Vekul rabbi edḣilnî mudḣale sidkin veaḣricnî muḣrace sidkin vec'al lî min ledunke sultânen nasîrâ(n)
De ki: "Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver."
(Ey Muhammed!) De ki: "Rabbim! Beni, takdir ettiğin yere gönül rahatlığı ve huzur içinde koy ve çıkacağım yerden de dürüstlükle ve selametle çıkmamı sağla. Bana katından yardım edici bir kuvvet ver."
İsrâ Suresi'nin 80. ayeti, Hz. Peygamber'in (ve dolayısıyla müminlerin) Allah'tan hicret ve davet sürecinde ilahi destek ve başarı dilemesini ifade eder. Ayet, 'sıdk' (doğruluk, hoşnutluk) kavramı etrafında şekillenen giriş ve çıkışların yanı sıra, ilahi bir 'sultan' (otorite, destek) talebini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'duhûl' (دخول) kelimesini bir yere girmek olarak tanımlar. Ayetteki 'edhilnî' (أَدْخِلْنِى) emri, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretini veya genel olarak bir işe başlarken Allah'tan yardım ve bereketle girmeyi dilemesini ifade eder. Buradaki giriş, sadece fiziksel bir mekan değil, aynı zamanda bir durum veya vazifeye girişi de kapsar ve 'sıdk' ile nitelendirilmesi, bu girişin hayırlı, doğru ve Allah'ın rızasına uygun olmasını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'duhûl' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'edhilnî' ifadesi, mecazi olarak bir işe veya duruma girerken Allah'tan yardım ve başarı dilemek anlamına gelir. 'Müdḫale sıdk' (مُدْخَلَ صِدْقٍ) ile birlikte kullanılması, bu girişin doğru, hakikat üzere ve sonuçları itibarıyla hayırlı olmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'müdḫal' (مُدْخَل) kelimesinin hem mekan hem de masdar anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki 'müdḫale sıdk' (مُدْخَلَ صِدْقٍ) ifadesi, Hz. Peygamber'in Medine'ye girişinin veya genel olarak bir işe başlarkenki durumunun doğru, hayırlı ve Allah katında makbul olmasını dilemesidir. Bu, sadece fiziki bir giriş değil, aynı zamanda manevi bir halin de ifadesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müdḫal' kelimesinin ism-i mekan ve ism-i zaman olabileceği gibi, masdar mimi olarak da kullanılabileceğini açıklar. Ayetteki 'müdḫale sıdk' ifadesi, 'girişin sıdk ile olması' yani doğru, hakikat üzere ve Allah'ın rızasına uygun bir giriş olmasını talep etmektir. Bu, hem hicret gibi somut bir olayı hem de genel olarak her türlü başlangıcı kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sıdk' (صدق) kelimesini sözde, niyette, fiilde ve vaatte doğruluk olarak tanımlar. Ayetteki 'müdḫale sıdk' ve 'muḫrace sıdk' ifadeleri, Hz. Peygamber'in Medine'ye girişinin ve Mekke'den çıkışının (veya genel olarak her türlü işinin başlangıç ve bitişinin) Allah katında doğru, hakikat üzere, samimi ve rızaya uygun olmasını dilemesidir. Bu, sadece dışsal bir doğruluk değil, aynı zamanda içsel bir samimiyeti ve ilahi onayı da içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sıdk' kavramının Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu ve 'hakikat', 'doğruluk', 'güvenilirlik' gibi temel anlamlar taşıdığını belirtir. Bu ayette 'sıdk', bir eylemin (giriş veya çıkışın) sadece dışsal olarak doğru olmasını değil, aynı zamanda Allah'ın rızasına uygun, bereketli ve hayırlı sonuçlar doğuracak bir nitelikte olmasını ifade eder. Bu, ilahi bir onay ve başarı dileğidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sıdk' kelimesinin 'hakikat' ve 'gerçeklik' anlamlarına geldiğini ve yalanın zıddı olduğunu belirtir. Ayetteki 'sıdk' kelimesi, giriş ve çıkışların sadece zahiren doğru olmasını değil, aynı zamanda batınen de hakikate uygun, samimi ve Allah'ın muradına muvafık olmasını ifade eder. Bu, ilahi bir lütuf ve başarı talebidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sultân' (سلطان) kelimesini 'hüccet' (delil) ve 'güç' (kuvvet) olarak açıklar. Ayetteki 'sultânen nasîrâ' (سُلْطَـٰنًا نَّصِيرًا) ifadesi, Hz. Peygamber'in Allah'tan, düşmanlarına karşı üstünlük sağlayacak, davasını destekleyecek ve onu muzaffer kılacak ilahi bir güç, otorite ve delil talep etmesidir. Bu, sadece dünyevi bir güç değil, aynı zamanda manevi bir destek ve haklılığın ispatıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'sultân' kelimesinin Kur'an'da 'hüccet' (delil) ve 'güç' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'sultânen nasîrâ' ifadesi, Hz. Peygamber'in Allah'tan, tebliğ görevinde kendisine yardımcı olacak, düşmanlarına karşı delil ve güç sağlayacak, onu destekleyecek bir otorite ve kuvvet dilemesidir. Bu, ilahi bir himaye ve başarı talebidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'sultân' kelimesinin 'güç', 'otorite' ve 'delil' gibi anlamları içerdiğini ve bu gücün genellikle ilahi bir kaynaktan geldiğini belirtir. Ayetteki 'sultânen nasîrâ' ifadesi, Allah'tan gelecek, Hz. Peygamber'i destekleyecek, ona düşmanlarına karşı üstünlük sağlayacak ve davasını güçlendirecek bir otorite ve kuvvet dileğidir. Bu, hem manevi hem de maddi bir destek talebidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nasr' (نصر) kelimesini 'yardım etmek' ve 'desteklemek' olarak açıklar. 'Nasîr' (نصير) ise 'çokça yardım eden' veya 'yardımcı' anlamına gelir. Ayetteki 'sultânen nasîrâ' ifadesi, Allah'tan, kendisine verilecek olan otorite ve gücün aynı zamanda destekleyici ve yardımcı olmasını dilemesidir. Bu, Hz. Peygamber'in davasında yalnız kalmayacağını, ilahi bir yardımla destekleneceğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nasr' kökünün Kur'an'da 'yardım etmek', 'desteklemek' ve 'galip kılmak' anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'Nasîr' kelimesi, bu ayette 'sultân' ile birlikte gelerek, Allah'tan istenen gücün sadece bir otorite değil, aynı zamanda aktif olarak yardım eden ve destekleyen bir nitelikte olmasını vurgular. Bu, Hz. Peygamber'in misyonunda ilahi bir muvaffakiyet ve zafer dileğidir.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(80) Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec'al liy min ledünke sultanen nasıyra;)
(Ey Muhammed!) De ki: "Rabbim! Beni, takdir ettiğin yere gönül rahatlığı ve huzur içinde koy ve çıkacağım yerden de dürüstlükle ve selametle çıkmamı sağla. Bana katından yardım edici bir kuvvet ver." Makam-ı Mahmud makamına talip olup bunun gereğini yerine getirene de ki, şöyle dua etsin: “Rabbim beni sadıkların olduğu yere dahil et, ondan sonra o sıddıklar nereye çıkarılıyorsa onlarla beraber bizi oraya çıkar ve Senin indinden bize bir sultan kıl” Sadıkların bulunduğu yerden kasıt olarak bunların başında Hz.Ebu Bekir Sıdık (r.a.) geliyor, sıddık tasdik edici demektir, yani Allah (c.c.) ve Rasûlüllah (s.a.v.) dediği için şeksiz şüphesiz yap denileni yapmak, yapma denileni yapmamak, aklına ersin ermesin, işine gelsin gelmesin bunu tasdik etmektir. Gerçek sıddıklık Allah’ın varlığını kendinde bularak ve sonra bütün âlemde bularak bunun tasdikini yapmaktır.
Sıddık mertebesine dahil olduktan sonra, (ki burası ilim mertebesidir) bizi onun daha üstü olan tahakkuk mertebesine çıkar demektir. Kişinin buraya çıkması
demek kendi nefsaniyetinden yani bireysel varlığından çıkarak İlâh-î varlıkta mekân tutmasıdır. İlâh-î bir sûltan-î yardım olmadan bu işleri başaramayız, fakat o İlâh-î yardım da durup dururken oturduğumuz yerden gelmez, ne kadar çok çalışırsak ne kadar çok faaliyette bulunursak o yardımın o kadar cazibe merkezi oluruz ve o yardımı çekeriz.