda bulunduğundan istiğfar ederdi, diye açıklamışlardır. Hz. Peygamber efendimizin iki hali vardır.

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ {فصلت/6}
(Kûl innemâ ene beşerun misliküm)

41/6. “De ki: Şüphe yok ben sizin gibi bir insânım.” Biri, yukarıda belirtilen “beşer” ifadesiyle (bireysel kimliği)

يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِّلْمُشْرِكِينَ {فصلت/6}
(Yûhâ ileyye innemâ ilâhüküm ilâhün vâhidün)

41/6.”bana vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir tek ilâhtır.” Diğeri ise! Yine yukarıda belirtilen “vahy olunu-yor,” ifadesiyle (ilâh-î kimliğidir,) aslında her iki kimliği de ilâh-î kimliğe dayanmaktadır. (Allah beni ne güzel terbiye etti) buyurmuşlardır. O halde her iki yönden de masun‘dur. Günah ifadesi kişilerin mertebelerine göre değişmektedir. Bir mertebe de küçük günah olan aynı şey diğer bir mertebe de büyük günahtır. Ayrıca bir mertebede suç sayılan aynı şey, diğer mertebe de savap olabilir. (Hasenatül ebrar seyyietül mukarabin) yani “ebrar” ın yaptağı (hasene-güzel şeyler) “mukarra-biyn”in indinde seyyi-e günahtır, denmiştir.

Bu husus diğer bir misal ile de (Musâ-Hızır) bahsinde belirtilen hususlardır. Yine Efendimizin kelâmıyla (Allah-ı en çok bileniniz ben olduğum halde en çok korkanınızda benim) buyurmuşlardır. İşte burada bahsedilen (zünb-günah) beşer-î ma’nâ da bir suç değil İlâh-î ma’nâ da çok az bir zaman diliminde de olsa Hakk’tan ayrı kalıp gaflette olma halidir ki, eğer böyle bir zaman farkında olmadan geçmişte olmuş olsa dahi affedilmiştir, gelecekte olsa dahi yine şimdiden affedilmiştir diye ifade edilmiştir.

Yeri gelmişken iki özet bilgiyi de ifade etmekte yarar görüyorum.

(1) Bir zamanlar Tekirdağında (yahova şahitleri) diye bir gurup ders yeri açmışlar ve bizi de davete gelmişlerdi. Kendileriyle bizim yerimizde uzun görüşmeler yapmıştık, hattâ o konuşmalardan (8) adet (90) lık kaset kayda almıştım, halen daha arşivimde dururlar. O konuşmaların birinde; güya İsâ (a.s.) mın üstünlüğünü ispatlamaya çalışıyorlarken, bütün insânların, Peygamberler dahil, günahlı olduklarını sadece İsâ (a.s.) mın günahsız olduğunu ve insânların günahları karşılığında, Allah (c.c.) lühü biricik oğlu olan İsâ’yı kurb’an ettiğini, böyle bir saçmalığı gerçekten gerçekmiş diye hararetle savunuyorlardı, her kim ki İsâ’ya imân ederse onun günahları affolur, diyorlardı. Ayrıca; Hattâ, onlara göre muhammed, dahi günahlı idi. Çünkü yukarıda belirtilen (bende günde 70 veya 100 defa istiğfar ederim) sözünü bu anlamda anlayıp senet olarak gösteriyorlardı.

Bende onlara bu işlerin hiç te sizin anladığınız gibi olmadığını, esas Hakk şahitlerinin bizler olduğumuzu, çünkü bizim ilk şartımızın (Eşhedü.....) ol-duğunu, kendi konumlarının hiç bir dayanağı olmadığını ne yazık ki, ne Hz. Musâ’yı, ne de Hz. İsâ’yı ve ne de kendilerini hiç tanımadıklarını onlara anlatmaya çalıştım. Böylece uzun konuşmalardan sonra ( ne sizin ne de bizim fikirlerimizden dönmiyeceğimiz anlaşıldı o halde daha çok vaktinizi almayalım) deyip ayrılıp gittiler ve bir daha da gelmediler.

(2) Özetle= Bir gün Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sûltan Velet, gençliğinde halvete girmek için babasından izin ister.

Ancak daha yaşı küçük olduğundan babası izin vermek istemez, nihayet ısrarlarına dayanamayıp izin verir ve o da halvete girer. Halvet süresi dolunca, Hz. Mevlânâ halvetin kapısını açar ve oğlunu dışarı çıkarır, istirahat edip dinlendikten sonra “hadi oğlum gördüklerini anlat ta bizde neş’elenelim” demesi üzerine, “babacığım ilk (30) gün hiç bir şey görmedim, hep ibadet ettim. Son (10) günde her akşam değişik bir nûr odamda gördüm, son gece ise şöyle bir nida işittim. (Ey Sultan Velet bütün günahların affedildi, ancak beni unutarak geçir-diğin zamanların hariç.) Bu ve benzeri hadiseler de gösteriyor ki; şeriat mertebesinde suç olmayan bazı hususlar hakikat mertebesinde suç unsuru olabiliyorlar.

Şeriat mertebesinde (ittika) “sakınma” günahlardan ve şüpheli şeylerden sakınma iken, hakikat mertebesinde ise “kendi varlığının hakikatinin, Hakk’ın hakikatinden başka bir şey olmadığını unutmaktan sakınmaktır”.

Bu kısa izahtan sonra, eğer varsa Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin bu tür bir gaflet niteli-ğin de olmuş ve ya olacak günahlarının da affedildiği açık olarak ifade edilmektedir.

(ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı” Zâhir ve bâtın olmak üzere nimet iki türlüdür, en üstünü ise kişiye, Hakk’ın kendisini bildirmesi ve tanıtmasıdır, bunun da kemâli Cenâb-ı Hakk’ın o birey üzerinde, Allah ve câmi isimlerinin tecellisini açmaktır ve bu hususiyyet âlem de sadece Hz. Peygambere açılmış bir husustur. Bütün Esmâ-i ilâhiyye ile birlikte Allah ve Câmi isimlerinin zuhur mahalli olması üzerine ilâh-î nimetin tamamlanmasıdır. Diğer bir ifadeyle bu isimlerin hakikatlerini sende (Feth ettik-açtık) anlamındadır.

(ve yehdiyeke sıraten müstekîme) “ve seni doğru yola iletti.” (yehdiyeke) hidayet verdi, yani “Hâdî” isminin kemâl zuhur mahalli yaptı ve bütün hidayeti buradan dağıttı. Doğru yol Hakk’ın zâtına giden yoldur. Kemâli Mi’râc’tır. Diğer yolların hepsi hayal ve vehme dayanır bu yüzden sonları hüsrandır.

(sıratelmüstekîme) Makam-ı Cem ve fark-ı bünye-sinde toplayan vuslat yolu ezeli ni’mete aday olanlara tahsistir.

Âyet-i Kerîme’nin üçüncü yönü olan kendi şah-sında ümmetine dönük onlara yansıyan halini anlamaya gelince, şöyle düşünebiliriz.

Şu anda tefekkür edelim ki, Hakikat-i Muhamme-diyye ye erişemedik. Hz. Peygamber ise fiziken aramız-da yok, pekî o halde bu (لَكَ) (Leke) “senin için,” (ك) (ke) “sen” ifadelerinin muhatabı kim olacak? Tabii ki, okuyan kişi olacaktır, onu okuyan kişi de îmân ehli ise Onun ümmet-i olacaktır, işte diğer mertebelere ulaşamaz isek bile, Âyet-i kerîme’yi bu mertebesi itibariyle de olsa anlamağa çalışmamız bizlere çook şeyler kazandıracaktır, aksi halde dördüncü şekilde okumuş oluruz ki, bu da gaflet ile hakikatinden uzak olmuş oluruz. Allah korusun.

Şöyle düşünelim ki; Allah’ın bizim geçmiş ve gelecek günahlarımızı affetmesi için Hakîkat-i ilâhiyye ye ve Sünnet-i seniyye ye sımsıkı sarılmamız gerekmektedir. Bu hali ne kadar kemâle erdirirsek o derece üzerimize olan ni’meti’ni tamamlayacaktır. Bu anlayışlar içerisinde yürüdüğümüz yol (sırat-ı müstakîm) “doğru yol” olacaktır ve bunun kemâli de, diğer yolların da gö-nüllerimizde (açılma-feth) olma ihtimali artacaktır ve üzerimize olan ni’metinin tamamlanması olacaktır.

TEVVAB' dır TEVbeleri kabul eden,
Gaflet ehlini hakka döndüren,
Gerçekleri yerinde gördüren,
Ümitleri güçleştiren TEVVAB'dır ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku