Ve kâlû yâ eyyuhâ-lleżî nuzzile ‘aleyhi-żżikru inneke lemecnûn(un)
Dediler ki: "Ey kendisine Zikir (Kur'an) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!"
Dediler ki: "Ey kendisine Kur'ân indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun."
Bu ayet, müşriklerin Hz. Peygamber'e yönelik alaycı ve inkarcı tutumunu yansıtmaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, vahyin kaynağına, peygamberlik iddiasına ve inkarcıların zihniyetine işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nüzûl (نزول), yüksek bir yerden alçak bir yere inmek demektir. Kur'an'da 'nüzûl', Allah'ın kelamının peygamberine vahyedilmesi ve ona ulaştırılması anlamında kullanılır. Ayetteki 'nüzzile' (نُزِّلَ) fiili, Kur'an'ın tedricen ve hikmetle indirildiğini, bunun ilahi bir fiil olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nüzûl, bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru gelmesidir. Kur'an'ın 'inzâli' (إنزال) ve 'tenzîli' (تنزيل) kavramları, onun Allah katından geldiğini ve peygamber aracılığıyla insanlara ulaştırıldığını gösterir. Ayetteki 'nüzzile' ifadesi, vahyin kaynağının ilahi olduğunu ve peygamberin sadece bir aracı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'nüzûl' kavramının Kur'an'da Allah'ın kelamının insanlara ulaşması için kullanılan merkezi bir terim olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın insanlıkla iletişim kurma eylemini ifade eder ve vahyin ilahi kökenini vurgular. Ayetteki 'nüzzile' fiili, Kur'an'ın ilahi bir mesaj olduğunu ve peygamberin bu mesajın alıcısı olduğunu açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذكر), Kur'an'da çeşitli anlamlarda kullanılır; bunlardan biri de 'kitap' veya 'vahiy'dir. Ayetteki 'ez-zikr' (الذكر) ifadesi, Hz. Peygamber'e indirilen ilahi kitabı, yani Kur'an'ı kastetmektedir. Müşrikler, bu ilahi mesaja 'zikr' diyerek alaycı bir şekilde atıfta bulunmuşlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr, hem hatırlama hem de anma anlamına gelir. Kur'an'da ise 'zikr', Allah'ın kelamını, öğüt ve hatırlatmayı içeren kitabı ifade eder. Ayetteki 'ez-zikr', Allah'ın insanlara gönderdiği, onları doğru yola ileten ve unuttuklarını hatırlatan ilahi mesajdır. Müşrikler bu mesaja inanmadıkları için alaycı bir üslupla 'zikr' demişlerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zikr' kelimesinin Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu ve 'kitap', 'vahiy', 'öğüt', 'şeref' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayette 'ez-zikr', doğrudan Kur'an'ın kendisini ifade eder. Müşriklerin bu ifadeyi kullanması, Kur'an'ın ilahi bir kitap olduğunu kabul etmediklerini, aksine onu küçümsediklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mecnûn (مجنون), aklı örtülmüş, cinler tarafından ele geçirilmiş kişi demektir. Araplar, olağanüstü şeyler söyleyen veya yapan kişilere 'mecnûn' derlerdi. Ayetteki 'lemecnûn' (لَمَجْنُونٌ) ifadesi, müşriklerin Hz. Peygamber'i, getirdiği mesajın kendi akıllarına sığmaması nedeniyle delilikle suçladıklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cinn (جنّ) kökünden türeyen 'mecnûn', aklı örtülmüş, aklını yitirmiş anlamına gelir. Bu kelime, genellikle bir kişinin normal dışı davranışlar sergilemesi veya anlaşılması güç sözler söylemesi durumunda kullanılır. Müşrikler, Hz. Peygamber'in peygamberlik iddiasını ve getirdiği vahyi kabul etmedikleri için onu 'mecnûn' olarak nitelendirmişlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'mecnûn' kavramının Kur'an öncesi Arap toplumunda 'cinlerin etkisi altında olan' veya 'delirmiş' anlamında kullanıldığını belirtir. Kur'an'da bu terim, peygamberlerin mesajlarını reddedenler tarafından onlara yöneltilen bir itham olarak sıkça geçer. Ayetteki 'lemecnûn' ifadesi, müşriklerin Hz. Peygamber'in mesajını reddetmek için başvurdukları bir karalama taktiğidir; onun peygamberliğini ve vahyin ilahi kaynağını inkar etme çabasıdır.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyetin kaynağı ef’âl mertebesidir. Âyet, Mekkeli müşriklerin Efendimiz (s.a.v.)’e söylediği alaycı sözleri ele almaktadır.
“Mecnûn” kelimesi “cinn” kökünden türemiş olup, “cinlenmiş”, “aklı örtülmüş”, “deli” ma’nâsındadır.
Müşrikler, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’in kendilerine getirdiği hakîkatleri anlayamadılar ve ona “mecnûn” dediler. Halbuki onlar, cehlin ve inkârın karanlığında kalmış, akılsızca hareket eden asıl mecnûnlar idiler. Zîrâ Hakk’ı inkâr etmek ve kendisine Zikir indirildiğini kendi ağzıyla itirâf ettikten sonra Resûl’ü (s.a.v.) yalanlamak, akıl sâhibinin işi değildir.
“Mecnûn” kelimesi bâtınen, aklı ve gönlü Hakk’la dolmuş olup, baktığı her yerde onun tecellîlerini seyreden, “hayret makâmı”ndaki kimsedir. Akl-ı küll ile âleme bakan bu kimsenin hâlini cüz’î akıl sâhipleri anlayamaz ve ona “mecnûn” ya da “meczûb” derler. Bu tür insânlar halk içinde yalnız kalmış, anlaşılamamış “garip”lerdir. Gerçek “zikir” sâhibi kimseler de bunlardır; onlarda zikir, zâkir ve mezkûr tevhîd olunmuştur.
Efendimiz’e (s.a.v.) yöneltilen “mecnûn” yakıştırması tarih boyunca birçok peygambere yapılmıştır. Nitekim, Zâriyat Sûresi 51/52 âyetinde meâlen buyrulur: “Onlardan öncekilere de hiçbir peygamber gelmedi ki, ‘O bir büyücüdür’ yâhût ‘bir delidir’ demiş olmasınlar.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir ayna gibidir, ona bakan bu aynada kendi hâlini görür. Müşriklerin (s.a.v)’e “mecnûn” demesi onların kendilerindeki “mecnûn”luk hâlinin ispâtı idi. " T.O.C.C." Nitekim, Mesnevî-i Şerîf’te Hz. Mevlânâ şöyle bir olay nakleder (A.A.K. Şerhi, Cilt 2, Sayfa 132-133):
Onun beyânındadır ki, her bir kimsenin hareketi kendisinin bulunduğu yerdendir ki, herkesi kendi vücûdunun dâiresinden görür. Mâvi sırça (cam), güneşi mâvi gösterir ve kırmızı, kırmızı gösterir. Sırçalar renklerden ârî olduğu vakit beyâz olur. Diğer sırçaların hepsinden daha doğru söyleyici olur ve hepsinin imâmı olur.
2403. Ahmed (a.s.)’ı Ebû Cehil gördü ve dedi: Benî Hâşim’den bir çirkin nakış (görüntü) açıldı.
2404. Ahmed (a.s.) ona buyurdu ki: Doğrusun; her ne kadar iş artırıcı isen de, doğru söyledin.
Her ne kadar dâire-i edebi (edep çerçevesini) tecâvüz ettin (aştın) ise de, doğru söyledin.
2405. Onu Sıddîk (Hz. Ebûbekir) gördü, dedi: Ey güneş, ne şarktansın, ne de garbdansın, latîf parla!
2406. Ahmed (a.s.) buyurdu ki: Ey azîz, ey dünyâ-yı nâçîzden (değersiz dünyâdan) kurtulmuş, doğru söyledin.
2407. Hâzır olanlar dediler: Ey halkın sadrı (önderi), iki zıd söyleyiciye, niçin doğru söyleyici dedin?
2408. Buyurdu ki: Ben elin cilâ verilmiş âyînesiyim (aynasıyım); Türk ve Hindû bende onu görür ki mevcûddur.
(S.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: Ben Hakk’ın yed-i kudretinin (kudret elinin) cilâ vermiş olduğu bir âyîneyim; Türk ve Hindû gibi mezhebleri ve meşrebleri yekdiğerine muhâlif olanlar bana baktıkları vakit, bende kendilerinde mevcûd olan şeyin aksini görürler ve gördükleri şeyi bana âiddir zannederler. Halbuki bir âyînenin suver-i mün’akise (yansıyan şekiller) ile olan münâsebeti ancak bir in’ikâsten (yansımadan) ibârettir. Binâenaleyh herkes beni kendi isti’dâdı ve evsâfı (vasıfları) kadar görür; yoksa âyînenin sırrı mesâbesinde olan benim sır-ı Muhammedî’mi göremez. Bu ma’nâya binâen Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur:
Halk içre bir âyîneyim, Her kim bakar bir ân görür, Her ne görür kendi yüzün, Ger yahşî ger yamân görür.
T.O.C.C. Tercüme: “Ben halk arasında bir ayna gibiyim, kim bakarsa kendini görür; güzel veya çirkin ne görürse, kendi yüzünü görür.”
Âyet-i kerîmede geçen “mecnûn” ifâdesini bir başka yönden şöyle ele alabiliriz. Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki:
Vallâhi, yetmiş Bedir’liye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi “bunların âhirette bir nasîbi yok” derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, “bunlar hesap gününe inanmıyorlar” derlerdi.
Ashâb-ı kirâm dünyâya kıymet vermeyip, sâde ve basit elbiseler giyerlerdi, çünkü onlar sûrete değil ma’nâya ve öze yönelip Hakk’ın zikriyle meşgûl olurlardı. Zühd ve takvâda ileri derecelere ulaşmışlardı. Onların bu hâllerine zâhir gözü ile bakan gaflet ehli nazarında bu hâller “delilik” gibi görünür; çünkü dünyâ muhabbetinden kurtulamamış akıl, dünyâ sevgisinden yüz çevirenleri garip ve akıl dışı bulur.
Bu husûsta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Allâh’ı öyle çok zikredin ki, insânlar size mecnûn desinler.” Son olarak, âyet-i kerîmeyi enfüsî olarak yorumlarsak: Kendisine Zikir yâni ilâhî tecellîler indirilen “gönül”dür. Bu hâli idrâk edemeyip “mecnûn” diyen ise sâlikteki vehîm kuvvesidir, ayrıca nefs-i emmâre ve akl-ı maaş’tır. " T.O.C.C."
لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
~ ~ ~
Lev mâ te’tînâ bil melâiketi in kunte minas sâdıkîn.
“Eğer doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirsene!”