İnnâ kefeynâke-lmustehzi-în(e)
(95-96) Şüphesiz biz, Allah ile beraber başka ilah edinen alaycılara karşı sana yeteriz. İlerde bilecekler.
Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz.
Hicr Suresi 95. ayet, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) yönelik ilahi bir güvenceyi ifade etmektedir. Ayet, alay edenlere karşı Allah'ın yeterliliğini vurgulayarak, Peygamber'i teselli etmekte ve düşmanlarının akıbetine işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefâ fiili, bir şeyin bir başkası için yeterli olması, ihtiyacını karşılaması ve onu koruması anlamlarına gelir. Ayetteki 'kefeynâke' ifadesi, Allah'ın Hz. Peygamber'i alaycıların şerrinden koruyacağını, ona karşı her türlü desteği sağlayacağını ve onun için kâfi geleceğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu fiil, 'Biz sana kâfi geldik, seni koruduk' anlamındadır. Alaycıların şerrine karşı Allah'ın Peygamber'e olan desteğini ve onu himaye etmesini mecazi bir dille ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kefâ kavramı, Kur'an'da genellikle ilahi himaye ve yeterlilik bağlamında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın Peygamber'e olan mutlak desteğini ve düşmanlarına karşı onu koruma vaadini vurgular, böylece Peygamber'in moralini yükseltir ve ona güven verir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İstehzâ, birini küçümsemek, alaya almak ve onunla dalga geçmek demektir. Ayetteki 'el-müstehziîn' ifadesi, Hz. Peygamber'i ve getirdiği mesajı hafife alan, ona karşı düşmanca tavır sergileyen müşrikleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hez' kökünden türeyen istehzâ, bir şeyi küçümseyerek, hafife alarak ve alay ederek söylemek veya yapmak anlamına gelir. Bu ayette, Peygamber'e karşı düşmanca ve aşağılayıcı bir tutum sergileyen kimseleri tanımlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İstehzâ, Kur'an'da genellikle inkârcıların peygamberlere ve ilahi mesajlara karşı takındıkları olumsuz, küçümseyici ve alaycı tavrı ifade eder. Bu ayette, Peygamber'e karşı bu tür bir tutum sergileyenlerin akıbetinin Allah tarafından belirleneceği vurgulanır.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyet de Zâtî’dir.
“Müstehzi'în” kelimesi, “istihzâ” kökünden türemiştir, alay edenler ma’nâsındadır. Bu kimselerin hâli 11’inci âyetin yorumunda îzâh edilmişti.
“Kefeynâke”, “Biz sana yeteriz” demektir. “Kefâ” kökünden gelen bu ifâde, Hakk’ın “Kâfî” isminin tecellîsidir.
Âyette iki farklı yerde geçen “Biz” kelimesi (“innâ” ve “kefeynâke”), Efendimiz (s.a.v.)’in Zâtî himâye altında bulunduğunu bizlere bildirmektedir. Sûrenin 9’uncu âyetinde meâlen, “Zikr’i biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz” denmişti. Bu âyet de aynı ma’nânın bir başka yönden tasdîkidir.
Cenâb-ı Hakk bu âyetle, Efendimiz (s.a.v.)’e, davasında yalnız olmadığını, ilâhî bir himâye altında bulunduğunu beyân etmekte, O’na tesellî ve güvence vermektedir. Efendimiz (s.a.v.) Allâh esmâsının en kemâlli tecellî mahalli olduğundan, Allâh’ın onu koruması bir bakıma kendi tecellîsini korumasıdır.
Âyeti enfüsî yönden ele alırsak; Hakk yolunda seyr-ü sülûk eden kimseler zaman zaman içeriden hayâl ve vehîm yoluyla, dışarıdan da şeytânî vesveseler ya da çevresindekilerin alay ve şevk kırıcı sözleriyle (örneğin, “bir de derviş olacaksın, şu yaptığına bak” türünden sözlerle) üzüntüye ve ümitsizliğe kapılabilir. Böyle zamanlarda duyacağı, “Biz sana yeteriz” hitabı, sâlikin ilâhî yardıma mazhâr olacağını müjdeler ve onu seyr-ü sülûkunda kararlı olmaya dâvet eder.
Benzer ma’nâda âyet-i kerîmelere Kur’ân’ın farklı bölümlerinde rastlıyoruz. Birkaç örnek vererek yolumuza devâm edelim. " T.O.C.C." Âl-i İmrân Sûresi 3/160: “İn yensurkümullâhu fe lâ gâlibe leküm, ve in yahzülküm fe men zellezî yensurukum min ba’dihî, ve alâllâhi felyetevekkelil mü’minûn.” “Allâh size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allâh’a tevekkül etsinler.” Enfâl Sûresi 8/49: “ve men yetevekkel alallâhi fe innallâhe azîzün hakîm” “kim Allâh’a tevekkül ederse, bilsin ki Allâh, gerçekten çok güçlüdür ve hüküm ve hikmet sahibidir.” Tevbe Sûresi 9/129: “hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azîm” “Allâh bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.” Talâk Sûresi 65/3: “ve men yetevekkel alallâhi fe hüve hasbüh” “Kim Allâh’a tevekkül ederse, O kendisine yeter.” Zümer Sûresi 39/36: ““Eleysallâhu bi kâfin abdehû” “Allâh, kuluna kâfi değil midir?” Ahzâb Sûresi 33/3: “Ve tevekkel alallâh, ve kefâ billâhi vekîlâ.” “Allâh’a tevekkül et; vekil olarak Allâh yeter.” Nisâ Sûresi 4/81: “fe a’rıd anhüm ve tevekkel alallâh, ve kefâ billâhi vekîlâ.” “Sen onlardan yüz çevir ve Allâh’a tevekkül et. Vekil olarak Allâh yeter.” Şûrâ Sûresi 42/9: “Emittehazû min dûnihî evliyâe fallâhu hüvel veliyyü” “Yoksa O’ndan başka veliler mi edindiler? Velî ancak Allâh’tır.” Okuduğumuz âyet-i kerîme ile ilgisi dolayısıyla, Mesnevî-i Şerîf A.A.K. Şerhi, Cilt 7, Sayfa 425-430’dan bir bölümü de buraya aktaralım.
1472. “Her kim senin mekrînde (hilende) gönlünü rehin tutarsa, onun boynunu ben vururum; sen mesrûr (sevinçli) olarak git!”
“Her kim senin vazîfe-i nübüvvetine ve senin zâtına karşı, mekr ve hîle husûlüne (aldatma ve hile yapmaya) gönlünü ve fikrini merhûn ve mahsûs (rehin olarak bağlı) tutarsa, kahrım ile onun boynunu ben vururum; sen vazîfe-i nübüvvetine şâd ve mesrûr olarak (sevinç ve mutluluk içinde) devâm et!” Nitekim Hak Teâlâ hazretleri انا كفيناك المستهزئين (Hicr, 15/95) yâni “Muhakkak biz, seninle istihzâ (alay) edenlere kifâyet ederiz” ve اليْسَ اللَّهُ بِكَافَ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) yâni “Allâh kuluna kâfî değil midir?” buyurur.
1473. “Onların kör başları üzerine körlükler koyarım; o şeker zanneder, halbuki ona zehir veririm.”
“O münkirlerin ta’nları (hakaret ve iftiraları) üzerine körlüklerini iki kat yaparım, seni görmezler. Nitekim âyet-i kerîmede وَتَرَيْهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A’raf 7/198) yâni “Ya Habîbim, sen onların sana baktıklarını görürsün, halbuki onlar görmezler” buyurulur. Onların körlükleri o mertebededir ki, ben onlara kahrımla tecellî ederim ve zehir veririm, onlar ise bunu lutuf ve şeker zannederler.” Menkabe: Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin mürîdlerinden birisi hazretin kabrini ziyârete gitmiş, o sırada Sultân Mahmûd-ı Gaznevî dahi oraya gelmiş ve dervîşe: “Bu sizin şeyhiniz ne der idi?” diye sormuş. Dervîş cevâben demiş ki: “Bizim şeyhimiz, “Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!” buyururdu.” Sultân Mahmûd: “Acîb şey! Senin şeyhin Peygamber’den daha büyük mü idi? Ebû Cehil Peygamber’i gördü, halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır,” dedi. Dervîş cevâben dedi ki: “Hayır, Ebû Cehil Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’i görmedi, o ancak Abdülmuttalib’in yetîmini gördü; eğer Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz’i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.” Sultân Mahmûd dervîşin bu cevabını tahsîn etmiştir (beğenmiş ve takdir etmiştir). Münkirler Resûl-i Ekrem’in ancak sûretini görürler, ma’nâsını görmekten kat kat kördürler.
1474. “Akıllarını benim nûrumdan parlattılar, mekirleri benim mekrimden öğrendiler!” Yâni, “Onların akılları, benim mertebe-i vahdetimin nûrundan parladı ki, o mertebeye “Ulûhiyyet” ve “Hakîkat-i Muhammediyye” ve “akl-ı kül” mertebesi derler. Ve münkirler mekirleri, benim mekrimden öğrendiler.” Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَكَرُوا وَ مَكَرَ اللهُ وَ اللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Âl-i İmrân, 3/54) yâni “Ve onlar mekr ettiler, Allâh da mekr etti ve Allâh mekr edenlerin hayırlısıdır” buyurulur. Ve Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretlerinin sıfât-ı kevniyye ile ittisâfının cevâzı (kevnî sıfatlarla sıfatlandırılması) hakkında âyât-ı kur’âniyye çoktur, ba’zıları şunlardır: الله يستهزء بهم (Bakara, 2/15) yâni “Allâh Teâlâ onlar ile istihzâ eder.” Ve ان الذين يؤذون الله و رسوله (Ahzâb, 33/57) yâni “Allâh ve Resûl’üne ezâ eden kimseler.” Ve و من يشاقق الله و رسوله (Enfal, 8/13) yâni “Allâh ve Resûl’üne meşakkat veren kimseler.”
1475. “Cihânın erkek fillerinin ayağı önünde o Türkmen’in ullâçuku nedir!”
“Cihânın erkek filleri”nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâdır. “Ullâçuk” sahrâlarda göçebe hâlinde bulunan Türkmenler’in kıldan yapılmış çadırları ve çergileri ma’nâsınadır. Bundan murâd, münkirlerin kudret-i tasarruflarıdır. Yâni, “Enbiyâ ve evliyânın kudret-i tasarruf-ı mânevîlerinin önünde, münkirin kudret-i tasarrufiyye-i zâhirelerinin ne hükmü olur!” demektir.
1476. “Ey büyük Peygamber’im, onun o çerağı, benim sarsarımın önünde ne olur!”
“Ey benim ulü’l-azm ve büyük Peygamber’im! O münkirlerin kendi çürük akıllarınca nûr dedikleri bâtıl fikirler, benim bâd-ı sarsar (şiddetli kasırga) gibi olan nûr-ı vahyimin önünde nedir; o bâtıl fikirler bu şiddetli rüzgâra tahammül edebilir mi?”
1477. “Kalk, sen korkunç olan sûra üfle, tâ ki binlerce ölü topraktan bitsinler!”
1488. “Çünkü sen muhakkak vaktin İsrâfil’isin, kalk, kıyâmetten evvel kıyâmet düz!”
“Sûr”, kıyâmet-i kübrâda ihyâ-yı emvât (ölüleri diriltmek) için Hz. İsrafil’in üfürdüğü bir borudur ki, keyfiyetini Hak Teâlâ hazretleri bilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in halkı da’vet ve irşâdı sûr-ı İsrafil’e teşbih buyurulmuştur. Bunun korkunç olması, halkın alıştıkları huzûzât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyeden ayrılmaların kendilerine acı gelmesinden kinâyedir. “Ölülerin topraktan bitmesi” budur ki, halk cehl içinde hâkî olan vücûd-ı unsurileri kabirlerinde ölü idiler, ulûm-ı vahy ile bu kabir içinde rûhları dirilip kalktılar. “Kıyâmetten evvel kıyâmet düzmek” budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleri envâ’-ı kıyâmetten bir nevi’dir; zîrâ kıyâmet halkın haşr u cem’ini müstelzimdir (gerektirir); halkın ictimâiyâtında (sosyal yaşamında) bir inkılâb-ı azîm vâki’ olduğu gibi, kıyâmetin diğer nevi’leri de vâki’ olmuştur, şöyle ki: Resûl-i zîşân Efendimiz’in irşâd ve da’veti üzerine, ümmetinin havâssı arasında mevt-i irâdî ve ıztırârî (irâdî ve zorunlu ölüm) vâki’ olmuştur ki, bu mevt onların kıyâmetleridir. Onlar bu mevt ve kıyâmetten sonra, bu hayât-ı dünyeviyyede neş’e-i uhreviyye üzerine yaşarlar ve meyyite münkeşif olan ahvâl, bunlara da münkeşif olur. Buna “kıyâmet-i suğrâ” (küçük kıyamet) derler. Ve diğer bir kıyâmet daha vardır ki, bunlar ârifîn-i billâh hazerâtına “fenâ-fillâh” ve “bakâ-billâh”dan sonra “vahdet-i tâmme” (tam birlik) ve “inkıhâr-ı keserât” (çokluğun ortadan kalkması) hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye “kıyâmet-i kübrâ” (büyük kıyâmet) derler. İşte bu kıyâmetler Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleriyle (yüce gönderilişiyle) vâki’ olmuştur.
1479. “Her kim, hani kıyâmet? derse: Ey sanem işte kıyâmet benim, diye kendini göster!”
“Sanem”, burada mahbub ve ma’şûk ma’nâsınadır. Yâni, “Ey benim mahbûbum olan Peygamber’im! Sana, “Kıyâmet hani?” diye soranlara: “İşte kıyâmet benim vücûdumdur!” diyerek kendini göster!” Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz yukarıda îzâh olunan kıyâmetlerin envâ’ını câmi’dir.
1480. “Ey mihnet-zede (sıkıntı çeken) sâil (soru soran), bak bu kıyâmetten yüz cihân kâim olmuştur!”
“Ey Habîbim, o kıyâmeti soran kimseye de ki: “Ey cismâniyet ve kesâfet âleminin mihnet-zedesi olan suâlci! Bak benim kıyâmetim’in bir nev’i olan bi’set-i seniyyemden birçok cihânlar kâim olmuştur. Onlardan ba’zıları budur ki, mütâbeat-i Resûlullâh sâyesinde, “nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri” kopar; yâni meselâ “nefs-i emmâre”nin kıyâmeti kopar, “nefs-i levvâme” dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyâmeti kopar, “nefs-i mülhime” hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, “nefs-i mutmainne” dirilir; ve her bir mertebedeki nefsin bi-nihâye sıfatlarından her birinin ayrı ayrı kıyâmetleri kopar ve mukâbilinde birer cihân peydâ olur.
1481. Ve eğer bu zikir ve kunûtun ehli olmazsa, imdi ey sultân, ahmağın cevabı sükûttur.”
“Kunût”, itâat etmek ve sâkit olmak (susmak) ve duâ etmek ma’nâsınadır. Burada “itâat” ma’nâsı münâsibdir. “Zikr” “zâl”in kesriyle, medh u senâdan lisân üzerine cârî olan şey; ve “zâl”in zammı ile [“zükr”], tefekkür ve tedebbür ma’nâsınadır. Yâni, “Ey Sultân-ı enbiyâ, kıyâmetten soran kimse, eğer bu kıyâmet ma’nâsını müdrik ve sana itâat ehli olmazsa, o kimse ahmaktır; binâenaleyh onun cevâbı senin sükûtundur, zîrâ o kimse kemâl-i hamâkatından, senin vereceğin cevâbın idrâkinden âcizdir. Binâenaleyh kendini yorma!”
1482. “Ey cân, duâ nâ-müstecâb olursa, Hakk’ın âsumânından cevâb olarak sükût gelir.”
(…) “Ey Habîbim! hani kıyâmet?” diye soran kimse, senin zuhûrundan hâsıl olan netîceyi ve semereyi görüp, idrâk etmemiştir. Binâenaleyh onun suâli isti’dâdının hilâfında olduğu için, cevabı sükûttur. Nitekim isti’dâdının hilâfında bir şey taleb eden kimselere, Hakk’ın kazâ ve kader levhi âsumânından cevab olarak sükût vâki’ olur.”
Âyet 96
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ
Ellezîne yec’alûne meallâhi ilâhen âhar, fe sevfe ya’lemûn.
Onlar Allâh ile beraber başka ilâh edindiler. İlerde bilecekler.