Vehuve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin vekâne ‘arşuhu ‘alâ-lmâ-i liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelâ(en)(k) vele-in kulte innekum meb'ûśûne min ba'di-lmevti leyekûlenne-lleżîne keferû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş'ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken "Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz" desen, inkarcılar "Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür" derler.
O, öyle bir Allah'dır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara "öldükten sonra tekrar dirileceksiniz" dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: " Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir." diyecekler.
Bu ayet, Allah'ın yaratma kudretini, evrenin yaratılış sürecini ve insanın imtihan ediliş gayesini vurgulamaktadır. Aynı zamanda, ölümden sonra diriliş inancına karşı inkarcıların tepkisini ve bu tepkinin dilsel ifadesini ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, ölçmek' olduğunu belirtir. Daha sonra bu takdire uygun olarak bir şeyi icat etmek, yoktan var etmek anlamında kullanılmıştır. Ayetteki 'خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ' ifadesi, Allah'ın gökleri ve yeri belirli bir düzen ve ölçü içinde, yoktan var etme kudretini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halk' kelimesinin Kur'an'da 'yaratmak' anlamında kullanıldığını ve bu yaratmanın Allah'a mahsus bir fiil olduğunu vurgular. Ayetteki kullanımı, Allah'ın eşsiz yaratma gücünü ve evrenin O'nun eseri olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'arş' kelimesinin asıl anlamının 'yüksek tavanlı bina' veya 'taht' olduğunu belirtir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın kudret ve hükümranlık makamını ifade etmek için mecazi olarak kullanılır. Ayetteki 'وَكَانَ عَرْشُهُۥ عَلَى ٱلْمَآءِ' ifadesi, yaratılışın başlangıcında Allah'ın kudretinin her şeyi kuşattığını ve suyun temel bir unsur olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'arş'ın Allah'ın kudretinin tecelligahı olduğunu ve mahiyetinin akılla idrak edilemeyeceğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, evrenin yaratılışından önce Allah'ın mutlak egemenliğini ve her şeye hükmettiğini simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'belâ' kelimesinin 'denemek, sınamak' anlamına geldiğini ve bu denemenin bazen hayırla, bazen şerle olabileceğini belirtir. Ayetteki 'لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا' ifadesi, Allah'ın insanları en güzel ameli işleme konusunda imtihan etmek için yarattığını açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'belâ' kavramının Kur'an'da insanın ahlaki ve dini sorumluluklarını yerine getirme kapasitesini ölçmek için kullanılan bir 'sınama' anlamı taşıdığını vurgular. Bu ayetteki kullanım, dünya hayatının bir imtihan alanı olduğunu ve bu imtihanın amacının insanın amellerinin niteliğini ortaya çıkarmak olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hüsn' kelimesinin 'güzellik' anlamına geldiğini ve 'ahsen'in ise 'en güzel' veya 'en iyi' anlamında ism-i tafdil olduğunu belirtir. Ayetteki 'أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا' ifadesi, Allah'ın insanlardan sadece amel değil, aynı zamanda amelin en güzelini, en ihlaslısını ve en mükemmelini beklediğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ahsen' kelimesinin sadece niceliksel bir üstünlüğü değil, aynı zamanda niteliksel bir mükemmelliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, amellerin sadece yapılmış olması değil, aynı zamanda Allah rızasına uygun, samimi ve kaliteli olması gerektiğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ba's' kelimesinin 'uyandırmak, göndermek, diriltmek' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'مَبْعُوثُونَ مِنۢ بَعْدِ ٱلْمَوْتِ' ifadesi, ölümden sonra yeniden diriltilme, yani ahiret inancını açıkça ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ba's'ın 'bir şeyi yerinden kaldırmak ve göndermek' anlamına geldiğini, Kur'an'da ise özellikle 'ölümden sonra diriltmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanım, inkarcıların reddettiği temel bir iman esasını, yani kıyamet ve yeniden diriliş inancını dile getirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sihr' kelimesinin 'gizli ve ince bir şeyi ortaya çıkarmak' veya 'göz boyamak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ' ifadesi, inkarcıların peygamberin dirilişle ilgili sözlerini, gerçek dışı, aldatıcı bir büyü olarak nitelendirmelerini yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sihr'in 'gerçeği gizleyip batılı hak gibi göstermek' olduğunu ifade eder. İnkarcılar, diriliş gibi akıllarına sığdıramadıkları bir hakikati, peygamberin sözleriyle insanları kandırdığı bir büyü olarak görmüşlerdir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.7~
وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا اِنْ هٰذَا اِلَّا سِحْرٌ مُبٖينٌ
~ ~ ~
11.7 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmiv ve kâne arşuhû alel mâi liyebluvekum eyyukum ahsenu amelâ, ve lein kulte innekum meb'ûsûne mim bağdil mevti leyekûlennellezîne keferû in hâzâ illâ sıhrum mubîn.
Diyanet Meali:
11.7- O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken "Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz" desen, inkârcılar "Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür" derler.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.7- Hem o odur ki Gökleri ve yeri altı günde yarattı, Arşı, su üstünde idi, hanginiz daha güzel amel yapacaksınız diye sizi imtihan meydanına çıkarmak için, böyle iken alimallah, «siz öldükten sonra ba'solunacaksınız» dersen küfredenler mutlak şöyle derler: «bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değil»
Ayette Allah, gökleri ve yeri altı günde halk ettiği ve de halk ettiği sırada arşının (tahtının) su üzerinde bulunduğunu bildirmişti. Bunun amacı ise yaptıklarından sorumlu olacak iradeli insanın halk edilmesi olduğu belirtiliyor.
Altı gün elbette bize göre olan altı gün değildir. Süresini bilmiyoruz. Ama uzun bir zamanda olduğunu tahmin edebiliriz. Altıncı gün ise son aşamadır. Canlıların halk edildiği güne işaret eder. Günü, KÜN-OLUŞ diye tefsir edebiliriz.
Bizim dünya günleri ile Kur’an’da bahsedilenin bir olmadığını “Meleklerin bizim zamanımızla elli bin yıl olan bir günde Allah’a çıkarlar” ayeti çok güzel açıklamaktadır.
Su “hayat” anlamına gelir. Alemde suyun olması hayatın ona bağlı olduğudur. “Biz her canlı şeyi sudan halk ettik!” (Enbiya, 30) ifadesindeki anlamdır.
Arş ise maddenin halk edildiği, dünya hayatının cisim olarak başladığı sınırdır. Arş’ın suyun üstünde olması ise sudan halk edildiğimizi gösterir.
Halk etmek (Arapça): Yaratmak (Türkçesi) Kur’an’ı Kerim’de halk etmek ile ilgili birçok kelime geçer. Fakat biz hepsine “yaratma” anlamını vererek kolayına kaçmışızdır.
Alem sonradan meydana gelmiştir. Hadistir. Peki, bu alem varlığını nereden alır?
İki görüş vardır. 1)Yokluktan 2) Hakk ’tan.
Birinci görüşü savunanlar Kelamcılar, ikinciyi ise İbn’ül Arabi ve sonrası sufiler ve filozoflar.
Halk etmenin en yaygın anlamı ise yoktan var etmektir. Kur’an’ı Kerim’de yoktan yaratma ile ilgili ayet yoktur. 20. Yüzyıla kadar okullarımızda okutulan Din Dersi kitapları Yoktan Yaratan Allah’ı ve yaratılan alemi anlatırlar.
Zihnimiz yoktan yaratmayı kabul etmez. Çünkü masa yapmak için tahtaya, elbise dikmek için kumaşa ihtiyacımız vardır. Hokus pokusla bir şey çıkaramayız.
Kelamcılar (Maturidi ve Eş’ari) yoktan yaratmayı kabul ederek Kadir-i Mutlak olan Allah iradesiyle dilediğini dilediği gibi yapar demişlerdir. Eş’ari ’ye göre “hiçbir gerekçe olmadan” yapar. Maturidi’ye göre ise “mutlaka bir hikmete göre” yapar.
Bu görüşü benimsemelerinin nedeni “Eğer C. Hak mevcuda varlığından varlık verirse kendinde bölünme-parçalanma olur. Alem de O’nun niteliklerine sahip olacağından ezeli ve ebedi olur. Oysa Alem alemlerden münezzehtir. Bu yüzden Allah ile Alem arasında ortaklık düşüncesi onları rahatsız etmiştir.
Burada şöyle bir soru akla gelir: Allah kadim, Alem hadis ise hadis kadimi nasıl bilecek? Kelamcılar buna “tenzihi” olarak yani “değilleme-selbi” ile bilir dediler. Allah Hayy oysa biz ölümlüyüz, Allah işitir ama bizim işitmemiz sınırlı, Allah baki biz sonlu…
Sonuç itibariyle “değilleme” metodu ile tam sonuç alamayız. İbn’ül Arabi ve sonrası sufiler (müteahhirun), “vahdet- vücud” teorisi ile halk etmeyi açıklamışlardır.
Vahdet-i Vücud: “Varlığın birliği” anlamına gelir. Yasin suresinde “Bir şeyi halk etmek istediği zaman O’nun yaptığı OL demekten ibarettir. Hemen oluverir.” Ayette dikkati çeken kelime ŞEY’dir. Allah dışındaki her şeye, aleme ŞEY (çoğulu: eşya) denir.
“Allah var idi O’nunla birlikte hiçbir şey yok idi” Hadis-i şerif. Şu anda da öyledir!
Allah kendinden başka hiçbir şeyin olmadığı AMA’da (altında ve üstünde hava olmayan yer) iken kendini bilmiştir. Sevmiştir de diyebiliriz. Bilince ortaya bilinen çıkmıştır. İlk çıkan varlık “akıl” olmuştur. Bilinenlere “malum” denir. Bu malumlar hariçte değil C. Hakkın ilmindedir. Teşbihte hata olmasın Allah’ın ilmi, zihnimizdeki düşüncelere benzer. Düşünceyi kelam etmedikçe dışarı çıkmaz. Dışarı çıkmayana söz denmez. Düşünce Sözle, kelamla varlık kazanmıştır. Ama düşünce olarak henüz sabit bir özdür.
Ayan-ı sabite, alemin özüdür. Allah’ın ilminde sabittir. Sabitlik haline “mümkün” denir. Olması ile olmaması eşittir. Var desek dışta zuhur etmemiş, yok desek yok değil. Var-yok arası.
Eşya kendisi bakımından yoktur! Allah bilmiştir. Allah’ın bilmesi nesnesini var eden bir bilmedir. Bu yönüyle de vardır.!
Muhyiddin-i Arabi “Eşyayı yokluktan ve yokluğun yokluğundan izhar edeni tenzih ederim” diyerek Futuhat-ı Mekkiyye’ye başlamıştır.
Yokluk+ (yokluğun yokluğu=varlık) varlık=MÜMKÜN VARLIK. Kısaca eşyaya VARYOK diyebiliriz.
İbn’ül Arabi yoktan yaratmayı kabul etmeyerek kelamcılardan, nedenselliği reddederek filozoflardan ayrılmıştır.
Tekrar edersek; Allah Taala ilminde sabit olan eşyayı ezelde bilmiştir. Bilinen ise ortaya çıkar. Sonra irade sıfatının belirleyeceği bir vakitte kudret sıfatı izhar eder. Ezeli bilinmişlik ile zaman içindeki zuhur kaza-kader arasındaki ilişkidir.
Müfessirlerin en zorlandığı ayetlerden biri de budur. Bu yüzden ayetten edinebileceğimiz bilgi bu kadardır. Ne denilirse odur!
Yine de tefsir edilmeye çalışılmıştır. Şöyle ki;
Allah Teala’nın bilinmesine vesile olan kavramlardan biri de ARŞ’tır. Ayette teşbih içeren biçimde yer almıştır. Görmediğimiz hatta zihnen tasavvur bile edemediğimiz varlığını kavrayabilmemiz için akla yakınlaştırmak için temsiller kullanılır.
Arş: Bütün varlığı ihata eden büyük bir cisim, gölgelik, kürsü, taht, en yüce ve yüksek makam, Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeri, kainattaki bütün cisimleri kuşatan ve mahiyetini bilemediğimiz bir şey, kubbe, tavan, çatı, köşk, çardak veya sureti, şekli ve cismi belli olmayan bir şey anlamına gelmektedir. (Alıntı, Hikmet Yurdu Dergisi) Kürsi ise bazen arş ’la eş anlamla kullanılsa da kürsi daha küçüktür. İkisi de taht manasınadır. Saltanatın göklere ve yere ait olması kürsi, tüm kâinata yönelik olması ise arş’ı ifade eder.
Ayet sanki “Ta Ha” suresi 5. Ayetin açıklaması gibidir. “Rahman olan Allah Arş’a istiva etti.” Arş’a istiva yeryüzüne yönelmenin zamanıdır. Halk etmenin sürecini açıklar. Sonrasında bu ayette arş’ın niteliği söyleniyor.
Arşın su üzerinde olması tamamen mecazi manada olup ilâhî hâkimiyet ve saltanatın zorunluluk kanunlarından bağımsız bir tarzda cereyan etmesi demektir (Elmalılı tefsiri,4.cilt, sh, 2759-2761).
Arş, bütünüyle Allah’ın hakimiyeti altındaki mülkü ve saltanatıdır. O zaman gökler, yer ve bütün mahlukatın ismidir. Kur’an’ı Kerim’de arş’ın geçtiği ayetlere baktığımızda halk etme, hükmetme, mülkiyet, Rablik gibi saltanat ve hakimiyeti çağrıştıran ifadeleri görebiliriz. Yalnız C. Hakk arş sayesinde değil, arş Allah sayesinde ayakta durur. Allah’ın bir mekâna yerleşmesi muhaldir. Yoksa o mekânın da kadim olması gerekirdi. Yeryüzündeki bir hükümdarın veya yöneticilerin tahtının olması için o sıfatı almaları gerekir.
“O’nun arşı su üstünde idi” ayetinde göze çarpan “O, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı günde halk edendir” açıklamasıdır. Demek ki Arş’tan önce su halk edilmiştir. Suyun üstünde hakimiyeti vardı. Çünkü başka bir şey yoktu Elmalılı Hamdi Yazır bunu kabul etmez. Ve “O, arş üstüne istiva etti” ayetiyle birlikte ele alınmasını söyler. Arş’ın yere yani cismaniyete bağlı anlam olmadığı anlaşılır. İstiva Arş’a verilmiş en büyük özelliktir. İlk yaradılışta yani altı gün esnasında olmasıdır. Ki Arş üzerine istiva etmiş ve kâinat mülküne hakim olmuştur. Henüz kainattaki düzen yerli yerine oturmuş değildir. Hak, istiva ettiğinde İlahi saltanat düzenli olarak işler.
Taha suresi,5.ayet ve devamındaki ayetlerde “Rahman arşa istiva etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. Sen sözü ister açığa vur ister gizle. O gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” Buyrulur.
Burada istivadan sonra Allah’ın kudretini ve ilmini görüyoruz. Yani İstivadan maksat hükmetmektir. Çünkü önce kudret sonra malik olduğun mülkü yönetmek ardından gelir.
Allah’ın mülkü su’dan olmuşsa her şeyin başlangıcı su’dur. İlk önce arşını ve onun altını dolduran suyu halk etmiştir. Ancak arş ve su birbirine yapışık değildir. Arştan sonraki ilk maddi varlık sudur.
Suyuti “Allah yeri ve gökleri yarattıktan sonra bu suyun yarısını arş’ın altında ve diğer yarısını en alttaki yerin altına koydu” der. Ve devamla “ondan bir damlanın bile yeryüzüne inmediğini, kıyamet koptuktan sonra mahşer üzerine yağmur gibi yağarak cisimlerin ondan biteceğini” nakleder.
Sudan halk edilen insanın ölüm anında susuzluğu dikkat çekicidir. Mü’minler mahşerde Kevser suyuyla ikram olunacaklardır.
İnsan kendi bünyesindeki Arş’ına çıkmak için seyri süluk yapar. Her insan yapar ama bunun farkında olmak, kendine irfanının olmasıdır. Zuhuratlarda “evin damı, çatısı çatladığı veya yıkıldığı zaman, o evi ayakta tutan temeli, arşı zarar görmüş” demektir.
Bu ayet hakkında M. Arabi’nin “Tevilat” kitabının açıklamasına bakalım:
““O…gökleri (semavatı) ve yeri (arzı) altı günde yaratandır.” Cismani âlemi altı cihet içinde yarattı. “Arşı su üzerinde idi…” ilk akıl dediğimiz arşı, ilk ilim üzerinde bina edilmiş, ona dayanıyordu ve varlık olarak cisimler âleminden önceydi.
Şayet daha önce yaptığımız gibi altı günü gizlenme müddeti, göklerin (semavatı) ve yerin (arşın) yaratılışını da yüce Allah’ın mevcudatın tafsilatıyla gizlenmesi olarak tevil edersek, arşının su üzerinde olmasının anlamı, onun gizlenmenin başlamasından önce insanlar tarafından bilindiği şeklinde belirginleşir.
Tıpkı “onu bilerek yaptım” demen gibi. Yani bana malum olduğu halde ya da ben onu bilen olduğum halde. Diğer bir ifadeyle bilinirliğe dayalı olarak. Tıpkı Resulullah’ın (sav) “nasıl sabahladın?” diye sorması üzerine Harise ’nin “gerçek bir mümin olarak sabahladım” demesi gibi. Resulullah (sav) “Her hakkın bir hakikati var, senin imanının hakikati nedir? diye sorması üzerine de “cennetlikleri ziyaretleşirken, cehennemlikleri de didişirken gördüm. Rabbimin arşını apaçık olarak gözlemledim” demiş ve Resulullah (sav) “Doğru söyledin. Bu halini sürdür.” buyurmuştur.
Şeriatta heyulani madde, birçok yerde su olarak tabir edilir. Bunlardan biri şu hadistir: “Yüce Allah’ın ilk yarattığı şey bir cevherdir. Ona celal gözüyle baktı, cevher utancından eridi; yarısı su yarısı ateş oldu.” Eğer bu hadiste işaret edilen suyu heyulani madde olarak tevil edersek kastedilen anlam şu şekilde belirginleşir: Onun arşı, göklerin (semavatın) ve yerin (arzın) yaratılmasından önce, zaman olarak değil, ama zat olarak maddeden üstündü, mertebe olarak onun üzerindeydi. Dilersen, bu tevili kendi varlığının ayrıntılarına uyarlayabilirsin.
Bu takdirde anlam şöyle olur: Ruhani kuvvetler semalarını ve beden arzını hamilelik süresinin en azı olan altı ayda yarattı. Müminin kalbinden ibaret olan arşı da bedenin badesi olan suyun üzerindeydi, onu bürümüştü, ona asılıydı, tasvir ve tedbir anlamında ona taalluk etmişti.”
“Hanginiz daha güzel amel yapacaksınız diye sizi imtihan meydanına çıkarmak için” Hak Teala, Eşyanın halk ediliş amacını insanların amellerinin açığa çıkması olarak belirlemiştir.
Çünkü Allah’ın ilmi iki kısımdır: Bir kısmı, levh’tedir ve eşyanın varlığından öncedir. Bir kısmı ise, mahlukat mazharlarının varlığından ve deneme, sınama anlamında beladan sonradır. Burada bu kısım ilimden bahsediliyor.
“Herkes Allah’ın kulu olduğunu dava ederler; imtihan-ı İlahi vaki olduğu vakit, hakikatte kimin kulu olduğu meydana çıkar.” A. Avni Konuk İmtihan Allah-insan ilişkisinin yorumunda en önemli kavramdır. Haktan gelen ve yönünü Allah’a dönmüş kalplere giren ibtiladır.
“Bu da geçer ya Hu” sözüne aşinayızdır. Sabır, teslimiyet, razılık, rıza kelimelerini peygamber kıssalarında görürüz. İki hayat arasında sıkıntı, korku, açlık, kıtlık gibi musibetlerle deneniriz. Aynı zamanda varlık ve bollukla da…
Bela: Kulun hakikatinin ibtila ile ortaya çıkmasıdır.
Peygamberimiz (sav) “Belası en çetin ve zor olanlar önce nebiler, sonra veliler, sonra derece derece onlara en çok benzeyenlerdir. Biz peygamberler zümresi, belası en ağır ve şiddetli olan kimseleriz.” Buyurmuştur.
Sınanma musibet olursa sabır, nimet olursa şükürle karşılık verilir. İmtihanın çoğu insanlarla olan ilişkiden doğar. Riya, kibir, ucub, yalan, su-i zan, gıybet ile aldanma sebepleridir.
Ne ile imtihan olduğumuzu bilmek için uyanıklık şarttır. Tasavvufun hedefi de imtihan karşısında başarılı olacak insan yetiştirmektir. N.M.
----------------------
11- Hud Suresi- Ayet 8