Kulna-hbitû minhâ cemî'a(n)(s) fe-immâ ye/tiyennekum minnî huden femen tebi'a hudâye felâ ḣavfun ‘aleyhim velâhum yahzenûn(e)
"İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir" dedik.
Onlara dedik ki: "Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidayet rehberi geldiğinde, kim o hidayetçimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
Bu ayet, insanlığın yeryüzüne inişini ve Allah'tan gelecek hidayete uyanların akıbetini konu edinmektedir. Temel olarak, ilahi rehberliğin önemini, ona tabi olmanın getireceği güvenliği ve üzüntüden uzaklığı vurgular. Dilbilimsel açıdan, emir kipleri, şart edatları ve fiiller aracılığıyla güçlü bir mesaj iletilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hubût' kelimesini yüksek bir yerden alçak bir yere düşmek veya inmek olarak tanımlar. Ayetteki 'İhbitû' emri, Hz. Âdem ve Havva'nın cennetten yeryüzüne indirilmesini ifade eder ve bu inişin bir ceza değil, yeni bir başlangıç olduğunu ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ihbitû' fiilinin mecazi olarak bir durumdan başka bir duruma geçişi de ifade edebileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımı, fiziksel bir inişi ve mekân değişikliğini açıkça göstermektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hüdâ' kavramının Kur'an'da merkezi bir rol oynadığını ve 'dalâl' (sapıklık) kavramının zıttı olduğunu belirtir. Allah'tan gelen 'hüdâ', insanı doğru yola ileten, hakikati gösteren ilahi rehberliktir ve bu ayetteki 'hudây' (Benim hidayetim) ifadesi, bu rehberliğin doğrudan Allah'tan kaynaklandığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hüdâ'yı, bir şeyi doğru bir şekilde göstermek ve ona rehberlik etmek olarak açıklar. Ayetteki 'hudâ' kelimesi, peygamberler ve kitaplar aracılığıyla gönderilen ilahi talimatları ve yaşam prensiplerini kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hüdâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi, onlara rehberlik etmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın insanlara vaat ettiği ve onlara yol gösterecek olan ilahi mesajı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tebi'a' fiilini bir şeyin arkasından gitmek, onu takip etmek olarak açıklar. Ayetteki 'femen tebi'a hudây' ifadesi, Allah'ın gönderdiği hidayete bilinçli bir şekilde uymayı ve onun prensiplerini benimsemeyi vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tebi'a' kelimesinin bir şeyi izlemek, ona tabi olmak anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın hidayetine uyanların, onun yolunu takip edenlerin mükafatlandırılacağı mesajı verilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'havf' kavramının Kur'an'da genellikle ahiret azabından veya dünyevi felaketlerden duyulan endişeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'felâ havfun aleyhim' ifadesi, Allah'ın hidayetine uyanların bu tür korkulardan, özellikle ahiret azabından emin olacaklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf'ı, bir şeyin olumsuz sonucundan duyulan endişe olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın yolunu takip edenlerin, gelecekte karşılaşacakları herhangi bir olumsuz durumdan veya cezadan korkmayacaklarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'huzn'u, geçmişte kaçırılan bir şeyden veya gelecekteki bir kayıptan dolayı duyulan keder olarak açıklar. Ayetteki 'velâ hum yahzenûn' ifadesi, Allah'ın hidayetine uyanların, dünyevi kayıplar veya ahiretteki pişmanlıklar nedeniyle üzüntü duymayacaklarını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'huzn' kelimesinin genellikle geçmişte yaşanan olumsuzluklardan kaynaklanan içsel bir acıyı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın yolunu takip edenlerin, geçmişte kaçırdıkları fırsatlar veya yaşadıkları zorluklar nedeniyle üzüntüye kapılmayacaklarını vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
(2/38) Kulnehbitu minha cemi'an, feimma ye'tiyenneküm minniy hüden femen tebi'a hüdaye fela havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;
* “İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.
“Biz onlara dedik ki, hepiniz oradan ininiz” Nasıl?
Daha evvelki Âyette düşman olarak inin dedik derken, burada düşmanlık lâfzını kaldırıp sadece “hepiniz birden oradan ininiz” dedik, diyor.
“İniniz” sözünün üzerinde biraz durmamız gerekecek, “ininiz” dediği zaman, hani Kûr’ân-ı Kerîm nâzil oldu, işte bu da inme mânâsına olduğundan acaba bu nüzul veya “ihbitu” ne demek ve burada bir de “hepiniz birlikte” deniliyor, bunu böyle demesiyle Âdem neslini belirtiyor, Âdem (a.s.) ın şahsında bütün insânlık âleminin yeryüzüne indirilmesi, cennetten yeryüzüne indirilmesi işte bizler
herbirerlerimiz Âdem (a.s.) ın birer kopyalarıyız, Nisâ sûresinin başında “halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen” yani “sizi tek nefsten hâlkeden, ondan zevcesini hâlkeden ve ikisinden bir çok kadınlar ve erkekler hâlkeden” diye belirtmesi bunun başlangıcıyla olmuş oluyor.
Ancak benden size gelecektir bir hidÂyet, kim ki ona tabii olursa, işte ona korku yoktur onlar gelecekte mahzunda olmayacaklardır, dahada açarsak;
Ancak siz yeryüzünde başıboş bırakıldığınızı zannetmeyin , yeryüzüne indirildiniz ama orada sizinle kimse ilgilenmeyecek bizden koptunuz demek değil, bizden size bir hidÂyet gelecektir, işte bu hidÂyet şeriat-ı İlâhiyye yani Allah’ın hukukunu Allah’ın hakikatlerini ortaya koyacak olan kimselerin gelmesi, o cami’an’ın içinden, bunlar peygamberler, veliler, âlimler, ârifler, Cenâb-ı Hakk benden gelecektir diyor ve Zâtından bahsediyor.
Eğer Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s) ın varlığında cennetten yeryüzüne indirmiş olduğu bütün insân nesline kendi varlığından kendi hakikatini idrak ettirecek varlıklar göndermemiş olsaydı yeryüzünde yaşayan insânlar bireysel akıllarıyla bireysel zanlarıyla kendi kendilerini idare etmeye çalışacaklardı, aklı cüz ile hareket etmeye çalışacaklardı ve bu aklı cüzünde aklı küllü bulması mümkün olamayacağından insânlık âlemi çok büyük bir kargaşa içerisinde olacaktı, Cenâb-ı Hakk insânlık âlemine zaman zaman peygamberleri o peygamberlerle beraber kitapları, kitapları peygamberlerden sonra açıklayıcı evliyaullah ve ârifleri, âlimleri göndermesi “Benden hidÂyet”, yani aklı küll’den aklı cüz’e yöneticilik öğretmesi, aklı cüz’e aklı külle nasıl ulaşılır onu öğretisini getiren kimseler, hidÂyet olmuş oluyor.