Ulâ-ike ‘alâ huden min rabbihim(s) ve ulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
İşte onlar Rab'lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.
Bunlar, işte Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve bunlar işte felaha erenlerdir.
Bu ayet, hidayet üzere olanların ve Rableri tarafından doğru yola iletilenlerin nihai kurtuluşa ereceğini vurgulamaktadır. Temel kavramlar, doğru yolu bulma, ilahi rehberlik ve bu rehberliğin sonucunda elde edilen başarı ve kurtuluş etrafında şekillenir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüdâ (هُدًى), Allah tarafından insana verilen, onu doğruya ve hakikate ulaştıran rehberliktir. Ayetteki 'alâ hüdâ' ifadesi, onların bu rehberliğin üzerinde, yani ona sıkıca bağlı olduklarını ve onunla hareket ettiklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hüdâ (هُدًى), burada 'beyân' (açıklama, aydınlatma) anlamındadır. Yani onlar, Rablerinden gelen açık bir delil ve doğru bir yol üzerindedirler. Bu, onların şüphe ve sapkınlıktan uzak, net bir istikamette olduklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hüdâ (هُدًى) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara gönderdiği ilahi rehberliği ve bu rehberliğe uyanların doğru yolu bulmasını ifade eder. Ayetteki kullanımı, bu ilahi rehberliğin bir sonucu olarak müminlerin doğru yolda olduğunu ve bu durumun onların kurtuluşunun temelini oluşturduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb (رَبّ) kelimesi, terbiye eden, yetiştiren, sahip olan ve yöneten anlamlarına gelir. Ayetteki 'Rabbihim' (Rableri), Allah'ın müminler üzerindeki mutlak otoritesini, onları hidayete sevk eden ve koruyan gücünü vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rabb (رَبّ), bir şeyi tedricen kemale erdiren, onu besleyip büyüten demektir. Bu bağlamda, Allah'ın müminleri hidayetle terbiye ettiğini, onları doğru yola ileterek kemale erdirdiğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rabb (رَبّ) kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın yaratıcılık, yöneticilik ve rızık vericilik gibi sıfatlarını kapsar. Ayetteki 'Rab'lerinin yolunda' ifadesi, hidayetin kaynağının Allah olduğunu ve bu hidayetin O'nun rububiyetinin bir tecellisi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Felâh (فلاح), bir şeyi elde etmek için çaba sarf ettikten sonra ona ulaşmak ve kurtuluşa ermektir. 'Müflihûn' (الْمُفْلِحُونَ), bu çabanın sonucunda dünya ve ahiret saadetine kavuşanlardır. Ayette, hidayet üzere olmanın nihai sonucunun felâh olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Müflihûn (الْمُفْلِحُونَ), kurtuluşa erenler, muradına ulaşanlardır. Bu kelime, genellikle dünya ve ahiretteki başarıyı ve saadeti ifade eder. Ayetteki kullanımı, hidayet üzere olanların bu kurtuluşa hak kazandıklarını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Felâh (فلاح), hem dünya hem de ahiret için geçerli olan bir başarı ve kurtuluş halidir. 'Müflihûn' (الْمُفْلِحُونَ), bu başarıyı elde edenlerdir. Ayette, hidayetin, bu kapsamlı kurtuluşun anahtarı olduğu vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Felâh (فلاح) kavramı, Kur'an'da genellikle nihai kurtuluş, başarı ve esenlik anlamında kullanılır. 'Müflihûn' (الْمُفْلِحُونَ), bu kurtuluşa erişenlerdir. Ayette, hidayet üzere olanların bu nihai başarıya ulaşacakları açıkça ifade edilmektedir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
* İşte onlar Rab’lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.
“Ülâike alâ hüden min Rabbihim” İşte hayatlarını bu şekilde sürdüren kişilere ne mutlu, hidÂyet üzeredirler, Rab’lerinden gelen bir hidÂyet üzeredirler, demek ki Rab’binden özel bir hidÂyet gelmezse kişinin kendi hakikatini bulması mümkün değildir. Rabb’inden özel bir hidÂyetin gelmesi ne demektir? Cenâb-ı Hakk’ın, tevhid ve vahdet sohbetleriyle Rab’binden bir hidÂyet getirmesidir, ve ancak yakîn halinde olan bir sohbetten veya yakîn halinde olan bir müşahededen veya o mecliste bulunmakla, o meclisten geçmekle Rab’binden bir hidÂyet üzere olabilirsin.
“ve ülâike hümül muflihun;” İşte o kimseler felah bulmuş, kurtuluşa ermiş kimselerdir. Kurtulmanın kaç türlü yolu, idraki var, cehennemden kurtulma bir kurtuluş insân’ın nefsinden kurtulması bir kurtuluş, dünyadan ahirete intikal bir kurtuluş, çok kurtuluş var fakat bu kurtuluşların en kemâllisi, en üst düzeyde olanı kişinin kendindeki nefsaniyeti ortadan kaldırıp Hakk’aniyetini idrak edip, Rahmâniyyetine ulaştırması, bundan daha büyük kurtuluş olmaz.
“Elem neşrah leke sadrek; Ve vada'na 'anke vizrek;” (İnşirah 94/1.2.Âyet) yani “Biz senin göğsünü yarmadık mı? Sırtındaki yükünü almadık mı?” demesindeki kurtuluş, sırtımızda nefis ve beşeriyet yükü var bizim, dünya yükü var sırtımızda, benlik yükü var, işte bundan daha ağır bir yük yok, bu konuda (S.a.v.) Efendimiz öyle buyurmuşlar; “vücudike zenbike” yani “senin vücudundan daha büyük günahın yoktur”, fakat bir başka yönden baktığımız zaman, sana vücudundan daha merhametli, faydalı olan da bir şey yoktur, bu kullanmaya bağlıdır ve bunu en güzel şekilde idrak etmemize bağlıdır, eğer bu bedeni nefsimiz istikametinde, benlik yönünde kullanıyorsak bu bizim için en büyük günahtır, diğer günahlar bunun yanında hiç kalır, çünkü benlik davasında bulunmuş oluyoruz ve Allah’ın huzurunda benlik şirktir,
şirkte en büyük günahlardandır. Ne zaman ki belirli çalışmalarla kendi varlığımızı idrak ettik, nefsaniyetimizi, izafi benliğimizi ortadan kaldırdık, işte hakiki bünyemize, “venefahtü”ye ulaştık , o zaman “muflihun” onlar, o kimseler felah bulmuş kimseler oluyor.
“inne rahmetallahu karibun minel muhsinun” (A’raf 7/56.Ayet)’te Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki, “Allah’ın rahmeti muhsinlerden gelir” yani ihsân sahiplerinden gelir, en yakın olarak bunlardan gelir. İbrâhîm (a.s.)ın dediği gibi “İnniy veccehtü vechiye lilleziy fetaresSemâvati vel Arda Haniyfen” (En’am 6/79.Ayet) yani “Ben hanif olarak vechimi semâlar ve arzın hâlkedicisine döndürdüm” işte kimde bu vecih varsa, bunlara ihsân olunuyor, buradaki ihsân Zât-î ihsân’dır, mal, mülk tarzında ihsânlar değildir. Bunun daha ilerisi “Hel cezâul ihsâni illel ihsân”(Rahmân 55/60. Âyet) yani “ihsânın karşılığı yine ihsân değilmidir?” diye sorulu cevaplı bir mesele ile anlatılıyor, yani sen Allah’ın rahmetini ne kadar ihsân edersen et, muhsin olursan ol, o ihsânın karşılığı olarak sana daha fazlası gelir, bu ihsân da, talip olanlara Cenâb-ı Hakkk’ın Zat mertebesini izah etmek, anlatmaktır ve bu âlemde bundan büyük ihsân da olmaz, İşte “hümül muflihun” kim ki bu ihsânlara sahip oldu ve sahip olduktan sonrada başkalarına ihsân etmeye başladı, işte bunlar gerçekten “felâh” sahibi olan kimseler, kurtulmuş olan kimselerdir. Şöyle bir örnek verirsek, yaşadığımız zamanda bir kimse diyelim 1000 tl maaş alıyor ve o maaşla karnını doyuruyor, kurtulmuştur, başka bir kimse 2000 tl maaş alıyor kurtulmuş oluyor ve sınırlı olarak artanını kullanabiliyor, bunların yanında sonsuz geliri olan bir kimse ise kurtulmuşların kurtulmuşu oluyor, fazlasıda olduğundan verici oluyor, işte ilim olarakta kurtuluşumuz böyle, insân kendini günahlardan kurtarır felâha erer, cehennemden kurtarır bu da bir felâh fakat biz burada cennet ve cehennem ehlinden değil Zât ehlinden bahsediyoruz, nefsimize paye çıkarmak değil kendi hakikatimizi idrak etmeye çalışıyoruz.
İşte Cenâb-ı Hakk kısaca belirttiğimiz Bakara sûresinin baş tarafındaki şaheser Âyetleri güzel bir insân’ın nasıl okuması gerektiğini böylece belirtmiş oluyor.Buradaki beş Âyet hazerat-ı hamseyi ifade ediyor, yani beş hazret, ef’âl âlemi, esmâ âlemi, sıfat âlemi, Zât âlemi ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin özünü anlatıyor, “Bakara” lügat mânâsı olarak sığırın ineği anlamına geliyor, sûrede Mûsâ (a.s.) ın inekle ilgili bir hadisesi geçtiği için bu ismi vermişler, eğer “Bakara” kelimesini Türkçe anlamında düşündüğümüz zaman Bak-ara, yani bakın arayın, onun içinde kendinizi diyor ve baştan sona bizden bahsediyor yani insân’dan bahsediyor, işte bahsedilen bu beş Âyeti Kerîm’e Kâmil İnsân’da olması gereken hakikatleri anlatıyor, devamında zeval diye bilinen insân’ın hallerini anlatmaya başlıyor.