Errahmâni-rrahîm(i)
(2-4) Hamd, Alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah'a mahsustur.
O Rahmân ve Rahim,
Rahmân ve Rahîm sıfatlarının müstakil ayetle tekrarı, rahmetin merkeziliğini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rahmân yalnızca Allah'a mahsustur — hiçbir yaratılmış 'Rahmân' olarak isimlendirilemez.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Fa'lân vezninde gelmesi 'dolup taşma' ifade eder: rahmet tüm varlıkları kaplar.
Fâtiha Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(3) Kûr’ân-ı Kerîm; Müzzemmil Sûresi; (73/4) Âyetinde:
أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا
“Ev zid aleyhi verettilil Kûr’ân-e tertilen.”
(4. Veya onun üzerine artır ve Kûr'ân-ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku.
Hadîs-i şerifte belirtildiği gibi, her bir Âyetin, en az dört mertebesi vardır. Bunlar sırasıyla, zâhiri, batını, haddi, ve matlaı, doğuş yeri, dır. Ayrıca yedi mertebesi ve sonsuz mertebeleri vardır. Âyetlerin zâhiri dışı, batını içi, haddi hudutları, matlaı doğuş-zuhur yerleridir. Dolayısıyla Âyet-i Kerîmeler den daha geniş bir anlayış elde etmek istiyorsak bu ifadeler ışığında inceleme yapmamız tabii olacaktır. Şimdi, yukarıda belirtilen üç Âyet-i Kerîme yi bu anlayış içerisinde özetle incelemeğe çalışalım.
Vâkı’a Sûresi, (56/79) Âyetinde bahsedilen, (lâ yemesse hu) O’na yani Kûr’ân-a temas etmeyin-do-kunmayın, bölümü, Kûr’ân-ı Kerîm-e doğru yöneli-şimizin ne sûretle olması gerektiğini bize bildirmektedir. Bir şey ile ilgilenmek, veya okumak için onu, evvelâ “ele almamız-temas etmemiz” gerekmektedir.
İşte bu ele alış keyfiyyetini bu Âyet-i Kûr’âniy ye kendi dili ile, ve kendisi bizlere anlatmaktadır. Her hangi bir şeyi sağlıklı okumak üç aşama gerektirmektedir. Birincisi yöneliş ve ele alma adabı, ikincisi başlama adabı, üçüncüsü ise okuma adabıdır. Bu adap-edepler yerine getirilirse okunan şeyden âzami istifade sağla-nacağı açık bir gerçektir.
Hele hele okuyacağımız yazılar, (kitap) “İlâh-î kelimeler” ise o zaman bu sıralanan üç adabı en ke-malli bir şekilde koruyarak kullanıp okumamız bizleri Kûr’ân-ı Kerîm’in daha derinliklerine doğru yol alma-mıza vesile olacağı açıktır. Bu Âyet-i Kerîm’e şeriat ve tarikat mertebesinde, tefsirlerde geniş olarak zâhiren ifade edildiği gibi, “temiz olmadan” Ona dokunmayın, yani “ su abdestsiz olduğunuz halde” Ona dokunmayın, hükmünde dir ve dosdoğru dur, her kesin mutlaka uyması gerekmektedir.
Hakikat ve marifet mertebelerinde ise daha derin mânâları vardır. Bu mânâlar uruc idraki ile yükseliş halinde olanlar için gerekli irfaniyyet bilgileridir.
Şöyle ki: (Yemesse HU) burada ki, (HU) dan kasıt , “Kûr’ân” “temas” etmeye, yani eline alıp dokunmağa çalışan da “İnsân” dır.
İşte bu iki muhteşem zuhuru İlâh-î ezelden ebede ikiz kardeştir. Bir Hadîs-i Şerif de, (el İnsân-ü vel Kûr’ân-ü tev emanü) yani (İnsân-ı Kâmil ile Kûr’ân bir batında doğan ikiz kardeştir,) diye buyurulmuştur.
İşte bu ikiz kardeşten birisi olan “İnsân” zâhiri-dışı itibariyle hareketli, eğitilmezse, içi itibariyle hare-ketsizdir. İkincisi olan, “Mushaf- Kûr’ân” ise zâhiren- dışı itibariyle hareketsiz, içi- mânâ sı itibariyle hareket-lidir. İşte bu iki kardeşin bir birlerini tamamlamaları ve fayda sağlamaları için bir araya gelmeleri lâzımdır.
Bir araya gelip ele alınıp okunmağa başlandığında her ikisinde bulunan zâhir bâtın hareketlilik ortaya çıkmak-tadır, yani Kûr’ân-ı Kerîm’in içinde bulunan hareketler İnsân’ın hareketsiz olan iç âlemini harekete geçirerek orada bulunan İlâh-î mânâları tatbik eder hale getire-rek ilim ve irfanının artmasına sebeb olmaktadır.
İşte bu faaliyetten âzamî derecede fayda sağlamak için evvelâ zâhiren “tahir-temiz” yani abdestli olmak lâzımdır, abdesti olmayan zâhir ehli bu hüküm ile onun zahirine dokunamaz. Peki dokunursa ne olur? Fayda sağlayamaz. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir.
Zâhiren her abdestli olan kimse elinde Kûr’ân-ı Kerîm-i tuttuğu halde acaba bâtınını yani özünü tut-muş olabilirmi? Yani özüne temas etmiş olabilirmi? Hayır özüne temas etmiş olamaz, ancak zâhirini okur, fakat bâtınını okuyamaz yani Âyetleri zâhiren okusa bile özüne temas edemediğinden iç mânâlarını anlayamaz.
Bunları anlayabilmesi için Kûr’ân-ı Kerîm-in kar-deşi olan gerçek bir İnsân-ı Kâmil’in eğitiminden geçip onun nefhasını alması ve bu yoldan onun “ ab-u hayat-hayat suyu” ile gusledip beşeriyetinden soyunup batıni tahirliğe ulaşması gerekmektedir.
İşte ancak bu ilmî ve irfanî tahirlik ile kâmil hâle gelen kişi ikiz kardeşi olan (HU) ya yani Ona Kûr’ân-a dokunur-temas eder, bu dokunuş ilk olarak eline aldığı dokunuşla beraber içindeki mânâları anlayarak, onları anlayış dokunuşları olarak algılaması bâtıni mânâda ki Ona dokunuş-temas-ı olur.
Zâhiren abdestsiz olarak Onun, (HU) nun zâhi-rine dokunmak yasaktır. Zâhiren abdestleri olduğu halde bâtınî abdestleri olmayanların da (HU) nun bâtını na dokunmaları yasaklanmıştır.
O halde gerçek mânâ da Kûr’ân-ı Kerîm-i okumağa başlamak ve Ona zâhir bâtın temas etmek için bu iki “taharat-ı-temizliği” de yapmamız gerekmekte’dir.
Bu taharatların biri “su” ile bedenimizin taharat-ı- temizliği, diğeri ise varlığımızı kaplamış olan “Nefs-i benliğimiz” den taharat temizlik ile olabilmektedir.
İşte bu iki özelliği “tâhir” liği varlığında oluştu-ranlara ancak gerçek mânâ da Kûr’ân-ı Kerîm-i okuma izni verilmiş olur. Bunun dışında Ona bâtınen temas etmek isteyenler bâtın-i adabına riayet etmediklerinden izinsiz olarak temas ettiklerinden bâtınen (HU) dan yani Kûr’ân-dan fayda sağlayamazlar.
Bu hususta marifet mertebesi itibariyle de mânâ-lar vardır fakat genele açılması caiz değildir, ehline mâlûmdur. Kûr’ân-ı Kerîm-i, yani zât-î mânâları okuyup anlamak için evvelâ onu bu adap ve anlayış ile tahir olarak elimize almamız lâzım gelecektir, fakat onu elimize alıp, öpüp alnımıza koymakla da işimiz bitmiş olmamaktadır. Bu bir hörmet vesilesidir çok güzeldir, fakat Ona olan gerçek hörmet içini açıp, okuyup tavsiyeleri ile amel ederek Hakk’a ulaşmaktır.
İşte Onun kendisini yukarıda belirtildiği şekilde ele alınma adabı olduğu gibi birde okumağa başlama adabı vardır ki, yine O kendisinin nasıl ve hangi haller içinde okunmasının gerektiğini kendisi bizlere bildirmek-tedir. Kûr’ân-ı Kerîm Nahl Sûresi; (16/98) Ayetinde: Mealen: “Kûr’ân okuyacağın zaman o kovulmuş olan şeytan’dan hemen ALLAH’a sığın.
Kûr’ân-ı Kerîm-i; okumaya başlayacak olan kişinin ne kadar dikkatli olması lâzım geldiğini bu ve benzeri yukarıda da bahsedilen Âyet-i Kerimelerle çok açık olarak ifade edilmektedir. Çünkü kûr’ân-ı kerîm Bü- tün zamanlarda ve mekânlarda tek ve yegâne İlâh-î
zâtın, zâtını bütün mertebeleriyle anlatan zâtın kelâmı-kelâm-ı İlâhi dir, ve bütün âlemde bir eşi daha yoktur, ve de olamaz. Dünyanın başlangıcından bu günlere ve kıyamete, hatta sonsuz zamanlarda da oluşacak (bütün kitaplar) bir araya gelse gene onun tamamının değil, bir Âyetinin bile karşılığı olamazlar.
Çünkü bu zâtının, Kûr’ân-ı Kerîm-in kelimeleri, Âyetleri Sûreleri dir. Her şey onda dır, ve ondan zuhur etmektedir, çünkü ümmül âlem, ümmül kitap, âlemlerin ve kitapların anası dır. Diğerleri ondan türeyen onun türleridir. Ve tür aslı ile bir tutulup karşılaştırılamaz.
İşte okumak için elimizde böyle bir kitab-ı İlâhiyi tutmaktayız. Bu elimizdeki kitap (Mushaf-ı Şerif) okun-madığı zaman susan Kûr’an-dır. İçindeki mânâların açığa çıkması için kendi sistemi içerisinde okunması lâzımdır. Bu okuyuşu da yapabilecek olan sadece ve sadece İnsân denen o muhteşem varlık yani ikiz kardeşidir. O na ise, “Kûr’ân-ı Nâtık” yani (Konuşan Kûr’ân) denmiştir.
Muhyiddin-i Arabi (r.a.) hazretleri Kûr’ân okuyan kişinin ALLAH’ın tercümanı olduğunu “Füsûs’ül hikem” adlı eserinde ifade etmiştir.
İşte elinde böyle muhteşem bir mânâlar deryasını tutan kişinin bu deryadan âzami derecede faydalanması tavsiye edilen şekilde okunmasına bağlıdır. Kûr’ân-ı ke-rîm’in başında olmadığı halde başlarken okunması şart olan bu (16/98) Âyetinin nasıl bir gerçeği gözler önüne serdiğinin anlaşılması zor olmayacaktır. Ancak biraz dikkat ve idrak gerekmektedir. Bu Âyet-i Kerîme’, Kûr’ân-ı Kerîm-in başında zâhiren yazı da, olmamakla birlikte, bâtınen ve okunuyorken de lisânen vardır, oku-maya başlamanın ilk şartlarındandır. (IKRA’) “OKU” emri ile (Âlâk 96/1) Kûr’ân-ı Kerîm-i okumaya başlayan Ki-şinin ilk lâfzı-sözü (16/98) Âyetin de ifade edilen
hüküm ile yazıda olmadığı halde, (euzü billâhi mi-neşşeytanirracîm,) diye başlayıp devam ederek, yazı da olan (bismillâhirrahmânirrahîm)i okuyup, daha sonra hangi bölümü okuyacaksa o bölümü okumaya başlayıp devam etmesidir.
İlâh-î kitabımızın, İlâh-î emri olan bu hüküm çok dikkat çekicidir. Her Kûr’ân okunmağa başlandığında bu hükmün, yazıda olmadığı halde lisânen tatbik edilmesinin bildirilmesi muhakkak ki çok açık ve kesin olarak dikkat edilmesi ve üzerinde durulması lâzım gelen bir konu olduğu aşikârdır.
(Kovulmuş şeytandan ALLAH’a sığınırım) (16/98) hükmü ve ifadesi gerçekten çok dikkat çekicidir. Bu âlem de o kadar çok şey-varlık varken, niçin “şeytan” dan sığınılmaya-korunmaya emir olunmuştur. Ve öyle bir husus ortaya çıkmıştır ki; sanki bir tarafta ALLAH (c.c.) diğer tarafta (şeytan-yani iblis) vardır ve Hakk’a karşı taraf olmaktadır. Bu düşünceler içerisinde hadiseyi değerlendirmemiz gerekmektedir.
Ancak bu yoldan bu işi daha iyi analiz etme imkânımız oluşmuş olur. İşte bu hadise, yani uyarı, İnsân’ın en çok dikkat etmesi ve uyanık olması lâzım gelen şeyin bu varlık olduğu bilincinin kendisinde yer-leşmesi olduğunu anlatmak içindir. Kûr’ân-ı Kerîm-i okumağa başlarken dahi, şeytanın İnsân-a musallat olabilme imkânı var ise, diğer dünya işlerinde haydi, haydi var demektir. Bundan kurtulup sağlıklı bir düşünce ve anlayışa sahip olabilmek için (ALLAH’a sığınmak) emir edilmiştir. Çünkü ALLAH (c.c.) lâfzı, Câmî bir isimdir ve bütün isimleri bünyesinde toplamıştir, diğer isimler böyle değildir, sadece kendi isminin kapsamı içerisinde faaliyet göstermektedirler, fakat ALLAH (c.c.) ismi câmîsi bütün isimleri toplamıştır ve onlara hâkimdir.
İnsân ağırlıklı olarak “selâm” isminin zuhuru, ve
terkipler halinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhurudur. Melekler “Sübbuh ve Kuddüs” isimlerinin zuhuru, şey-tan ise “Aziz, Cebbar, Mütekebbir ve Kahhar” isimleri-nin zuhurudur, kendisinde bu isimler ağırlıklıdır. Hâl böyle olunca bu isimlere karşı koymak ancak ALLAH ismine sığınmakla yani onun koruması altına girmekle olur.
Başka bir ismin bu genişlikte kapsama alanı olmadığından ona karşı fazla tesirleri olmaz. (Eûzü bike minke) yani, “senden sana sığınırım” ifadesiyle belirtilen duada bu hakikate dikkat çekilmek istenmiştir. Şeytan-ı faaliyete geçiren isimlerden, onu hükümsüz bırakacak, ALLAH ismine, yani isimlerinden zât-ı na sığınırım demek olmuş olur.
Şeytan-iblis İnsânda ki; Nefs-i Emmâre, “Nefs-i benliği” ifade eder, onun karşılığıdır, eğer eğitilmesse yukarı da belirtilen isimler bilhassa “Kahhar” ismi o vücudu istilâ eder ve hükmünü mutlak yürütür, kendi kurguladığı fikir ve düşünceleri kişisine belki zorla tatbik ettirir en fazla bozgunculuğu “var-ı yok, yok-u ise var” göstermesidir ki; bu hâl gerçek değerleri alt üst eder. Bu hâlde iken o kimse ne yaparsa yapsın hep hayal ve vehim ile hareket ederek bu yollardan gelen kararları verir ve tabiidir ki çok kere’de yanılır.
Kûr’ân-ı Kerîm-i okumak kişinin hayatında ya-pacağı en değerli ve en güzel bir iştir, işte bu işi, Kûr’ân-ı kendine yaraşır bir şekilde okuması için kişinin şeytaniblis ifadesiyle belirtilen hayâl ve vehimden arınmış, salt ve saf bir “Rûh” ile yani hakiki sâfiyeti ile kendisine üflenmiş olan “ venefahtü” (o na ruhumdan üfledim 38/42) ile (Kûr’ân-ı Kerîm-i) yani zât-î hakikatleri ken-dinde bulunan İlâh-î Zât-ı ile okumağa başlaması gerçek Kûr’ân-ı Kerîm-i okuması olacaktır. İşte bu tür okuyuşa tek mâni şeytan-iblis, yani hayâl ve vehimdir. Bun-
dan kurtulup temiz bir akıl, gönül, Rûh ve idrakle oku-nan Kûr’ân-ı Kerîm kişiyi bu yoldan İlâhi Zât-a yani ALLAH (c.c.) lühü Hazretlerine ulaştıracaktır.
Bu hakikat ancak (euzü billâhi mineşşeytanirra-cîm) ALLAH-a sığınıp hayâl ve vehimden kurtulduktan sonra, (bismillâhirrahmânirrahîm) diyerek o anahtar ile sonsuz mânâ kilitlerini açmanın yolu böylece okuyan-lara açılarak, engin bir Kûr’ân yolcusu olarak, Kûr’ân da yolculuğa sağlıklı ve güvenilir bir şekilde başlayabile-cektir.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ
(euzü billâhi mineşşeytanirracîm) Yukarıdan beri özet olarak ifade etmeye çalıştığımız hususu, biraz daha incelemeye çalışalım. Bu cümlemizin ve mânâsının özü sığınmadır. Bütün mertebeler de, (şeriat, tarikat, hakikat, marifet,) mertebelerinde o mertebenin gereğinin icabı olarak değişik anlamda’dırlar. Genelde bilinen şeriat ve tarikat mertebesi itibariyle lâfzî, kelâmî, ezberî ve “tenzihi resmî” olan klâsik okunuş ve söylenişidir.
Bu sığınma kelimesini söyleyenler yukarıda belirtilen mertebelerin birisinin anlayışından, dört esas üzerinden söylerler. Ancak kişi hangi mertebe de olursa olsun, hiç bir kimsenin anlayışı tıpatıp, bir birinin aynı olmaz, herkes kendi idrak ve anlayışı üzere bu “sığınma cümlesi”ni söyler. Telûffuz ederler. Diğer ifade ile söyleyen ne kadar lisân varsa o kadar değişik ve o kadar da değişik tatbikatı vardır ancak kişiler genelde sadece kendi anlayışlarından yola çıkarak her okuyanın aynı anlayışta olduğunu zannederler. Tefekkür ehli Ârifler ise bunların hepsinin farkındadırlar. Şimdi bu muhteşem ikaz cümlesine imkânlarımız nispetinde bakmaya çalışalım.
İdrakle bakıldığında hemen anlaşılacağı üzere bu cümlede (üç) kimlik, yapılması istenen de (bir) fiil vardır. Makam sırasıyla bakarsak, Allah (c.c.) İnsân ve şeytan’dır. Âyet-i Kerîme’ye sırası ile bakarsak, sığınan İnsân, sığınılan Allah, ve uzaklaşılması istenen de taşlanmış şeytandır.
فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا
فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي
الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
(Ve ezellehümaşşeytanü anha fe ahrecehümâ mim-mâ kanâ fîhi ve kulnahbitû ba’duküm liba’din adüvv veleküm fîhil ardı müstekarrun ve metâûn ilâhîn)
(2/36) “İmdi şeytan, Âdem ile Havva'yı cennetten kaydırdı, oradaki nimetlerden çıkarıp uzaklaştırdı. Biz de dedik ki: Bâzınız bâzınıza düşman olmak üzere yer yüzüne ininiz, sizin için yer yüzünde bir vakte kadar bir ikametgâh ve bir nasip vardır.” Ve ezellehümaşşeytanü anha. İşte bu Âyet-i Kerîme ile başlayan bu “tasallut-musallat” olma : Bâzınız bâzınıza düşman olmak üzere yer yüzüne ininiz, ifadesiyle bu şeytanın düşmanlığıda yeryüzüne inmiştir. Aslında Âdemin şeytana düşmanlığı yoktur, fakat Âdemin hakikatinin farkında olmayan şeytan, kendi kendine onu kendinden daha aşağıda zannedip, Cenâb-ı Hakk’ın ona verdiği değeri görünce o na düşman olmuş ve her hâlü kârda onu Hakk’ın indinde küçük düşürmeye çalışmıştır.
Kûr’ân-ı Kerîm gelmeye başladığında, sırada (16) nüzül de (70) sırada olan Nahl Sûresi (98) Âyet-i kerîme’si henüz nâzil olmamış idi, ancak daha önce gelen Sûre ve Âyet-i Kerîmeler okunuyor idi, o halde daha henüz bu hüküm yok iken okunan Kûr’ân-ı Kerîm-i okumaya sadece (Besmele-i Şerif) ile başlandığı anlaşılmaktadır.
Epey bir müddet sadece Besmele-i Şerif ile okunan Kûr’ân-ı Kerîm bu Âyet-i kerime ile, kayıtta olmadığı halde lâfızda öne alındığından, İlâh-î bir hüküm olarak böylece kulun lisânından, okunur hale dönüşmüştür.
Her ne zaman nâzil olan Âyet-i Kerimeyi ümmetine ilk defa okuyan Aleyhisselât-u vesselâm, olan Efendimiz, (Kûr’ân okuyacağın zaman……) hakkında ki nâzil olan bu Âyet-i Kerîme’ye, geldiğindeki ilk okuma cevabı, (euzü billâhi mineşşeytanirracîm) (Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım) olmuş, böylece hüküm haline dönüş-müştür.
Şimdi, bu sığınma cümlesini incelemeye çalışalım.
(euzü) “ben sığınırım” kime? (billâhi) “ile Allah’a” (min) kim’den?(eşşeytanirracîm) “Kovulmuş-taşlanmış şeytan- dan.” Bilindiği gibi bu zuhurun aslı “cin” olduğu halde ilk isminin (azazil) olduğu bildirilmektedir, daha sonra Âyet-i Kerîmede belirtilen Âdem (a.s.) ile olan münasebetleri neticesinde, onun hakikatini anlayamadığı için ismi (İblis) olmuş dünya ya indirildikten sonraki ismi ise (şeytan) olmuştur. Hâl böyle olunca, mânâ âlemindeki ismi (azâzîl) lâtif ismi (cin) düşünce de (iblis) fiilde (şeytan) olmuştur Yukarıda da bahsedildiği gibi bu cümle muhtelif mertebe-lerden muhtelif anlayışta okunmaktadır ve okuyan kişinin idrakine göre âfakî ve enfüsî tesir sahası genişlemektedir.
Bu bir sığınma olan, lâtif ve mânevi cümlesini ilk def’a okuyan Efendimiz tabii ki, (abdiyyet ve ubûdiyyet) mertebe-i câmî olan kendi “İnsân-ı Kâmil” mertebesinden okumuş, bizlere de bunu tavsiye etmiştir. Her mü’min bunu böylece gerek lisânen gerek mânen okumak zorunda’dır, ve ifade etmiş olduğu mânâ gerek Kûr’ân-ı Kerîm okuyorken, gerek hayatın diğer yönlerinde, kendisine en çok lâzım olan düstûrdur. Bilindiği gibi insân’ın, “nefsi benlik, izâfi benlik, İlâhi benlik”, olmak üzere üç benlik mertebesi vardır. Kim hangi mertebede yaşıyor ise o mertebenin düzeyinden bu sığınma cümlesini okuyup kelâm-ı İlâhiye ye başlamaktadırlar.
Bu hususta kişinin ilk sığınması lâzım gelen, nefsi benliğinden, izâfi benliğine olmasıdır, ikincisi ise, izâfi benliğinden İlâhi benliğine olmalıdır. (euzü) “ben sığın-ırım” işte bu (ene-ben) lik idraki çok mühimdir. Cümleye başlarken (euzü) “ben” anlayışı, kişi hangi idrakte ise devamı o idrak ve anlayış mertebesinden devam eder. Bir varlığın ben diyebilmesi için, evvelâ kendi benlik bilincinde olması gerekmektedir. Herkes (ben) kelimesini fıtri olarak söyler ancak genelde söylenen bu söyleyiş uykuda uyuyan bir kimsenin söylediği benliğe benzer, gerçek mânâ da ben diyebilmek için, bir Ârif, İnsân-ı Kâmil tarafından gerçek mânâ da ilim ile uyandırılmış kimseler, (euzü) sığınma hakikatini gerçek mânâ da söylemiş olurlar. Bunun küçük bir ölçüsü, eğer kişi çevresinde olanları “mahlûk vechinde görüyor ise nefsi benliğinden, vechi ilâh-î olarak görebiliyor ise, bu da İlâh-î benliğindendir” ki, İlâh-î olanı görüyordur.
Hadîs-i Kudsî de, (men kâne el ilmü hayyen lem yemüd ebeden.) “Kim ki ilim (ilmi ilâh-î) ile diridir, ebeden ölmez.” (2/115) Âyetinin delâletiyle nereye baksa Hakk’ın vechinden başka bir şey görmezler. Bunların sığınmaları, (Eüzü bike minke) “senden sana sığınırım” hükmü ile, (zâtımdan zâtına, sığınırım) dır. Özetle sığınan mertebe’yi, (kim’lik-ben’lik) ifade etmeye çalıştım. Şimdi sığınılan mertebeyi anlamaya çalışalım.
Bu mertebe de bilindiği gibi (b,illâhi) “ile Allah’a” dır. Klâsik ifade ile ise sadece “ Allah’a” dır. Eğer bir kimse “nefsi benlik” ile, söylüyorsa, sığınması, hayalinde “zan” ettiği Allah-ına dır. Ancak İlâh-î benliği ile söylüyorsa, o durumda kendi varlığında var olan, o İlâh-î benliği ile “Allah’ın Zâtına” sığınıyordur, işte orası zâten fenâ fillâh mertebesi olduğundan bu durumda da kulda var ve hâkim olan Hakk’ın kendi varlığı olduğundan, bu durumda sığınma fiili Hakk’a ait olmaktadır. İşte bu mertebe itibari ile baştaki (E) “Elif” Ulûhiyyet elifi olmuş olur. Ve bu durumda arada başka bir varlık kalmadığından, Cenâb-ı Hakk İnsân-ı Kâmilinin zâhiren, lisânından kendi bâtınına kendinden
kendine sığınmış olmaktadır. Ve Kûr’ân okumaya başla-yanda kendisi olmuş olur. Aslında kulunun lisânından kendi kelâmını gene kendi okur, zâten kul yokturki okusun. Bu mertebeninde çok daha fazla durakları vardır, şimdilik bu kadarı ile yetinelim, ve yolumuza devam edelim.
(min,eşşeytan) “şeytan,dan” “min” harfleri, (mim) ve (nun) esire ile okununca, “min” (den-dan) takısı alır.
Üstün ile okununca, (men) olur ki, (kim) kimlik, demektir, bura da “Allah’a” sığınan insân ve sığınılan ikilisi vardır. Sığınan okuyan, sığınılan, uzaklaşılması istenen şeytandır. Şeytan, “uzaklaştı” mânâsında ki, (şatana) fiilinden türemiş olduğu yazılıdır. Ayrıca “eşyanın tantanalı sesi” diye düşünülür. İblis ismi ile Kûr’ân-ı kerîm de, (11) def’a, şeytan ismi ile (88) def’a, toplu olarak (99) def’a geçmektedir ki, tesadüf olamaz.
Bu zuhura yukarıda, mânâ âlemindeki ismi (azâzîl) lâtif ismi (cin) düşünce de (iblis) fiilde (şeytan) olmuştur demiştik.
(İblis, Mudil isminin en kemalli zuhuru olan bir ruhdur. Vahidiyyet mertebesinden sonra zuhura gelen mertebe-i ervah varlıkların zuhur kaynağı olduğundan ikiliğin başladığı yerdir. İdlâl şaşırtmak demektir, bir vücûdun ayrı ayrı görülmesi şirk, şirk ise dalâlettir. Ve bu tarz görüş vehim kuvvetinin özelliğidir. Bu kuvvet mudil isminin mazharı olup iblisin hakikatidir. Ve bu hususiyyetiyle âlemlere muhittir. Ve onun tabiiyyeti altında sayılamayacak kadar çok bu tür kuvvet mevcuttur. Ve cümlesi bozguncu luk yapmaya memurdur. Zira vehim kuvveti asla yalan söylemekten dönmez. Zira isteği bütün kuvvetler üzerine istilâdır. Yok olan bir şeyi var, var olan bir şeyide, yok, gösterir. Tefekkür kuvveti aklın hükmüne tabi olursa ona “hatıra getiren düşünce” eğer vehmin hükmüne tabi olursa one da “hayaliye” denir.) Fusûs-ül Hikem mukaddime özet.
(erracîm) İşte iblis bütün isimlere câmî olan akl-ı külle tabi olmayıp benlik davasına kalkıştığı ve biri iki gördüğü için (7/13) “hemen çık gerçekten sen alçak küçüklerdensin.” Hitabı ile tardedildi. İşte böylece kendini ayrı ve müstakil bir varlık olarak zanneden iblisten korunmak için bizlere evvelâ Kûr’ân-ı Kerîmi okumaya başlarken ve her hangi bir işimize de başlarken bu hayal ve vehmin musallat olmasından Allah’a sığınılması emir ile tavsiye edilmiştir. Şimdi tekrar özetle, “min” (Mim) ile (nun) u anlamaya çalışalım.
(Mim) sıfat mertebesi Hakikat-i Muhammediyye yi, (nun) ise Esmâ mertebesi Nûr-u İlâhiyye yi ifade etmektedir. Bu anlayışla bakıldığı zaman, iki özellik ortaya çıkmaktadır. Bunlar birer mertebe olduğundan bu metrelerde dahi iblisin musallat olmasından Hakk’a sığınmanın gereği belirtilmektedir.
Risâle-i gavsiyye de, şöyle bir tabir vardır. (Ya gavs, haremime girmek istersen, ne mülke, ne melekûte, ne ceberûta iltifat et, şüphesiz ki mülk âlimin, melekût ârifin, ceberût da vakıfinin (vakıf olanın) şeytanıdır. Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard edilmişlerden olur.) İfadesiyle bu hâle dikkat çekilmiştir.
Yukarıda bahsedilen (min) (den) ifadesinden şöylece de, bir ifade oluşturabiliriz. Nefsimden,(N)Nûr’u İlâhiyyeye (B) (ile) (M) hakikat-i Muhammediyye ye, oradan Lâhud âlemine sığınırım diyebiliriz. Başka bir ifade ile de sığınma.
(Eûzü) Nefs-î-zuhur halinden İlâh-î kadim hali-ne sığınmaktır, diyebiliriz.
Yukarıda ki, kısaca bahsedilen ilâve özet bilgilerden sonra kaldığımız yerden devam edelim.
Bu yüce mânâ yolculuğunun verimli olması bazı
ölçülere bağlıdır. O da üçüncü aşamadır. Birinci aşama, yukarıda özet olarak ifade etmeğe çalıştığımız, “temas-dokunma-tutmadır,” İkinci aşama, “idrak ve şuur ile başlama” Üçüncü aşama ise, “tertil” yani ölçüdür. Okunan her bir kelime ve Âyetin ölçüsüdür, yani mertebesidir.
Kûr’ân-ı Kerîm, Âdem (a.s.) dan başlayarak, Hakikat-i Muhammediyye ye, oradan Hakikat-i Ehadiyyet-Ahmediyye ye, kadar uzanan mertebeler göstergesi-bütünüdür. Okunan Âyet-i Kerimenin ölçüsü, yani merte-besi bilinemez ise o Âyet-i kerimeye gerçek mânâsı verile-meyip, sadece zâhiri ile amel edilmiş olur ki; bu yüzden özü itibariyle de perdelenmiş olur.
Kûr’ân-ın, yani Zât-ı İlâhinin daha geniş mânâda okunarak idrak ve telâkki edilmesi bu üç asla riayetle an-cak mümkün olacağı açık olarak belirtilmiş olmaktadır.
Kûr’ân-ı Kerîm; Müzzemmil Sûresi (73/4) Âyetinde.
أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا
“Ev zid aleyhi ve rettilil Kûr’âne tertilen”
4. Veya onun üzerine artır ve Kûr'an-ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku.
Buyrulan bu “tertil”-ölçü iki yönlü ses ve mânâ üzere olmaktadır. Ses ölçüleri; sesli olarak okunan Kûr’ân-ı Kerîm-in, okuyan tarafından tecvid kaidelerine uyularak okunmasıdır ki; yedi şekli, ve değişik makam-lardan da değişik okunuşları vardır.
Mânâ ölçüleri; üzere okunması ise, o da iki yönlü-dür ki; biri kendi mertebesi itibariyle diğeri ise seyr-i sülûk mertebesi itibariyledir.
kendi mertebesi itibariyle olan yönü, dört metre-be; Şeriat, tarikat, hakikat, marifet, diğer ifade ile ef’âl, esmâ, sıfat, zât mertebeleridir.
İkinci yönü ise her Âyetin içinde bulunan, ifade ettiği seyr-i sülûk yolunda 12+1= (13) mertebeyi bil-dirmektedir. Bu mertebeler bilinerek okunan ve anlaşılan Kûr’ân-ı Kerîm okunmasına (Zât-i) okunuş denir ki; Zât mertebesi itibariyle okuyuş ve idrak edip yaşayış demektir. Yaşantısını ehli bilir.
Buna ehil olmuş kimselere (Ehlûllah) ALLAH ehli denir, mertebeleri Zâtiyyun dur. İyi niyetle Kûr’ân okuyan her kimse mutlak sûrette, kendi mertebesi itibariyle, hayatında yapmış olduğu, kendine göre en değerli-kıymetli şeydir. Bu meşguliyyetten daha değerli bir meşguliyyet dünya âleminde tasavvur edilemez.
Hadis-i şerifler de:
= Sizin en hayırlınız, Kûr’ân-ı Kerîm-i öğrenen ve öğretendir.
= Ümmetimin yaptığı ibadetlerin en kıymetlisi, Kûr’ân-ı Kerîm-i Mushafa bakarak okumaktır.
= Peygamber efendimiz de “Kûr’ân-ı Kerîm-i benden öğrendiğiniz gibi okuyunuz” diye emretmiştir. Yani hem sesi, hem de mânâsı ile de-mektir. Devam eden bu tavsiyelerden bu kadar örnek vererek yetinelim.
Yukarıda belirtilmeye çalışılan üç hususu göz önün de bulundurarak, gayretimiz nispetinde Kûr’ân-ı Kerîm-i okumağa başlarsak, mânevi techizatla ve mânevi korunma altında olacağımızdan hayal, vehim, heva ve dünya muhabbeti Onu gerçek mânâ da anlamamıza mâni olamayacaktır.
Bu hisler, anlayış ve temizlik içerisinde elimize alıp tuttuğumuz (temas) ettiğimiz, Kûr’ân-ı Kerîm-i, “Euzü billâhi minşşeytanirraciym,” kovulmuş şeytandan ALLAH-a sığınarak ve mânâlarının açılması için anahtar olarak, Bismillâhirrahmânirrahiym, diye lisâne dönüştürüp
seslendirerek ve “tertil” ölçü ile okumaya başladıktan sonra arkasından sırasıyla, (Elhamdü lillâhi Rabb’il âlemiyn) diye devam etmekteyiz.
Burada yeri gelmişken bir şeye daha dikkat çek-mek isterim. O da şudur. Nasıl ki; Kûr’ân-ı Kerîm-i, okumağa başlarken, kovulmuş şeytandan ALLAH-a sığındığımız gibi, bitirirken de en sonunda da (Nas Sûresi 114/6)
مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ
“minel cinneti vennas.”
6. -O vesvese veren- gerek cinden ve gerek insandan -olsun, hepsinden de Allah'a sığınmalıdır-.
Kûr’ân-ı Kerîm-in son Sûresi de bizlere aynı uya-rıyı yapmaktadır. Bu Sûre-i Şerif ile Kûr’ân-ı Kerîm son bulmuş olmaktadır. Gerçekten çok dikkat çekicidir. Başlarken ve bitirirken aynı ikaz vardır, şeytandan korunmadır.
Başlarken, okumağa mani olmaması, hayellerin ve vehmin karışmaması için. Bitirirken ise, Kûr’ân-ı kerîm okumayı bitirip dünya işlerimize başladığımız zaman dahi, Kûr’ân-ı Kerîm-i okuyormuş gibi pak ve temiz olmamız gerekmektedir. Çünkü aslın da bu âlem (fiili Kûr’ân,dır.) Mushaf-ı şerifi elimize alıp okumadığımız zamanlar dahi bizler (fiilî Kûr’ân)-ın içinde yaşamak-tayız.
Kûr’ân-ı Kerîm-in, bu âlemlerde olan her şey Onun Sûreleri ve Âyetleridir. İşte her birerlerimiz de bu âlem de var olduğumuzdan (fiilî âlem Kûr’ân-ı) nın birer harfleri ve Âyetleriyiz. O halde cennet ve zât Âyetlerinden olabilmemiz için şeytandan ALLAH’a sığı-nıp, hayal ve vehimden arınmış bir hayat yaşamağa gayret edelim. Kendi hakikatleriyle temiz pâk yaşayanlar cennet ve zât Âyetlerini,
nefisleriyle, hayal ve vehimleriyle yaşayanlar ise cehen-nem Âyetlerini ifade etmektedirler ki; akibetleri oraları olur. ALLAH (c.c.) lühü cümlemizi muhafaza buyursun.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
(Bismillâhirrahmânirrahiym)
(1) Rahman ve rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım).
Eûzü’den sonra, sırada olan besmele-i şerife’ye gele-lim. Bu muhteşem cümle için ilgili kitaplarda çok geniş bilgiler verilmiştir. Oralardan bakıp araştırılarak daha geniş bilgilere ulaşılabilir. Bizde özet olarak birkaç kelime ile ifade etmeye çalışalım. Bakalım neler göreceğiz.
Bilindiği gibi, Hadîs-i şerifte.
(Besmele her kitabın anahtarıdır.) Denilmiştir.
Diğer bir Hadîs-i şerifte.
(Semâvî kitaplarda mevcud olan her şey; Kûr’ân-ı Azîmüşşân’da, Kûr’ân-ı Kerîm’deki her şey Fâtiha-i Şerîfte, Fâtiha-i Şerîfteki her husus (Bismillâhir-rahmânirrahiym) de mevuttur. Bunun gibi besmele-i Şerîfin esrarı da noktadadır. Buyurulmaktadır.) Evvelâ sayı değerlerinden yola çıkalım.