Kâle yâ âdemu enbi/hum bi-esmâ-ihim(s) felemmâ enbeehum bi-esmâ-ihim kâle elem ekul lekum innî a'lemu ġaybe-ssemâvâti vel-ardi vea'lemu mâ tubdûne vemâ kuntum tektumûn(e)
Allah, şöyle dedi: "Ey Adem! Onlara bunların isimlerini söyle." Adem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, "Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?" dedi.
(Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi.
Bu ayet, Allah'ın Adem'e varlıkların isimlerini öğretmesi ve Adem'in bu isimleri meleklere bildirmesi olayını anlatır. Ayet, Allah'ın mutlak ilmini, özellikle gaybı ve insanların açığa vurdukları ile gizlediklerini bilmesini vurgular. Anahtar kavramlar, bilme, isimler ve gizleme üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebe'' kelimesinin 'büyük ve önemli haber' anlamına geldiğini belirtir. 'Enbe' fiili ise bu önemli haberi başkasına ulaştırmak demektir. Ayette, Allah'ın Adem'e öğrettiği isimlerin, melekler için önemli bir bilgi olduğu ve Adem'in bu bilgiyi onlara aktarması emredildiği anlaşılır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'enbî' kelimesinin 'ahbir' (haber ver) anlamında kullanıldığını ifade eder. Burada Adem'in, Allah'tan öğrendiği isimleri meleklere haber vermesi, onlara bu bilgiyi aktarması kastedilmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esmâ' kelimesinin 'isimler' anlamına geldiğini ve burada varlıkların kendilerine mahsus adlarını ifade ettiğini belirtir. Adem'e öğretilen bu isimler, varlıkların mahiyetini ve işlevlerini de içeren bir bilgi bütünüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ism' kelimesinin bir şeyi diğerinden ayırmak için konulan alamet olduğunu söyler. Bu ayetteki 'esmâ', sadece lafızdan ibaret olmayıp, varlıkların özelliklerini, işlevlerini ve hikmetlerini de içeren kapsamlı bir bilgiye işaret eder. Adem'in bu isimleri bilmesi, varlıklar üzerindeki hakimiyetini ve bilgisini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'isim' kavramının sadece bir adlandırma olmadığını, aynı zamanda o varlığın özünü, mahiyetini ve işlevini de yansıttığını vurgular. Adem'e öğretilen isimler, varlıkların ontolojik statülerini ve Allah'ın yaratma kudretini anlamanın bir anahtarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesini bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Allah'ın 'a'lemu' (en iyi bilen) olması, O'nun bilgisinin mutlak, kuşatıcı ve eksiksiz olduğunu gösterir. Ayette Allah'ın gaybı ve insanların gizlediklerini bilmesi, O'nun ilminin sınırsızlığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'i bir şeyin olduğu gibi idrak edilmesi olarak açıklar. Allah'ın 'a'lemu' sıfatı, O'nun her şeyi, görüneni ve görünmeyeni, açığa çıkanı ve gizleneni, geçmişi, şimdiyi ve geleceği tam bir vukufla bildiğini ifade eder. Bu, O'nun mutlak kudret ve hikmetinin bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kavramının Kur'an'da genellikle kesin ve şüpheye yer bırakmayan bilgi anlamında kullanıldığını belirtir. Allah'ın 'a'lemu' ifadesi, O'nun bilgisinin insan bilgisinden farklı olarak mutlak ve yanılmaz olduğunu, gaybı ve gizli olanı da kapsadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gayb' kelimesinin 'gözden kaybolan, gizlenen' anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'gaybe'l-semâvâti ve'l-ard' ifadesi, göklerde ve yerde insan idrakinin ötesinde olan, Allah'tan başkasının bilemediği sırları ve hakikatleri ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak ilminin bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'gayb'ı 'insanların idrakinden gizli olan her şey' olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın sadece görüneni değil, aynı zamanda insanların algılayamadığı, bilmediği tüm gizli şeyleri de bildiğini vurgular. Bu, O'nun ilminin kapsamlılığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ketm' kelimesinin 'bir şeyi örtmek, gizlemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'mâ kuntum tektumûn' ifadesi, meleklerin Adem'in yaratılışına dair içlerinde sakladıkları, açığa vurmadıkları düşünceleri ve endişeleri ifade eder. Allah'ın bunları da bilmesi, O'nun her şeyi kuşatan ilmini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ketm'in bir şeyi başkalarından saklamak, gizli tutmak olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, meleklerin Adem'in yaratılışına dair içlerinde besledikleri, ancak dile getirmedikleri bazı düşünceleri veya itirazları Allah'ın bildiğini vurgular. Bu, Allah'ın sadece sözleri değil, kalplerdeki niyetleri de bildiğini gösterir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ
(2/33) Kale ya Ademü enbi'hüm BiEsmâihim, felemma enbeehüm BiEsmâihim, kale elem ekul leküm inniy a'lemu ğaybesSemavati vel'Ardı ve a'lemu ma tübdüne ve ma küntüm tektümun;
* Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların
isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybini şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk melâikeyi kirâm’ın bu sözüne karşılık “ey Âdem o isimlerin hakikatlerini sen haber ver” dedi.
Mertebe-i Âdemiyyet yani kişideki aşkullah, şevkullah, irfaniyyetin merkezi olan hilâfet mertebesi, gönül mertebesi ona söyle dedi ve Âdem (a.s.) da o isimlerin hakikatlerini bir bir melâikeyi kirâm’a anlattı, bunun üzerine Cenâb-ı Hakk buyurdu;“Ben size dememişmiydim, muhakkak ki Ben Semavat ve Arz da ne varsa hepsini bilirim, sizin bilmediklerinizi de açıkladıklarınızı da, hepsini bilirim” dedi.
Buraya gelinceye kadar bütün hakikat Âdem (a.s.)ın üzerinde döndüğü halde Âdem (a.s) dan hiçbir söz yok, Cenâb-ı Hakk söyle dediği zaman bir şey söylüyor fakat melekler Cenâb-ı Hakk onlara söylemeden söze karıştılar ve faaliyete geçtiler. Burada işte Âdem’in asâletini görüyoruz, kendi hakikatini idrak etmesinin nasıl olduğunu görüyoruz, kendinden bahsetmiyor çünkü kendinde kendi yok, kendinde tamamıyla Hakk’ın tecellisi, zuhuru var Hakk’ın insân esmâsıyla Âdem’de zuhuru var, bunun üzerine hâdisenin devamını şöyle görüyoruz, Ey muhatap olan kimse kendin de, bir zaman oluştur ki kendine dönerek ben şuyum, ben buyum de, istersen ben en kötü insânım de, yeter ki kendini bil, kendine gel kendinde olduktan sonra eksikliğin fazlalığın varsa bunların hepsi yoluna girer eğitimle meydana çıkar ama kendinde kendini kendin olarak bulmadığın sürece ne yapacaksın ki, elindeki malzemeyi bilmedikten sonra o malzemeyi nasıl kullanacaksın, hep yaptığımız iş hayalde bir varlık tasavvur etmek yani hayali bir üst varlık tasavvur etmek ve bunun arkasından koşmak ama Cenâb-ı Hakk ben kulu-
mun zannına göreyim diyor ve bunların hepsini kabul ediyor biz herhangi bir kimse veya kimseleri incitmek için konuşmuyoruz biz ne söylüyorsak kendimize söylüyoruz yeter ki bunların hakikatlerini anlamaya çalışalım bizim başkasıyla işimiz yok, zâten irfan ehlinin başkasıyla işi olmaz kendisiyle işi olur, Rabbiyle işi olur, bizim Rabbimizle işimiz yoksa başkasıyla istediğimiz kadar uğraşalım onu methedelim, bunu küçültelim, şunu yükseltelim hep dışarda, hep dışarıyla uğraşmış oluruz ama bize kendimizle uğraşmak lâzım çünkü ne varsa bu varlığın içinde var, özünde var herbirerlerimizde.