Kâlû subhâneke lâ ‘ilme lenâ illâ mâ ‘allemtenâ(s) inneke ente-l'alîmu-lhakîm(u)
Melekler, "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler.
Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".
Bakara Suresi 32. ayet, meleklerin Allah'ın ilim ve hikmetini tasdik etmelerini ve kendi sınırlı bilgilerini itiraf etmelerini ifade eder. Ayet, Allah'ın mutlak ilim sahibi olduğunu ve her şeyi hikmetle yarattığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebh' (سَبْح) kelimesinin asıl anlamının suda veya havada hızlı hareket etmek olduğunu belirtir. 'Sübhânallah' (سُبْحَانَ اللَّهِ) ifadesi ise Allah'ı her türlü noksanlıktan uzak tutmak, O'nu yüceltmek ve kemal sıfatlarıyla anmak anlamına gelir. Ayette melekler, Allah'ın ilmindeki eksiksizliği ve kendi sınırlılıkları karşısında O'nu tenzih etmektedirler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sübhâneke' ifadesini 'tenzîhen leke' (seni tenzih ederiz) olarak açıklar. Bu, Allah'ın her türlü eksiklikten, acizlikten ve beşerî vasıflardan münezzeh olduğunu ifade eden bir yüceltme biçimidir. Ayette meleklerin, Allah'ın ilmine karşı kendi acizliklerini dile getirirken bu ifadeyi kullanmaları, O'nun mutlak kemalini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' (عِلْم) kelimesini bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olarak tanımlar. Cehaletin zıttıdır. Ayette melekler, Allah'ın kendilerine öğrettiği dışında bir bilgiye sahip olmadıklarını ifade ederek, kendi ilimlerinin sınırlılığını ve Allah'ın ilminin mutlaklığını teslim etmektedirler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ilm' kavramının sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda derin bir anlayış ve hikmetle bağlantılı olduğunu belirtir. Allah'ın ilmi, her şeyi kuşatan, mutlak ve eksiksiz bir bilgidir. Meleklerin 'lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ' demesi, insanüstü varlıklar olsalar bile, kendi ilimlerinin Allah'ın öğretmesiyle sınırlı olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'allemte' (عَلَّمْتَ) fiilinin 'öğrettin, bildirdin' anlamına geldiğini belirtir. Bu fiil, Allah'ın insanlara veya meleklere bilgi aktarmasını ifade eder. Ayette melekler, kendi bilgilerinin kaynağının doğrudan Allah'ın öğretmesi olduğunu vurgulayarak, O'nun ilimdeki üstünlüğünü kabul ederler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ta'lîm' (تَعْلِيم) fiilinin, bir şeyi başkasına öğretme, bildirme ve açıklama anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'allemtenâ' ifadesi, Allah'ın melekleri belirli bir bilgiyle donattığını ve bu bilginin dışında kendi başlarına bir bilgiye sahip olmadıklarını açıkça ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'el-Alîm' (الْعَلِيم) isminin, Allah'ın her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, ilmiyle her şeyi kuşatan olduğunu ifade eder. Bu isim, Allah'ın mutlak ve eksiksiz ilmini vurgular. Ayette meleklerin bu ismi zikretmesi, kendi sınırlı bilgilerine karşılık Allah'ın sonsuz ilmini tasdik etmeleridir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'el-Alîm' isminin, Allah'ın geçmişi, şimdiyi ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni, açığı ve gizliyi, kısacası her şeyi bilmesini ifade ettiğini belirtir. Ayette bu ismin kullanılması, meleklerin itirafının ardından Allah'ın ilminin mutlak ve şüphesiz olduğunu pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakîm' (حَكِيم) kelimesinin, bir şeyi sağlam ve kusursuz yapan, hikmet sahibi olan anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi en doğru ve en uygun şekilde yarattığını, hükümlerinin adaletli ve hikmetli olduğunu ifade eder. Ayette 'el-Alîm' ile birlikte zikredilmesi, Allah'ın ilminin hikmetle birleştiğini gösterir; yani O, sadece bilmekle kalmaz, bildiği her şeyi en mükemmel şekilde düzenler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'el-Hakîm' isminin, Allah'ın fiillerinin ve hükümlerinin kusursuzluğunu, her şeyin bir amacı ve gayesi olduğunu ifade ettiğini açıklar. Meleklerin bu ismi zikretmesi, Allah'ın Adem'i yaratma ve ona bilgi verme kararının ardındaki derin hikmeti kabul ettiklerini gösterir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
(2/32) Kalû sübhaneKE lâ ılme lena illâ ma 'allemtena, inneKE ENTEl Aliymül Hakkiym;
* Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.
Onlar dediler ki, “biz seni tenzih ederiz herşeyden, noksanlıklardan, noksan sıfatlardan, sen bize ne öğretmişsen biz onu biliriz, onun dışında başka bir şey bilmeyiz” diye melekler acizliklerini orada ifade ettiler.
Muhakkak ki Sen herşeyi bilirsin herşeye alîm’sin ve hakîm’sin, hakkıyla hükmedersin, hikmet sahibisin diye acziyetlerini bildirdiler. Âdem (a.s.) ile melâikeyi kirâm karşılaştıklarında ve melâikeyi kirâm Âdem (a.s.)ın kendilerinin çok üstünde bir oluşuma sahip olduğunu görünce acizliklerini ifade ettiler. İşte ef’âl mertebesi ile Zat mertebesinin birbirinden ne kadar ayrı olduğunu bu Âyeti Kerîme’ler bize gösteriyor, genel mânâ da karşılıklı konuşma gibi geçiyor, âlem genişliğinde o hâdise olmuş fakat bugün bu hâdise bu Âyetler bize ne veriyor bunu bilmemiz lâzım. Bu Âyetleri ve zâhir olarak oluşumu okuyacağız inceleyeceğiz ama orada bırakırsak biz irfan ehli değil nakil ehli oluruz ve şartlı bir bilgiyle, sınırlı bir bilgiyle Kûr’ân-ı Kerîm’e bakmış ve bu hâdiseleri değerlendirmiş oluruz.
Nasıl ki Cenâb-ı Hakk bütün işlerini melekleri vasıtasıyla gördürüyor işte bizde de o meleki güçler irfaniyyetin emrine girdikten sonra, biz o meleki güçleri daha iyi değerlendirip daha iyi daha güzel şekilde kullanabiliriz. İbadetlerle beraber hilâfetin faaliyete geçmesi gerekiyor, insân üzerinde hilâfet dediğimiz şeyde gönül âlemidir, gönül mertebesidir, Zât-î tecellinin olacağı yer insân’ın gönlüdür, bunları idrak edeceği yer ise aklıdır, beynidir. Aklı cüz’in aklı külle ulaşması lâzım, günlük işlerimizde kullandığımız aklı cüz, ki buna aklı maaşta diyorlar onuncu akılda diyorlar işte bu aklı cüz’imiz ile sevap kazanılıyor ancak bu da aklı cüz’i yerinde kullanırsak oluyor, genel olarak insânlara baktığımızda aklı cüz’ in de altında bir akılla hareket ediyorlar, aklı cüz bunların yanında çok parlak kalıyor fakat dinizimiz bu aklı cüz’in de yetersiz olduğunu bildiriyor, aklı cüz’den yavaş yavaş havalanarak Âdem’lik hükmüne sâhip olarak beden toprağımıza Âdem’i hakikatleri indirerek orada onu geliştirip genişleterek feyiz verdirerek aklı külle doğru yola çıkarmamız gerekiyor ancak buda irfaniyet yoluyla ariflik yoluyla olabiliyor işte meselelere böyle baktığımızda aklı cüz’den meydana gelen melâikeyi kirâm yani bizdeki meleki güçlerin aklı külle boyun eğmeleri gerekiyor,
neticedede onu yapıyorlar. Âyetin sonuna “Hâkim” ismini koymuş Cenâb-ı Hakk, “Hakkîm” hikmetle hareket eden demek, yani Alim, birşeyi bilici ama o biliş sadece zâhir mânâsı itibarıyla oluyorsa hikmet yoktur orada, tabi ki her ilmin bir hikmeti vardır fakat burada bahsedilen Hakkim bütün bu meselelerin zâhirîyle, bâtınıyle, haddiyle, matlaı’ ile hikmetlerine sâhip olan, o şekilde bilen ve bildiren demektir, işte hikmet hakikatıyle bu işleri anlamamız gerekiyor yani bu işlerin çözüm şifrelerinden bir tanesi de Hakkim ismi’dir yani bu Hakkim isminin zuhuru gerekiyor, fakat bunu faaliyete geçirecek vasıtalar da gerekiyor.
Her insânda mevcut olan bu Doksan dokuz(2/99) Esmâ-i İlâhiyye ve İsmi A’zam ile yani bütün bu Esmâ-i İlâhiyye yi bünyesinde toplayan halife ile birlikte Yüz(2/100) oluyor ve bu rakamdaki toplam olan (1+0+0=1) (Bir) Ahadiyet mertebesidir ve Ahadiyet mertebesinin bütün bu mertebelerdeki zuhuru ve tecellisidir ki bu âlemleri faaliyete geçiren sıfırlar, kendi başlarına hiç bir şey ifade etmiyorlarken 1 (Bir) in önüne gelince çokluğu meydana getirmiş oluyor, o sıfırların oluşumu dahi 1 (Bir) in yuvarlatılmış halinden başka bir şey değildir fakat kendi başına olduğundan sıfır oluyor, işte bu sıfırı ortadan böldüğümüz zaman “Kabe kafseyn” çıkar ortaya, tabi o da işin bir başka yönü, ikilik olacak ki muhabbet olsun ama 2 (İki) kendisinin salt olarak 2 (İki) olmadığı iki adet Bir (1+1) olduğunu idrak ettiği zaman o ikilik tesir etmez ve hakikatine ulaşmış olur.