Fetelakkâ âdemu min rabbihi kelimâtin fetâbe ‘aleyh(i)(c) innehu huve-ttevvâbu-rrahîm(u)
Derken, Adem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.
Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.
Bu ayet, Hz. Adem'in Allah'tan aldığı kelimelerle tevbe etmesini ve Allah'ın bu tevbeyi kabul etmesini anlatır. Anahtar kavramlar, 'telakkî' (alma), 'kelimât' (sözler/emirler), 'tâbe' (tevbe etme/kabul etme) ve 'Tevvâb' (tevbeleri çokça kabul eden) kelimeleri etrafında şekillenir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'لقي' kökünün 'bir şeye ulaşmak, onu elde etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'تلقّى' (tefe'ul babından) ise, bir şeyi çaba sarf ederek veya özel bir şekilde almak, öğrenmek anlamını taşır. Hz. Adem'in bu kelimeleri Allah'tan özel bir ilham veya vahy yoluyla aldığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'تلقّى' fiilini 'öğrendi, ezberledi' şeklinde yorumlar. Hz. Adem'in Allah'tan gelen bu kelimeleri öğrenip benimsemesi ve onlarla amel etmesi gerektiğini vurgular. Bu, sadece duymak değil, aynı zamanda idrak etmek ve uygulamak anlamını içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'telakkî' kavramının, ilahi bir mesajın veya bilginin insana ulaşması ve insan tarafından kabul edilmesi sürecini ifade ettiğini belirtir. Hz. Adem'in durumunda bu, ilahi rehberliğin doğrudan alınması ve içselleştirilmesi anlamına gelir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kelimât' kelimesinin burada 'Allah'tan gelen emirler, talimatlar' anlamına geldiğini belirtir. Bu kelimelerin, Hz. Adem'in tevbe etmesi için kendisine öğretilen özel dualar veya pişmanlık ifadeleri olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'كلمة'nin aslen 'bir anlam ifade eden ses' olduğunu, ancak Kur'an'da bazen 'emir, vaat, hüküm' gibi daha geniş anlamlarda kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'kelimât', Hz. Adem'e tevbe etme yolunu gösteren ilahi talimatlar veya dualardır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kelimât'ın burada 'Allah'ın Adem'e öğrettiği tevbe sözleri' olduğunu ve bunların 'Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik...' (A'raf 7:23) ayetindeki dualar olabileceğini belirtir. Bu, ilahi bir lütuf olarak tevbe yolunun gösterilmesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'تاب' fiilinin hem kulun Allah'a yönelmesi (tevbe etmesi) hem de Allah'ın kula yönelmesi (tevbesini kabul etmesi) anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'فتاب عليه' ifadesi, Allah'ın Hz. Adem'in tevbesini kabul ederek ona merhametle yöneldiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'توبة'nin aslen 'geri dönmek' anlamına geldiğini ve Allah'a nispet edildiğinde 'kulun tevbesini kabul etmek, ona merhametle yönelmek' manasına geldiğini belirtir. Bu, Allah'ın affediciliğinin ve lütfunun bir tecellisidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tevbe' kavramının Kur'an'da hem kulun günahından dönmesini hem de Allah'ın kuluna rahmetle yönelmesini ifade ettiğini vurgular. Bu ayetteki kullanım, Allah'ın Adem'in pişmanlığını kabul edip onu affetmesini anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'Tevvâb' isminin, Allah'ın kullarının tevbesini çokça kabul eden, onlara tekrar tekrar merhametle yönelen ve günahlarını bağışlayan olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın affediciliğinin ve rahmetinin sürekliliğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Tevvâb' isminin 'mübalağa sîgası' (çokluk ifade eden kalıp) olduğunu ve Allah'ın tevbe edenlerin tevbesini defalarca kabul ettiğini, onlara lütuf ve merhametle muamele ettiğini gösterdiğini açıklar. Bu, Allah'ın affının genişliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Tevvâb' isminin, Allah'ın insanlara karşı olan affediciliğinin ve merhametinin en belirgin tezahürlerinden biri olduğunu ifade eder. Bu isim, Allah'ın günahkâr kullarına tevbe kapısını her zaman açık tuttuğunu ve pişman olanları bağışladığını vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
فَتَلَقَّى آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
(2/37) Fetelâkka Ademü min Rabbihı kelimatin fetabe aleyhi, inneHU HuvetTevvaburRahîym;
* Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.
Telâkki ettirildi yani öğretildi Âdem’e Rabbinden bazı kelimeler ve o kelimelerle de kendisi tövbe etti yani cennetten yeryüzüne indirildikten sonra o meyveyi yediklerinden dolayı Cenâb-ı Hakk’a tövbe ettiler, muhakkakki O tövbeleri kabul edicidir, merhamet edicidir.
Âdem’e telâkki ettirildi, Âdem’in varlığında Havva’da mevcut, bakın şeytana telâkki ettirildi demiyor yoksa hepsine birden telâkki ettirildi derdi, çünkü iblis zâten bu kelimeleri söyleyecek durumda değil yani özür dileyecek durumda değil ve özürde dilemiyor, niye dilemediği de başka bölümlerde kendisince de belirtiliyor, çünkü ben ateşten o topraktan hâlkedildi dolayısıyla ben ondan daha üstünüm ona secde etmem veya etmedim gibilerden mazaret beyan ettiğinden bu telâkki ona ettirilmedi, şimdi bu kelimeler neydi? “Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfir lenâ ve terhamnâ lenekûnenne minel hasiriyn;”(A’raf 7/23.Ayet), yani “Dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!" Cenâb-ı Hakk onlara bu kelimeleri idrak ettirdi ey Âdem bunları
söyleyin dedi. Rabbül Âlemiynin onlara telâkki ettirdiği bu duayı onlarda beşer lisânıyla söylediler yani mânâ âleminden gelen bu İlâh-î kelâmı beşer lisânıyla zuhura getirdiler, işte insân’ın ilk istiğfarı bu, yeryüzünde insânoğlunun yapmış olduğu ilk istiğfar budur, bizler de gerçek Âdem, Âdem-i mânâ olmayı diliyorsak yapacağımız ilk istiğfar budur, yaşımız kaç olursa olsun, kendi varlığımızın hakikatini idrak ettiğimiz veya edebildiğimiz gün Âdemlik safhası başlamış oluyor ve bu istiğfarı çekmemiz gerekiyor, çünkü o zaman idrak ve şuurla nefsine zulmettiğini anlıyor kişi.
Nefsine zulmetmek ne demek? Cenâb-ı Hakk cennet te gerçek varlığı itibarıyla kendisine İlâh-i vasıfların tamamını vermiş olduğu halde onlar hayal ve vehim hükmü içerisinde ağaca yaklaştıklarından İlâh-i hakikat-lerine zulmetmiş oldular, Allah’a zulüm değil kendilerinde bulunan İlâh-i hakikatlerine, hakikati Âdemiyyeye zulmet-miş oldular, dolayısıyla bunu idrak ederek, “nefsimize zulmetmiş olduk” dediler.
Bu bölüme yukarıdan beri baktığımız zaman üç cins varlık görüyoruz, insân cinsi, melek cinsi ve cin cinsi. Melekler konuşuyor, cin konuşuyor ama Âdem’in hiç sesi çıkmıyor, Âdem bütün hâdise olduktan ve yeryüzüne indikten sonra en sonunda zulmettik diyor, bütün hâdise onun üzerinde döndüğü halde Âdem (a.s.) kendi bireyselliğinden hiçbir söz koymuyor ortaya, çünkü kendini bildiğinden ve kendini tanıdığından yani kendindeki bütün oluşumların İlâh-i sûretler olduğunu bildiğinden, İlâh-i varlığın kendisindeki zuhuru olduğunu idrak ettiğinden yani, zâten kendisi olmadığından ortada kendisinden bir ses çıkmıyor ve en sonunda Cenâb-ı Hakk “Biz ona telâkki ettirdik” demek sûretiyle bu hakikatleri belirtmiş oluyor.
Âdem (a.s.) ve Havva vâlide Cenâb-ı Hakk’ın Zâtından sıfat âlemine, oradan esmâ âlemine geçtikten sonra ef’âl âleminde yani dünyada zuhura gelmekle bireysellik mertebesi kazandıklarından, mânâ âleminden kaymış oluyorlar ve kendi nefislerine zulmetmiş olduklarını
burada beyan ediyorlar. Bu meseleye zâhir yönden baktığımızda bu beyan her ne kadar özür düzeyinde ise de buradaki kelimeler aslında bir hakikatin ifşası olmuş oluyor yani şeriat mertebesinden bakıldığında özür mahiyetinde ama hakikat mertebesinden bakıldığında bir mertebenin ortaya çıkartılması mahiyetinde yani burada abdiyyet mertebesinin başlangıcını görüyoruz, yeryüzünde beşeriyetinin hayata geçirilişi oluyor, dolayısıyla buradaki “biz nefsimize zulmettik” mânâsı bireysel olarak kişilerin kimliklerini tanıması ve o kimliklerin faaliyete geçtiğini idrak etmeleridir. Âdem (a.s.) ve Havva valide dediğimiz aklı küll ve nefsi küllün burada birlikte yaşamalarının neticesinde meydana gelen çocukları da onların fiilleri olmuş oluyor