İçeriğe atla
Yûsuf 6Cüz 12 · Sayfa 236

Yûsuf Sûresi 6. Âyet

يوسف

Sohbete sor

Vekeżâlike yectebîke rabbuke veyu'allimuke min te/vîli-l-ehâdîśi veyutimmu ni'metehu ‘aleyke ve'alâ âli ya'kûbe kemâ etemmehâ ‘alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme ve-ishâk(a)(c) inne rabbeke ‘alîmun hakîm(un)

"İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."

Yûsuf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Ve işte böylece Rab'bin seni seçecek” Mertebe-i Yûsufiyyenin, âlem-i mîsalden dünya beşer, Ef’âl mertebesine nüzûlü vakti gelmiş, Yâkûbiyyet ocağında bir çocuk namzet, olarak zuhura çıkmış olduğundan, â’yan-ı sabitesinin gereğini yerine getirmek ve “gönül” hakikatini ortaya çıkarmak için yaşı yeterli duruma geldiğinde bu hâlin zuhur mahalli olarak seçilecektir.

“ve sana rü’yâ-ların tabirinden bilgi verecek” Burada ise rü’yâ-dan, (Te’vilil-ehâdis) diye bahsedilmektedir. daha evvelce ve daha sonra ki rü’yâ-lar (raeytü-rû’yet) olarak

belirtilmektedir ve kendi gördüğü rü’yâ-lar’dır. Aralarında ki fark şudur. “rû’yet” olarak belirtilenler, misâl âleminden, lâtif âlemden izâfi, benlik yönüyle görülüp, zâhiri benlik-nefs âlemine aktarılanlardır. (ehadis) ise daha sonradan, “hadise” haber olarak zuhura çıkan, yani başkaları tarafından görülüp lisânen dilde ve hayalen anlatılarak akılda resmedilen, sahne ve yaşantıların “Te’vili” yani evvelki ilk hâli aslının hakikati istikâmetinde yorum ve îzâh edilmeleridir. İşte bu ilmin bilgisinin vakti geldiğinde kendisine verileceğidir.

Tabir ilmi iki esası gerektirir. Biri Kesb’î-çalışıp kazanarak, diğeri ise vehb’î, İlâh-î ikrâm ve lûtuf ile olanıdır. Ancak ikincisi birincisine bağlıdır, Yani bu sahaya meraklı olan bir kişi gerçek bir İnsân-ı Kâmil’in mâ’nevi terbiyesi altında uzun seneler eğitilerek bu süre içerisinde gerek kendi gördüğü ve gerek çevreden görülen zuhuratların izahları ile kendinde oluşan zuhurat yorumlarının kıyaslarını tecrübeleriyle rûhani varlığında bu ilmi biriktirerek kesb etmiş-zâhiren kazanmış olur. Böylece kişi misâl âlemine açık bir “gönle” sahip olmuş olur. İşte rububiyyet meretbesinden de bu halde olanlara vehb-î-hibe yollu yansımalar olur ki buda kuluna Hakk’ın bu husustaki atâsı-ikrâmı’dır.

Rû’yâ tabirin de çok mühim bir husus daha vardır ki, o da görenin kimliğidir, tabir ve yorum yapacak kişi, “rû’ya-zuhurat gören kişinin iç-ruhsal durumunu bilmesi ve tanıması lâzımdır ki ona, yani kişiye göre tavsiyelerde ve izahlarda bulununabilsin. Zuhurat gören kimse eğer seyrü sülûk yolunda cidden gayretli ve devamlılık üzere ise onun zuhuratları genelde rahmâni’dir ve büyük bir ihtimalle yol göstericidir. Ve o istikamette bulunduğu yeri itibarile yorum yapılabilir buda gerçekten yol göstericidir, onu yorumlayan kimse onun zâhirî gidiş, davranış ve idrak yapısınıda göz önünde bulundurup bütün bunların toplamı neticesinde kendisine gereken tavsiyelerde bulunur ve bunlar büyük oranda faydalı ve yol gösterici olurlar. Ancak genede her görülen zuhuratın mutlaka bir yorumu ve mâ’nâ’sı olacaktır diye de bir kural yoktur. Bir zuhuratın, gören ve görülen

yönünden de birçok ayrı, ayrı yorumu da olabilir. Eğer birkimse gerçek bir yol ehli değil ise zâten bunları yorumlamaya gerek yoktur, çünkü genelde hayali ve vehmî’dir bazı istisnaları müstesna olmak üzere, üzerinde durup zaman kaybetmeye değmez. Bir doktorun isabetli bir tedavi uygulaması, hastasını her hâliyle tanıması ve işinin ehli, olması’na bağlıdır.

Zuhurat-Rû’yâ tabirin de en büyük ölçü, görülen sahne ve diğer görüntülerin misâl âleminde ki, karşılık ve ifadelerinin bilinmesinin gereğidir, Rû’yâ da, misâl âleminden gösterilen görüntülerin “Ef’âl âlemi”nde ki ifade ettiği karşılk mâ’nâları’nın yaklaşık olarak bilinmesidir işte bu yönü zaman, zaman vehb gerektirmektedir. İşte böylece, zuhurat-Rû’yâ tabirin de, kesb ve vehb ile birleşen tecrübe neticesinde yapılan yorumlar ve izahlar, (Te’vilil-ehadis) olur.

Böylece Yûsuf kelimesinin içinde mevcud olan “hikmet-i Nûriyye” yi, ve Ya’kûb kelimesinin içinde mevcud olan “hikmet-i rûhiyye”yi, ikrâm ederek.

“ve nimetini senin ve Yâkub hanedânının üzerine tamamlayacak,” Tamamlamış olarak onlara bunlar lütfedil-miştir.

Bu gün itibariyle ise, bu hususlar ehillerine inmeye, tamamlanmaya, devam etmektedirler. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemler üzerinde her türlü tecellileri devamlılık üzeredir ve hak edenlere bunlar kendi bünyeleri itibariyle yeteri kadar lütfedilirler.

nasıl ki, onu evvelce ataların İbrâhîm ve Îshak üzerine de tamamlamıştı.

İbrâhîm, kelimesinin içinde mevcud, hikmet-i mühey-yemiyye-şiddetli aşk-ı ve Îshak, kelimesinin içinde mevcud, hikmet-i hakkıyye yi, vermek sûretiyle nimetini o mertebe itibariyle onlara tamamlamıştır ve bu tecellilerde ehillerine inerek devam etmektedirler. İşte bütün bunların yüzünden, şüphe yok ki, senin Rab'bin “Alîm” ismi ile, çok iyi bilendir,

“Hakîm” “ismi ile de, hikmet sahibidir.”

لَقَدْ كَانَ فِى يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ

(Lekad kâne fî Yûsufe ve ihvetihi âyâtün lissâilîn.)

12/7 “Muhakkak ki Yûsuf kıssasında soranlar için büyük ibretler vardır.”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)