İçeriğe atla
Yûnus 5Cüz 11 · Sayfa 208

Yûnus Sûresi 5. Âyet

يونس

Sohbete sor

Huve-lleżî ce'ale-şşemse diyâen velkamera nûran vekadderahu menâzile lita'lemû ‘adede-ssinîne velhisâb(e)(c) mâ ḣaleka(A)llâhu żâlike illâ bilhakk(i)(c) yufassilu-l-âyâti likavmin ya'lemûn(e)

O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, ayetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır. (10/5)


“Şems” kelimesin in sayı değerleri, ( ش şın-300) yukarıda (30) bahsedilen ilmin Ulûhiyet mertebesinden “şın” müşahedesi ile daha çok yönlerden idrak edilmesidir.

(م mim-40) Hakikat-i Muhammediyyenin (4) mertebe den-şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinden “müşahedesi”dir.

( س sin-60) ise İnsân’ın remzidir, (6) cihetten âlemi seyreden göz anlamınadır. (60) olması yönlerin kendi içindeki çokluğu zenginliğidir.

Bunları bütün olarak toplarsak. (300+40+60=400) ayrıca (3+4+6=13) hakikat-i Muhammediyye’dir.

Şimdi de “Şems” kelimesini harf ifadeleri yönünden değerlendirmeye çalışalım.

( شمس ) “Şems” ( س sin-) (م mim-) (ش şın-) Görüldüğü gibi “şın” harfinin hakikat-i İlâhiyye üzere ezelde kandisine verilen, tasarımı-sûreti-görüntüsü-resmi vardır. Bu görüntü-tasarım ve resim onun canlı şahsiyetidir. Biz onu bir çizgi halinde görünce bulunduğu yere yapışık sadece ölü bir şekil görüntüsü zannederiz. Halbuki bulunduğu yerden cap canlı olarak bizlere kendisinin, önündeki ve arkasında ki, akraba harfleriyle canlı, canlı neler anlatmaktadırlar. Ancak onların canlılığını okuyan canlı biri ise anlar. Eğer okuyucu zâten kendi ölü ise kendi ölü olduğundan o diri olan karfleri ve ma’nâlarını da öldürür işte bu yüzden okuduğundan bir şey anlamaz ancak anladığını zanneder.

O halde yapılacak şey kişinin kendinin manen canlanması ve evvelâ kendini tanıması daha sonra da rabb-ı nı tanıması ve o yoldan da âlemde cansız ve hayat sahibi olmayan hiçbir varlığın bulunmadığını idrak etmesi gereklidir. İşte ondan sonra harflerinde kendi mertebeleri itibariyle bir yaşantıları ve bu yaşantıları gereği ile de kendilerine ait özel bir ma’nâlarının olduğunu idrak edebilsin.

( ش şın-) “Şın” harfine bu şekilde irfaniyyetle baktığımız da sağ tarafında üç tırnak ve iki küçük yuva ve üstünde üç nokta ve sola doğru uzayan kıvrılan ve aşağıya doğru sarkan daha büyük üçüncü bir yuva görmekteyiz.

O baştaki yuvaların birincisi, âlemi gayb’dan âlemi şehâdete doğru yola çıkmış olan ilmi İlâhiyye tecellilerinin bâtınen ilk durağı olan “taayyünü evvel-ilk teceli” nin zuhur mahalli “Vâhidiyyet” mertebesi olan tecelli ve tenezzül makamıdır.

İkinci yuva ise Vahidiyyet mertebesine tecelli ve tenezzül etmiş olan, oradan “taayyünü sâni-ikinci tecelli olan ilmi İlâhiyyenin mertebe-i ervahta lâtif sûretler almış halinin tecelli yeridir. Aşağıya doğru uzanan ve âlemleri kucaklayan bir kepçe gibi olan son yuva ise âlemi şehâdet ef’âl, müşahede ve bu mükevvenât âleminin zuhur yeridir. Üç noktası ise bu âlemlerin kendilerine ait olan nefslerinin göstergesidir. Ayrıca her bir nokta bu âlemleri üç yakîn ilmi ile bilip idrak etmektir.

(م mim-) harfi ise bir zemin üzerinde bulunan bir göz veya bir mahalden aşağıya doğru yukarıda belirtilen mertebelerin Hakikat-i muhammediyyenin şahsında ki tecellileridir. Yani âlemi gaybden hakikat-i Muhammed-î üzerine olan bütün tecellilerin âlemi şehâdete akışını göstermektedir. Bu tecellilerin nokta zuhur yeri ise Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir.

( س sin-) harfi ise bütün bu mertebeleri idrak ve ihata eden “Sin” ârifi billâh ve İnsân-ı Kâmildir. “Sin,” “Şın” ın aynasıdır. Şında olan tecelli-i İlâhiy’ye yi aynen olduğu gibi bünyesine almasıdır çünkü hiçbir harf “şın” a bu kadar benzer ve yakın değildir. Sin harfinin sağındaki üç, uç, üç seyri, yani evvelâ Hakk’tan halka, sonra halk’tan Hakk’a, daha sonrada, tekrar Hakk’tan halkadır, yalnız bu sefer gene Hakk ve kendini idrak etmiş Kâmil Halife, görevli İnsân olarak dönmesidir.

O halde “Şın” kendinde bulunan hakikatleri müşahede ve şehâdet âlemini, “Mim” Hakikat-i Muhammed-i ve mülk âlemini, “Sin” ise İnsân-ı Kâmil-i ve diğer insanları ifade etmektedir. İşte bu harfler bütün bunları canlı halde idrak sahibi olan insanlara sesiz ve sözsüs anlatmaktadırlar.

Şimdi bu üç harfin bir “terkip-aile-birleşik” şekli olan “Şems” kelimesinin ifade ettiği ma’nânın ne olduğuna bakalım, Arapça “Şems” Türkçe “güneş” Farça “afitab” kelimeleri ile ifade edilmektedir. Gökyüzünde bizim şems-güneşimiz benzeri birçok şems olduğu anlaşılmıştır. Nasıl ki, şems-güneş bizim dünyamızı aydınlatmakta ve ona hayat vermektedir.

Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir.

Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım;

(  ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.

Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir . (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım.

(1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir.

(ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler.

İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Güneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir.

Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.

İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.

(36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.

Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.[18]

Güneş bakabillahı hakikat-i ilahi güneşi olarak aydınlatır., Fenafillah-ı ise “Ay” Nur-u Muhammedi aydınlatır. Ve Güneş ve Ay’ın da menzilleri günlerin arka arkaya gelmesi ile Kameri ay ve Güneş ayı ve yılı meydana gelir. Ve senelik seyri sülük oluşur. Bunlarıda hikmetini bilen topluma yani bu seyr-i sülük içinde bulunan ve haberi olan topluma açıklar.

Fusûs’ül Hikem de Nar ve Nûr arasında ki farkın anlatımıyla;

Âlem-i kesafetin aslı ateştir; ve âlem-i kesafette mütekevvin olan insânın rûh-ı hayvanisi dahi nârdır, bunun için Hak Teâlâ hazretleri, Mûsâ (a.s.)a. ancak nâr suretinde mütecellî olup ona hitâb eti: ve o sırada Mûsâ (a.s.)ın muhtaç olduğu şey dahi nâr idi, Zîrâ ısınmak için ateş aramağa gitmiş idi. Onun haceti nâr olduğu ve vücûdu kesifi, erkân-ı erbaanın ictimâından hâsıl olduğu için. tecellî nâr suretinde vâki' oldu. Ve eğer Mûsâ (a.s.)ın neş'eti ba'zı melâike-i kiramın neş'eti gibi, gayr-i unsurî ve tabîî-i nûrî ola idi, onun ruhu süret-t nâriyyede değil, sûret-i nüriyyede zahir olur idi.

Nûr ile nâr arasındaki fark budur ki, nâr yakar, nûr ise yakmaz, Binâenaleyh ateşten münbais olan aydınlığa "ziya" denir, nûr denmez. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyrulur: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاۤءً وَالْقَمَرَ[19] (Yûnus, 10/5). Ve hikmet-i tabîiyye ulemâsı[20] dahi bunda müttehiddir. Onlara göre de ziyanın menba'ı hararet ve elektriğin menba'ı dahi ziyadır. Bunların üçü dahi şey'-i vâhiddir. Bu şey'-i vâhid, ihtizâzât-ı muhtelifelerinden dolayı suver-i muhtelifede zahir olmuşlardır. Şu halde bir cism-i nârî-i muzîden, bir cism-i gayr-i muzîye vârid olup ondan aks eden aydınlığa "nûr" tesmiyesi caiz olur. Zîrâ kamerin ışığı ona güneşten vâsıl olan ziyadan mütevelliddir. İşte insanın cism-i kesifinde bi-zâtihî keyfiyyet-i ihtirâk, vâki' olduğundan rûh-i hayvanisi nârîdir. Ve melâike-i kiramın ba'zıları ki, onlar Âdem'e secde ile teklif olundular, onların vücudu, îzâh olunan anâsırdan terekkûb etmediği ve binâenaleayh onları vücûdunda bi-zâtihî keyfiyyet-i ihtirâk vâki' olmadığı için, ruhları nûridir.[21]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)