Elleżîne yu/minûne bilġaybi veyukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)
Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.
Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
Bakara Suresi'nin 3. ayeti, müminlerin temel vasıflarını ortaya koymaktadır. Bu vasıflar, görünmeyene iman, namazı ikame etme ve Allah'ın verdiği rızıktan infak etme olarak sıralanır. Ayet, imanın ve salih amellerin birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'yü'minûne' fiili, gaybın varlığını ve Allah'ın bildirdiklerini şüphe duymadan kabul etmeyi ifade eder. Bu, sadece dil ile ikrar değil, aynı zamanda kalbin mutmain olması halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre 'iman' kavramı, Kur'an'da sadece 'inanmak'tan öte, 'güvenmek' ve 'kendini teslim etmek' anlamlarını da içerir. 'Yü'minûne bi'l-gayb' ifadesi, müminlerin Allah'ın varlığına, ahirete ve peygamberlerin getirdiklerine dair duyular ötesi gerçeklere tam bir güven ve teslimiyet içinde olduklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İman, lügatte tasdik ve emniyet vermek anlamına gelir. Şeriatta ise, Peygamber'in Allah katından getirdiği şeyleri kalben tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Ayetteki kullanımı, müminlerin gayb âlemine dair hakikatleri şeksiz şüphesiz kabul etmelerini ve bu kabullerinin onlara bir emniyet hissi vermesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Gayb, gözden gizli olan ve insanların bilgisi dışında kalan her şeydir. Ayetteki 'bi'l-gayb' ifadesi, Allah'ın varlığı, melekler, ahiret, cennet, cehennem gibi duyularla idrak edilemeyen, ancak vahiy yoluyla bildirilen hakikatlere imanı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gayb, insandan gizli kalan, idrak edilemeyen ve duyularla algılanamayan şeydir. Kur'an'da 'gayb' kelimesi, Allah'ın ilmiyle bilinen, ancak insanlara kapalı olan âlemi ifade eder. Bu ayette, müminlerin bu gizli âleme, yani Allah'ın bildirdiği ancak gözle görülmeyen gerçeklere iman ettikleri belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, gayb kavramının Kur'an'daki kullanımının, sadece 'gizli' anlamına gelmediğini, aynı zamanda 'gelecek' ve 'bilinmeyen' boyutlarını da içerdiğini belirtir. Bakara 3'teki 'bi'l-gayb' ifadesi, müminlerin, Allah'ın bildirdiği, ancak henüz gerçekleşmemiş veya duyularla algılanamayan tüm hakikatlere kesin bir inanç beslediklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Namazı ikame etmek (يقيمون الصلاة), onu dosdoğru kılmak, şartlarına ve rükünlerine riayet ederek yerine getirmektir. Bu, sadece namazın şeklî edası değil, aynı zamanda huşu ile ve devamlılığını sağlayarak kılınmasıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İkame (إقامة), bir şeyi tam ve eksiksiz bir şekilde yerine getirmektir. Namazın ikamesi, onun vakitlerine riayet ederek, rükünlerini ve şartlarını yerine getirerek, huşu içinde ve devamlı olarak kılınmasıdır. Ayetteki 'yüqîmûne' fiili, müminlerin namazı sadece kılmakla kalmayıp, onu hayatlarının merkezine koyarak hakkıyla eda ettiklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavm (قوم) kökünden türeyen ikame, bir şeyi ayakta tutmak, düzeltmek ve devamlı kılmaktır. Namazın ikamesi, onu dosdoğru kılmak, rükünlerini ve şartlarını yerine getirmek, vakitlerine riayet etmek ve onu terk etmemektir. Bu, müminlerin namaza verdikleri önemi ve onu hayatlarında sürekli kıldıklarını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Salât (صلاة), lügatte dua anlamına gelir. Şeriatta ise, belirli vakitlerde, belirli rükün ve şartlarla yerine getirilen, tekbirle başlayıp selamla biten özel bir ibadettir. Ayetteki 'es-salâte' kelimesi, müminlerin Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirdikleri bu özel ibadeti ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salât, Allah'tan rahmet, meleklerden istiğfar, insanlardan ise dua ve ibadet anlamına gelir. Kur'an'da genellikle 'namaz' anlamında kullanılır ve müminlerin Allah ile bağ kurdukları, O'na yöneldikleri temel ibadeti temsil eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'a olan bağlılıklarının ve kulluklarının bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salât' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik bir ibadet olmanın ötesinde, Allah ile kul arasındaki sürekli bir iletişimi ve O'na yönelişi ifade ettiğini belirtir. Bakara 3'teki 'es-salâte' kelimesi, müminlerin Allah'a karşı şükranlarını ve bağlılıklarını ifade ettikleri, ruhsal arınma ve güçlenme aracı olan bu ibadeti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnfak (إنفاق), malı tüketmek, harcamak anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah yolunda harcamak, sadaka vermek ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'yünfiqûne' fiili, müminlerin kendilerine verilen rızıktan başkalarına da pay ayırarak cömertlik gösterdiklerini ve bu yolla Allah'ın rızasını aradıklarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İnfak, malı Allah yolunda harcamaktır. Bu, sadece zekat ve sadakayı değil, aynı zamanda genel olarak hayır işlerine yapılan harcamaları da kapsar. Ayetteki kullanımı, müminlerin sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayıp, Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri başkalarıyla paylaşma sorumluluğunu da yerine getirdiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'infak' kavramının Kur'an'da, malın sadece biriktirilmek yerine, Allah'ın rızası için harcanması gerektiğini vurguladığını belirtir. Bu, müminlerin bencillikten uzak durarak, toplumsal dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlayan önemli bir ahlaki erdemdir. Bakara 3'teki 'yünfiqûne' fiili, müminlerin sahip oldukları rızkı sadece kendileri için değil, toplumun genel refahı için de kullandıklarını ifade eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
(2/3) Elleziyne yu'minune Bil ğaybi ve yukıymunas salate ve mimma rezaknahüm yünfikun;
* Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.
O kimseler ki, gaybe imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan da infak ederler, zâhir anlamıyla kısaca böyle olan Âyeti biz biraz daha incelersek;
O kimseler ki, imân ederler; Allah’ın varlığına, birliğine imân ederler, burada imân mertebesinin hakikatini anlatıyor bize, bizler “ya Rabbi” biz sana inandık demekle acaba gerçekten mü’min oluyormuyuz? burada imânın şekli tarif ediliyor, ”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi” yani gaybe imân ederler olacak, burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir.
Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler;
Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklar-la yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ,düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat var-lığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi ol-duğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki
bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz.
“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir.?
“yukıymunessalâte;” namazlarını dosdoğru kılarlar;
Namaz ne demek?
Ayakta dosdoğru durmak mı?
Secde’de en iyi şekilde secde yapmak mı?
Rükû’da en güzel şekilde durmak mı?
Bunların hepsi olmakla birlikte en doğru namaz kişinin kendi hakikatini idrak ederek Hakk’ın huzurunda o doğrulukta durmasıdır, “iyyake nabüdü ve iyyake nestain” derken, kalbimizde, gönlümüzde var olan dünyalık şeylerin önünde duruyorsak o doğru bir duruş olmaz, eğri bir duruş olur, doğru duruş için kişinin doğru bilgiye sahip olması lâzımdır ki, o bilgiyle kendi hakikatini idrak edip Hakk’ın huzurunda o şekilde dursun, “ve mimmâ rezaknâhüm yünfikun; “
Ve onlar daha şöyle hareket ederler ki, biz onları rızıklandırdık onlarda bu rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler, yani başkalarına verirler. İşte bu infak bu rızık maddi rızık olduğu gibi aynı zaman da manevi rızıktır da, zâten maddi rızkı herşeye her yönde vermek mümkün ama mânevi rızkı her yerde her zaman herkese vermek mümkün değildir çünkü mânevi rızkın özel olarak
alıcılarının olması lâzımdır, nasıl ki midesi boşalmış, acıkmış olan kimseye maddi rızkı verirsiniz ve onu yer, mânevi gıdayı, mânevi rızkı da ancak mânen acıkmış olanlar alır, onlardan talep olur ve onlar kullanabilirler dolayısıyla bu rızkı vermek için alıcılarını bulmak lâzımdır, “isteyemeyen fakirleri bul onlara ver” dendiği gibi, bu mânâyı da böyle ihtiyacı olan seçilmiş kimselere ver, eğer yol ortasında yahut belirli toplantılarda önüne gelen bu vahdet rızkından, tevhid rızkından vermeye kalkarsan olmaz, ziyan olur. Mânâ âleminin rızkı, ef’âl mertebesin-den, esmâ mertebesinden, sıfat mertebesinden ve Zât mertebesinden oluyor, işte bir kimse hangi mertebede ise o mertebeden alıyor rızkını, o düzeyden alıyor ve kendi rûhaniyetini o yönden besliyor ve bu rızıkların en güzeli tabi ki Zât mertebesinden verilen rızıktır, sonra sıfat, sonra esmâ, sonra ef’âl mertebesi gelir.
(S.a.v.) Efendimiz “cennet bahçelerine uğrayınız” diye buyurmuş, Sahabeyi Kiram ya Rasûlullah, yeryüzünde cennet bahçeleri var mı? diye sormuşlar, Efendimizde var, cennet bahçeleri zikir halkalarıdır demiştir, bu iki şekilde yorumlanıyor, biri zikir yapılıyorken halka halinde oturup zikir yapmak, birde zikirde ibadettir, sohbettir, namazada zikir derler, birde bu sohbetler zikir halkalarıdır, böyle bir yer gördüğünüzde uğrayınız onlar cennet bahçeleridir, onların meyvelerinden yiyiniz demek sûretiyle bâtıni bilgileri bize anlatmak istiyor.
Selâhattin Uşşaki Hazretleride Tuffet-ul Uşşâki’de “li vechillâh” diyor yani rızkın en bereketlisi en hakikisi Allah’ın vechi için yenilen rızıktır diyor, işte bunlar meyve, sebze gibi rızıklar olmakla beraber, çünkü onlarda yediğimiz zaman bize kuvvet verecekler ve ibadetimize sebep olacaklar, fakat bunlar dolaylıdır, doğrudan doğruya Allah’ın vechi için yenen yemek, işte bu vahdet sofralarından, tasavvuf sofralarından yenen, alınan gıdalardır, rızıklardır, infaktır yani.