Vekul câe-lhakku vezeheka-lbâtil(u)(c) inne-lbâtile kâne zehûkâ(n)
De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkumdur."
(Ey Muhammed!) De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur."
İsrâ Suresi 81. ayet, hakkın gelişiyle batılın yok oluşunu vurgulayan güçlü bir ifadedir. Ayet, 'hak' ve 'batıl' kavramları arasındaki zıtlığı ve batılın doğası gereği kalıcı olamayacağını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'c-y-e' kökünün bir şeyin bir yerden başka bir yere intikal etmesi veya bir durumun ortaya çıkması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'câe' fiili, hakkın sadece fiziksel olarak gelmesini değil, aynı zamanda hükmünün ve etkisinin zuhur etmesini, belirginleşmesini ifade eder. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür kullanımlarda 'gelmek' fiilinin mecazi bir anlam taşıdığını, yani hakkın galip gelmesi ve batılı ortadan kaldırması şeklinde yorumlanması gerektiğini ifade eder. Ayetteki 'câe' fiili, hakkın üstünlüğünü ve zaferini simgeler. (Mecâzü'l-Kur'ân)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesinin aslen bir şeyin sağlam ve sabit olması anlamına geldiğini, Kur'an'da ise Allah'ın varlığı, birliği, adaleti, vaadi ve peygamberlerin getirdiği din gibi mutlak gerçekleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-hakku', İslam'ın ve onun getirdiği ilahi mesajın kesinliğini ve doğruluğunu vurgular. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da 'batıl'ın zıddı olarak kullanıldığını ve mutlak gerçekliği, ilahi düzeni ve adaleti ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'hak', batılın karşısında duran, galip gelen ve kalıcı olan ilahi hakikati temsil eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hak' kelimesinin birçok anlamı barındırdığını, bunlardan birinin de 'Allah'ın kendisi' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-hakku', Allah'ın iradesinin ve dininin tecellisi olarak anlaşılmalıdır. (el-Külliyyât)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zeheka' fiilinin 'helâk oldu, zail oldu' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, batılın hakkın karşısında duramayacağını ve yok olmaya mahkum olduğunu açıkça ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zeheka' fiilinin mecazi olarak 'batılın gücünü kaybetmesi ve etkisiz hale gelmesi' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu, batılın sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda manevi ve ideolojik olarak da yenilgiye uğraması demektir. (Mecâzü'l-Kur'ân)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'z-h-k' kökünün bir şeyin boş ve değersiz olması, ardından da yok olması anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'zeheka', batılın özünde değersiz ve geçici olduğunu, bu nedenle de hakkın gelişiyle ortadan kalkacağını vurgular. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'batıl' kelimesinin 'hak'kın zıddı olduğunu ve bir şeyin faydasız, geçersiz ve asılsız olması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-bâtıl', İslam'ın karşısında yer alan her türlü yanlış inancı, uygulamayı ve ideolojiyi kapsar. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'batıl'ın Kur'an'da 'hak' ile karşıtlık içinde kullanıldığını ve gerçeklikten yoksun, boş ve anlamsız olan her şeyi ifade ettiğini açıklar. Bu ayette 'batıl', hakkın gelişiyle varlığını sürdüremeyecek olan her türlü yalan ve sapkınlığı temsil eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'batıl'ın 'zail olan, yok olan' anlamlarına geldiğini ve özünde bir değeri olmadığını ifade eder. Ayetteki 'el-bâtıl', doğası gereği geçici ve yok olmaya mahkum olan her şeyi kapsar. (Basâiru Zevi't-Temyîz)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zehûkan' kelimesinin 'çokça yok olan, sürekli zail olan' anlamında mübalağalı bir sıfat olduğunu belirtir. Bu, batılın sadece bir kereliğine değil, doğası gereği sürekli olarak yok olmaya meyilli olduğunu vurgular. (Umdetü'l-Huffâz)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zehûkan' kelimesinin 'helâk edici, yok edici' anlamında kullanıldığını ve batılın kendi içinde yok edici bir güce sahip olduğunu ifade eder. Ayetteki bu kullanım, batılın kalıcı olamayacağının altını çizer. (Nüzhetü'l-Kulûb)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zehûkan' kelimesinin 'z-h-k' kökünden türeyen ve 'çokça yok olan, çabuk kaybolan' anlamında bir sıfat olduğunu belirtir. Bu, batılın özünde bir kalıcılığının olmadığını ve hakkın karşısında duramayacağını pekiştirir. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân)
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(81) (Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl* innel batıle kâne zehuka;)
(Ey Muhammed!) De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkûmdur."
O mertebe için bunları yaparsanız Hakk size gelmiş olur yani Hakk sizi istilâ etmiş olur sonra bâtıl ise geçer gider. Hakk’ın gelmesi gerçek olarak Hakk esmâsı’nın senin bütün varlığını kuşatmasıdır, işte Hallac-ı Mansur bu mertebede “Enel Hak” demiştir.
Zaten aslında bâtıl diye bir şey yok idi, bâtılı biz icat ettik, hayalimizden icat ettik, Hakk-ı gönderdik onun yerine yine hayalimizden, benliğimizden yeni bir sistem oluşturduk ve bâtıl hükmüne sokarak bunu Hak zannettik, bireysel varlıklarımıza verdiğimiz kimlikler ile onları öne çıkardık Hakk batında kaldı ve bâtıl denilen zâhire çıktı. Hakikatler ortaya çıkıp hakikat yaşantısı bizde yerini bulunca o zaman hayalimizden ortaya koyduğumuz bâtıl kayboldu.
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا
(82-) Ve nünezzilu minel Kur'âni ma huve şifaun ve rahmetun lil mü'miniyne, ve lâ yeziyduz zalimiy-ne illâ hasera;)
“Biz Kur'ân'dan, imân edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan Âyetler indiriyoruz. Zâlimlerin de ancak zararını artırır.” Zâhir olarak insân bu Âyet-i Kerîme’yi bedenine okusada faydası olan Âyettir.
Biz indiririz deniyor Cenâb-ı Hakk ve yukarıda belirtildiği gibi şifâ’nın en büyüğüde, kişiye bâtıl hastalığından kurtularak Hakk’ın gelmesidir.
Günümüzde bedensel hastalıkların tedavisi için çok geniş imkânlar bulunmaktadır, bize asıl lâzım olan ruhani yani iç bünyedeki hastalıkların tedavisidir. Nefsimizdeki hayal ve vehim hastalığına en büyük deva Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisindeki hakikatleri idrak ederek tahakkunu hazırlamaktır. Ayrıca buradaki bütün oluşumlar aynı zamanda rahmettir de.
Şifa hastalığın karşılığı, rahmet ise hastalıktan iyileştikten sonra yapacaklarımızdır ve bu yapacaklarımız bizim yükselmemizi sağlıyor. İmân ehlinden kasıt ise iyi niyetiyle Hakk’a yönelenlerdir, nefsine yönelenler değildir, Hakk’a yönelmez isek ne şifa buluruz ne de rahmet buluruz.