Velleżîne yu/minûne bimâ unzile ileyke vemâ unzile minkablike vebil-âḣirati hum yûkinûn(e)
Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.
Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.
Bu ayet, müminlerin temel inanç esaslarını, özellikle vahye ve ahirete olan kesin imanlarını vurgulamaktadır. 'İman', 'inzal' ve 'âhiret' kavramları, ayetin ana mesajını oluşturan merkezi unsurlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Bu ayetteki 'yü'minûne' ifadesi, sadece sözlü bir ikrarı değil, aynı zamanda kalbin tam bir teslimiyet ve güvenle Allah'ın indirdiklerini ve ahireti kabul etmesini ifade eder. Bu, şüphe ve tereddütten uzak bir kesinlik halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (iman), Kur'an'da sadece 'inanmak' değil, aynı zamanda 'güvenmek', 'emniyet içinde olmak' ve 'kendini teslim etmek' anlamlarını da içerir. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın vahyine ve ahirete karşı duydukları derin güveni ve bu güvenin getirdiği iç huzuru vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İman, lügatte tasdik ve emniyet anlamına gelir. Şer'i ıstılahta ise, Peygamber'in Allah'tan getirdiği şeyleri kalben tasdik edip dil ile ikrar etmektir. Ayetteki 'yü'minûne' fiili, bu tasdikin sürekliliğini ve müminlerin bu inançta sebatını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnzal (إنزال), bir şeyin yukarıdan aşağıya indirilmesidir. Kur'an bağlamında ise Allah'ın kelamının Cebrail vasıtasıyla peygamberlere vahyedilmesidir. Ayetteki 'ünzile' (indirilen) ifadesi, Kur'an'ın ve önceki kitapların ilahi menşeini ve kaynağının Allah olduğunu açıkça belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'inzal' kelimesinin mecazi olarak 'vahyedilmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Yani, Allah'ın kelamının gökten fiziksel olarak inmesi değil, manevi bir yolla peygamberin kalbine indirilmesidir. Bu ayette, hem Hz. Muhammed'e hem de ondan önceki peygamberlere gelen vahiylerin aynı ilahi kaynaktan olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'inzal' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'vahiy' anlamında kullanıldığını ve bu kelimenin ilahi bir kaynağa işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'ünzile' ifadesi, müminlerin sadece Kur'an'a değil, tüm ilahi kitaplara iman etmeleri gerektiğini gösterir, zira hepsi aynı kaynaktan inmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âhiret (آخرة), bir şeyin sonu ve sonrasıdır. Kur'an'da ise dünya hayatının sonu ve ondan sonraki ebedi hayatı ifade eder. Bu ayetteki 'bil-âhireti' ifadesi, müminlerin sadece bu dünyaya değil, aynı zamanda öbür dünyaya da kesin bir imanla bağlı olduklarını, bu imanın onların dünya görüşlerini şekillendirdiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Âhiret, dünya hayatının zıddı olup, ölümden sonraki ebedi hayattır. Bu, kıyamet, hesap, cennet ve cehennemi kapsar. Ayetteki 'bil-âhireti' vurgusu, müminlerin ahirete olan imanlarının sadece bir kabul değil, aynı zamanda kesin bir bilgi ve şüpheye yer bırakmayan bir inanç olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âhiret' kavramının Kur'an'da sadece bir zaman dilimi değil, aynı zamanda bir değerler sistemi ve bir dünya görüşü olduğunu belirtir. Müminlerin ahirete olan imanları, onların ahlaki davranışlarını ve dünya hayatındaki tercihlerini doğrudan etkiler. Ayetteki 'bil-âhireti' ifadesi, bu inancın müminler için merkezi bir rol oynadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Yakin (يقين), şüphenin ortadan kalktığı ve bilginin kesinleştiği durumdur. Bu ayetteki 'yûkinûne' fiili, müminlerin ahirete olan inançlarının sadece bir zan veya tahmin değil, tam bir bilgi ve kesinlik üzerine kurulu olduğunu ifade eder. Bu, imanın en yüksek derecesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Yakin, bir şeyin hakikatini şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bilmektir. Ayetteki 'yûkinûne' ifadesi, müminlerin ahiret konusunda hiçbir tereddüt taşımadıklarını, bu konuda tam bir iç huzur ve kesinliğe sahip olduklarını vurgular. Bu, onların ahiret inancının sağlamlığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Yakin, ilmin en üst mertebesidir; zira bu mertebede bilgi, şüphe ve tereddütten arınmıştır. Ayetteki 'yûkinûne' fiili, müminlerin ahirete olan inançlarının sadece bir kabul değil, aynı zamanda derinlemesine bir idrak ve kesin bir bilgiye dayandığını gösterir. Bu, onların imanlarının gücünü ve sağlamlığını ifade eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
(2/4) Velleziyne yu'minune Bi ma ünzile ileyKE ve ma ünzile min kabliK (E) ve Bil ahıreti hüm yukınun;
* Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.
Velleyizne; o kimseler ki , yani yukarıdan beri belirtilen imân ehli olan kimselerin özelliklerinden biride;
Yu’minune Bi ma ünzile ileyKE;
Sana indirilene imân ederler, yani Kûr’ân-ı Kerîm’e’de imân ederler. Kûr’ân-ı Kerîm’i hakkıyla müşahede edebilmek için içindeki tüm mertebeleri bilmiş olmak lâzımdır, dolayısıyla bu mertebelerin varlığına imân etmekle ona yaklaşmak mümkündür, onun için Kûr’ân-ı Kerîm’e imân ederler diye burada belirtilmiştir.
Kûr’ân-ı Kerîm’e yakin halinde olan kimse, onu idrak etmiş olan kimse imân etmez, müşahede eder, yani imânın ilerisine geçmiş olur, içinde yaşar, içinde yaşadığı şey içinde imân gerekmez, örneğin biz bir odanın içerisindeysek, o odada olduğumuzu kendimize tekrar tekrar söylemeye lüzum yoktur, çünkü içindeyiz ve yaşıyoruz, bu odanın varlığını düşünüp imân etmemiz için dışında olmamız lâzım, aklımızda da evet o orada var, imân ettim ki ben o oda var diye imân gerekir, fakat odanın içerisine girdikten sonra imân odanın kapısında kalır, ve zâten kalması da gerekir, eğer odanın içerisinde isek ve hâlen odanın içinden bahsediyorsak gözümüz görmüyor demektir, ve birine soruyoruz burada şu var mı bu var mı, bunların olması lâzım diye, o da bize evet var dediği zaman, evet burada olduk diyoruz fakat başkasının sözüyle. Kûr’ân-ı Kerîm’in içinde olan hakikatleri idrak ettikten sonra imân ihtiyacı hissedilmez, kalmaz.
İslâm dininin hakikati bu, bütün âlemde Hakk’ın varlığını, âlemin içinde olduğunu ifade etmesi “eşhedü”,
bunu ilim olarak bilmesi imân, müşahede olduktan sonra imâna ihtiyaç kalmıyor fakat imân olmadan müşahede olmaz, imânsız hiç birşey olmaz.
Bi mâ ünzile ileyKE; sana indirilene derken burada Efendimizin (s.a.v) hakikatinden bahsediyor, yani ona öyle muazzam bir şey indirilmiş ki Zât âleminden öyle değerli bir şey indirilmiş ki onun değerini siz henüz anlamıyor iseniz de onun varlığına imân edin, böyle bir değer olduğuna imân edin sonrada müşahede edin demek istiyor, imân edin orada kalın demek değil, işte bizim en zayıf taraflarımızdan birisi bu, bir şeye imân ettik, kabul ettik diyerek onu orada bırakıyoruz, bir daha gerisini getirmiyoruz, kemâlatını tekemmül ettiremiyor “ve ma ünzile min kabliKE” Senden önce indirilene de imân ederler, yani Tevrat’a, Zebur’a, İncil’e ve Suhuflara hepsine imân ederler, onlara imân ederler, çünkü görmedik, onların hakikatini ve indiğini kabul ediyoruz, gerçi bugün elimizde onların nüshaları var ama gerçeklilik dereceleri şüpheli, yüzde yirmi kadarının ancak gerçek olarak kaldığı söyleniyor, geri kalanı tahrif olmuş, bozulmuş, fakat biz onların bozulmuş olanlarına değil kendi öz hallerine imân ediyoruz, ve imân ettikten sonra Kûr’ân-ı Kerîm içerisinde onları bulup müşahede ediyoruz, çünkü Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde bütün kitaplar mevcut, hepsini almış içerisine. Mûsâ (a.s.) dan bahsedi-yorsa Tevrât-î Âyetlerdir onlar, İsâ (a.s) dan bahsediyorsa İncili, İsevi Âyetlerdir, İbrâhîm (a.s) dan bahsediyorsa İbrâhîm-î Âyetlerdir. Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde hepsi vardır ve diğer kitaplara imân etmek yeterlidir, araştır-maya fazla gerek yoktur, varlığını kabul etmek, Allah’ın indinde olduğunu kabul etmek ama hakikatinin hepsinin Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde olduğunu müşahede etmek gerekiyor, işte kendimizi ne kadar tanırsak Kûr’ân-ı Kerîm’i de, Rabbimizi de o kadar tanımış oluyoruz.
“ve Bil ahıreti hüm yukınun;” Ahirete de yakîn olarak bakarlar, yakîn olarak müşahede ederler, “yukinun” kurb yakınlığı değildir, burada ikân var, müşa-
hede demek, ilmel yakîn, aynel yakîn, Hakkel yakîn işte bu yakînden bahsediyor burada. Bir kimse ilmel, aynel veya Hakkel yakîn olarak hangi mertebede ise ahirete o pencereden bakar, o gözle bakar o yakîn ile müşahaede eder.
Ehlullah’tan birine yakîn ne demektir diye sormuşlar, o da cevaben “el yakîni Hüvel Hakk” yani yakîn ef’âliyle, esmâsıyla, sıfatıyla Hakk’tır demiş, Zât-ı Ulûhiyyetin gerçek varlığın ta kendisidir yakîn. Kurb iki ayrı varlığın birbirine yakınlaşması yani maddi mertebede yakın-laşması, yakîn ise kişinin kendinde olanı ortaya çıkarmasıdır, ikilik yok teklik var ve o teklikte gerçeği idrak etmek, hakikati idrak etmek yakîn halidir. Kişinin kendinde olanı ortaya çıkarabilmesi için Yûsuf’un kuyudan çıktığı gibi bir kervana, yani bir karşı tarafa ihtiyaç var, karşı taraf ayna tutacak ki o aynada kendini seyretsin, kendindekini bulsun, karşı taraf sadece ayna olur sadece, eğer o karşı tarafta bir şey yoksa aynada bir şey göremez, o yakîn halinin bizde olması lâzım ki aynaya baktığımız zaman biz o yakîni görelim yani idrak edelim.
Yakîn hali hepimizde var, Cenâb-ı Hakk “venefahtü fiyhi min ruhi” hepimize bu hitabı yapıyor sadece belirli kişilere ruhumdan üfledim diğerlerine üflemedim diye bir oluşum yok, hepimizin hakikatinde bu var, rûh ta var, nûr da var, ilim de var hepsi var, hilkatimizde var, işte yakîn bu hilkatte var olanı ortaya çıkarmak, kendinde bulmak, kurbta olan iki ayrı şeyin birbirine yaklaşmasında bütünleşme olmaz hep ayrı şeyler olarak kalırlar, yaklaşır yaklaşır, çok yaklaşırsa yanarlar varlıkları kalmaz daha fazla yaklaşamazlar, varlıkları kalmaz çünkü fakat kendi içindekini dışarıya çıkarması ile kendi hakikatini idrak etmiş olur ve bu da yakîn hükmüdür.